YETİM NECİP FAZIL

Oleh: Haydar Murad Hepsev
09 Ekim 2012

 

 

YETİM NECİP FAZIL

 

Üstad Sezai Karakoç, “Hatıralar”ında, Necip Fazıl Üstadın Malatya davasından ötürü 1952’de girdiği hapisten1954 yılında tahliye oluşunu anlatırken şu anekdotu da nakleder:

“Biz ziyarete gittiğimizde tesadüfen üstad da o anda tahliye olmuş. Üstad, “Nereden duydunuz da geldiniz?” diye hayret ediyordu. Bizim tahliyesinden haberimiz olduğunu sanıyordu.

Üstad’la Abdülhakim Arvasi’nin Bağlumdaki mezarını ziyarete gittik. O zaman Bağlum’a bir dağ yolu vardı. Köy, o zamanlar çok fakirdi. Bir taksiyle mezarı ziyaretimizde bir çok çocuk toplandı. Üstad onlara para dağıttı. Üstadın oldukça duygulu olduğu gözlenebiliyordu tahliye sonrası. Avukatın yazıhanesinde namazını kılıyordu. Abdülhakim Arvasi’nin mezarını ziyaretimizde de kurumuş bir otu alıp koklayıp cüzdanının içine attı. Hatırâlarını yaşıyordu sanki. … (Diriliş Dergisi, 11 Ağustos 1989, 56. Sayı, s. 12 ve 18)”

Sezai Bey, bu sayının yayınlandığı günlerdeki bir özel sohbetinde, Üstadın “kurumuş bir otu alıp koklayıp cüzdanının içine atması” ile ilgili olarak “İşte derviş, şeyhine böyle bağlı olmalı” demişti. Hapisten çıkınca Üstadın ilk işinin şeyhinin mezarını ziyaret olması, Sezai Bey’i çok etkilemişti (Şunu da eklemek gereklidir, bazı yanlış anlamaları önlemek için: Sezai Bey’in bir tarikat veya şeyhe intisabı olmamıştır.)

Necip Fazıl Üstadımız da şeyhinin kabriyle ilgili şu paragrafları kaleme almıştır:

“Efendimin kabrini her ziyaretimde, akşama kadar tesirini yaşıyor; hemen her defa bir şişe veye bir kutu aldığım toprağından, kokladıkça bir misk kokusu duyuyor ve sarhoşa dönüyordum.

Bu toprağın, şişe içinde, fosfor pırıltısına benzer bir ışıldama verdiğini söylesem inanır mısınız? Yoksa işi “tabakat-jeoloji” mütehassıslarına mı havale edersiniz?

Allah, mezarımı Efendimin ayak ucunda ve yanı başında nasip etsin ama, olur da kısmetimize başka bir yer düşerse, tabutumun üstüne evvelâ o topraktan atılmasını, bütün Müslümanlar huzurunda vasiyet ediyorum. Zevcem ve çocuklarım da kendileri için aynı şeyi düşünsünler… (O ve Ben, 30. basım, İstanbul 2011, s. 220)”
***

Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız! (Nazar, 1940)”

Necip Fazıl Kısakürek’i, Üstad Necip Fazıl (rahmetullahi aleyh) yapan işte bu alaka, bu irtibat, bu bağlılık, bu muhabbet, bu aşktır. Şeyhi Seyyid Abdülhakîm Arvasî (kuddise sirruh) hazretlerine olan derin, köklü ve sarsılmaz rabıtasıdır.

Belki yine de büyük çapta bir şair, yazar, gazeteci, hatip vb. olacak ve tarihe geçecekti ama böyle büyük, böyle haşmetli, böyle muhterem, böyle mübarek olamayacaktı, Şeyh Seyyid Abdülhakîm hazretleriyle tanışmasaydı…

Hayatını, Arvasî hazretlerini “tanıyıncaya kadar” ve “tanıdıktan sonra” diye iki ana bölüme ayıran Üstad, bu hususu O Ve Ben kitabını takdim ederken şu çarpıcı cümlelerle ifade etmiştir:

Bu eser, dünyaya gelişimden bugüne kadar en hususî renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O’nu tanıdıktan sonra mânasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan, kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim birbuçuk esere nisbetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden o nura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikini, baş köşeye oturtulması lâzım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim. (O ve Ben, s. 5; Üstad bu takdimi 1975’te kaleme almıştır.)”
***

Seyyid Abdülhakim Arvasî ile ilk kez 30 yaşındayken görüşür, Üstad Necip Fazıl. Şeyh efendi hazretleri 1943’te vefat ettiğinde ise 39 yaşındadır. Yani “kurtarıcım” dediği, sevgisini bütün âleme haykırdığı mürşidinin son 9 senesine yetişmiştir.

Şeyhi ile Üstadın bu 9 senelik alakasını, klasik tekke kültüründeki şeyh-derviş irtibatı gibi görmemek lazımdır. Çünkü 1928’de tekkeler kapatılmıştır, eski şeyh ve dervişler çok yakın takip ve baskı altındadırlar; Cumhuriyetin o ceberut yıllarında bırakınız icra-yı tarikat etmeyi, “Allah” demek bile yasaktır. Onun için Üstadın müridliği, şeyhini zaman zaman ziyaret edip sohbetlerine iştirak etmek, sorular sorup cevaplarını almak, bazı eser ve şiirlerini huzurunda okuyup görüşlerini almak, kitaplarını okumakla sınırlı kalmış; kendisine “Bizdensin!.. Seni mensup ve mahsuplarımızın (bağlılar ve hesabı görülmüşler) arasına alıyoruz! Yola kabul edildin!” denmemiş, “tarikata, tarikat edeplerine ait tatbiki bir şekil, bir merasim gösteril”memiş (O ve Ben, s. 127), yani tarikat dersi (vird, hatme, rabıta, sohbet, hizmet vb.) telkin edilmemiştir.

Lakin, her ne olursa olsun, onun Abdülhakîm Arvasî hazretleriyle olan birlik ve beraberliği çok büyük ve yücedir. Öyle ki bu beraberliğin bir benzerini tarihten arasak Mevlânâ ile Şems (kaddesallahu esrarahuma) hazeratının dostluğunda bulabiliriz. Öylesine mübarek ve muhteşemdir.

Çünkü tesiri çok büyüktür. Çünkü sadece iki kişi arasında kalmamış, millet çapında bilinmiş; çok insanın hidayetine vesile olmuştur. Çünkü Üstad Necip Fazıl’ın İslam’a olan destanlık çaptaki büyük hizmetinin başında, ortasında ve sonunda hep Şeyh Seyyid Abdülhakîm Arvasî hazretleri ve onun yüce himmeti vardır. Onun büyüklüğünün bir misali, Üstad Necip Fazıl’dır. Üstadın yaptığı cihadın vesile ve sebebi ona aittir.
***

Fenafillah makamına erişmeden mürşidi vefat eden müride, tasavvuf lügatinde “yetim” derler (ki gerçek yetimlik budur. Çünkü ana-baba fiziki dünyanın, mürşid-i kâmil ise manevi yani metafizik âlemin büyüğüdür. Manevi âlem ise maddi âlemi de içine alır. Ana-baba kişinin fiziki ihtiyaçlarını temin eder, mürşid ise salikin ruh ve kalb dünyasını manevi hastalıklardan kurtarır ve kemal derecelerine eriştirir, Allah ve Resulullah dostu yapar.)

Mürşidini ancak 9 sene görmüş olan Üstad Necib Fazıl da bir “yetim” midir? Hem “evet”, hem “hayır”. Nasıl mı? İzah etmeye çalışalım:

Evet, çünkü tekkede bulunmamış, tarikat ameli işlememiş, hatta şeyhini bile doğru dürüst görme fırsatı bulamıştır.

Hayır, çünkü onun İslam’a ve tarikat-ı aliyyeye yaptığı büyük hizmeti değil makam sahibi dervişler, değme şeyh ve mürşidler yapamamıştır. Allah ondan gani gani razı olsun.
***

Onu seven, etkilenen ve takip edenlerin, Üstadın Şeyh Seyyid Abdülhakîm Arvasî hazretlerine olan bağlılığından bir mana, bir ders ve bir aksiyon çıkarmaları gerekmez mi? Etkinin eyleme dönüşmemesi, sevginin azlığından değil midir? Onun için rahmetli Üstadımızın şu mübarek cümlelerini ve “Efendim” başlıklı şiirini yeniden bir iyice okuyalım isterseniz:

Benim avuçlarımdan süzülen, işte o kaynaktan aldığım sudur; ve bu suyun bulanık bir tarafı varsa nefsime, nurânî özü de O’na aittir.

Bugünün, yeşillikler ve pırıltılar içinde suyu arayan ceylân gençliği o pınara koşsun!.. (O ve Ben, s. 257)”

EFENDİM

Benim efendim !
Ben sana bendim !
Bir üfledin de
Yıkıldı bendim.
Ben ki, denizdim,
Dağbaşı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme pendim.
Benim efendim !

Benim efendim ,
Feza levendim !
Ölmemek neymiş;
Senden öğrendim.
Kayboldum sende,
Sende tükendim!
Sordum aynaya:
Hani ya kendim?
Benim efendim !

Benim efendim !
Emri yüklendim!
Dağlandım kalbden
Ve mühürlendim.
Askerin oldum,
Başta tülbendim;
Okum sadakta,
Elde kemendim.
Benim efendim. (1978)

/// Haydar Murad HEPSEV’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nin 1 Haziran 2012 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır.

Etiketler: , , , ,

Kategori: Büyüklerimiz, Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.