VEFA

Oleh: Haydar Murad Hepsev
18 Aralık 2012

 

VEFA

 

Televizyon ekranı ile arka sokağı kontrol etmek için koyulmuş ayna arasında neredeyse bir parmak kadar aralık vardı. Birisi eğlence diğeri ise iş için konumlanmış görevlerini yerine getiriyorlardı.

LCD ekran, yılbaşının coşkusunun doruklarındaydı. Yeni yıla saniyeler kalmış, insanlar hop oynayıp hop zıplıyorlardı. Ama kadrolu güvenlik görevlisi Neşet Abi, ekrana baksa da kulakları o parti gürültülerine duyarsız hale gelmişti. Zihnini, yalnızca sabah olunca görevi devredeceği arkadaşının Aslanbey’deki çiftliklerinden getireceği sütü unutup unutmayacağı meşgul ediyordu.

Derken televizyonunun sesi aniden sustu. Kesilen ses Neşet Abi’nin odak noktasının koordinatlarını tekrar televizyona yöneltti. Saat gelmişti.
9-8-7-6-5-4-3-2-1 veeee 0…

Memleketlerden havai fişek görüntüleri… Disney, Pekin, Moskova, New York ve diğer birkaç ülkeden manzaralar. Standart yılbaşı televizyon görüntüleri… Ama bir farklılık yaptı bu sefer izlediği kanal; Dünya’nın uydudan görüntüsünü verdi. Karanlık tarafın sadece büyük merkezlerinin yansıttığı zaten varolan azıcık ışık topluluğu bir anda arttı tüm havai fişeklerinin ışıklarıyla. Sıradışı bir görüntü oluştu Dünya’nın karanlık tarafındaki yüzeyinde.

O sıradanlığı bozan başka bir takım gürültüler de oluyordu ama televizyonlarda değil, dışarıdan geliyor bu. Neşet Bey ekranın yanında Anıtpark Yerleşkesi’nin girişini kontrol eden büyük aynaya çevirdi yüzünü: Herhangi bir hareket göremedi. Lakin bir şeyler oluyor orda. Görevinin ona yüklediği misyona dayanarak kalktı yavaşça dönel koltuğundan. Daha net sezmeye başladı sokaktaki sürekli artan curcunayı.

Arada sırada sendikaların grevdaşları, particilerin protestoları, gençlerin yürüyüşleri, asker uğurlamaların korna ve naraları sessizliğini bozardı, Anıtpark Yerleşkesi’nin önünden boylu boyunca uzanan ünlü Yürüyüş Yolu’nun. Neşet Bey, “Fakat hiç biri bu saatte olmaz.” diye de geçirdi içinden. Kapının önüne gelirken, “Kim olabilir ki bunlar”ın cevabının ampulü tam kafasında yanacakken, onu doğrulayan görüntüler de çıkıverir karşısına:

Olsa olsa bu saatte yılbaşı kutlaması olur zaten. Ama bu gençler gerçekten istisnadır onun için. Çünkü on iki yıldır görev yaptığı yerde bir yılbaşı kutlamasına rastlamamış, hatta bir başka meslektaşından bile duymamıştır. Belli ki aktivistler anlaşarak gelmişlerdir kutlamaya. Bir üniversite gençlik koordinasyonuna benziyordu bu birliktelik.
***

Meydan…
İzmit’in, hatta Kocaeli’nin yegâne toplanma yeri. Üniversitenin o kampüsünün de adını aldığı Anıtpark Meydanı. Oraların Taksim’i, toplulukların teşhir yeri… Kimi zaman kadınların kermesi olur burada, kimi zaman Kocaeli rallisinin start yeri. Adını 17 Ağustos depreminden alan Anıtpark, Kocaeli’nin bir nevi kalbinin attığı yer. Öyle ki, sakin yaz gecelerinin ortasında çılgın motosikletliler bazen gösteriler yaparlar, polise rağmen, bu meydanda. Neşet Abi, ender de olsa bu parası bol zengin çocuklarını ve polislerin kovalamacalarını izler kampüs bahçesinin demir parmaklıkları arasından.

Yerleşkeyi etkilemediği için kapıdan seyretmeyi yeğler, Neşet Abi yaklaşık 15 kişilik eğlence grubunu. Başlarında püsküllü parti şapkaları, ellerinde biraları, dansları ile yavaştan daha yavaş ilerler Yürüyüş Yolu’nun başındaki Anıtpark Meydanı’na. Alkolün etkisinde de kalarak savururlar ellerindekileri. Bağırırlar çağırırlar. Bazıları kuvvet bulsa azcık daha, yan dükkânın camını kıracak kadar “kafası bir milyon”dur.

Öyle ki savrulan şişelerden birkaçı yerleşkenin duvarına kadar bile varır. Sinirlenen Neşet Abi gençlere seslenerek: “Çocuklar onları çöpe atsanız daha iyi olmaz mı?” diye bağırır. Bunu söylerken ses tonunu onların tepkisini de almadan ayarlamaya çalışır. Nitekim çokturlar ve bir sakatlığa kurban gitmek istemez. En önder görünümlüsü: “Ya amca yapma sen de, eğleniyoruz şurda, yarına temizlikçiler temizler bee!” Bir Kahkaha alır meydanı. Bu söz, onları güldürse de telkin işe yarar bir nebze. Atmazlar yere hiçbir şey bir süre. En çok etrafında çöp tenekesi bulamayanlar bir kenara koyar usulca şişeleri. Ondan da usananlar, kenarda park eden araçların üzerine koyarlar oluşabilecek tehlikeleri umursamadan.

Grup uzaklaşır biraz ilerdeki boş alana doğru. Başka yönlerden gelen üç grupla birleşirler. Onlardan önce oraya park etmiş bir modifiyeli Doğan marka otomobil müziği son sesine vererek coşturmaya çalışır meydanı. Müzik kolon sistemi olmayan meydanı böylece ıslah ederler kendi metotları ile. Onlar için gece yeni başlıyordu. Birkaç saat sonra kopmalar başladı ve parti sona erdi.
***

Güneş doğarken Kocaeli’nin başka bir ucunda büyük bir felaket yaşandı. Zincirleme bir trafik kazası. Öyle ki, araçlardan biri ünlü “Hereke Viyadüğü”nden uçarak aşağıdaki bir binanın iki katından birer odayı alıverdi ondan. Sekiz kişi oracıkta, beş kişi hastanede vefat etti ve ağır yaralı yalnızca üç kişi vardı. Tahmin edileceği gibi ölü sayısının yaralıları geçeceği kadar şiddetli bir kazaydı bu. Haber, Kocaeli’de az da olsa yankı yaptı. Neşet Abi de ekranda gördüğünde hayıflandı habere ama diğer kanalı tuşlamak kadar önemsizleşmişti onun için meydana gelen trafik kazaları. Sıkıcılığından tıklayıp kurtulmak daha hoş gelirdi onun için. Zaten umurunu en çok vardiya değişimi işkâl etmektedir. Değişim saati gelmiştir çünkü.

Ama birilerinin umurundaydı kaza. Nitekim büyük ve etkili idi. Hemen olaya savcı atandı. Hereke’ye tepeden bakan devasa viyadükten uçan bu taksi “olmaz bu kadar devlet zaafı” dedirtecek kadar trajik boyutlardaydı. Çarpık yerleşimin haddini aştığı yerdi sanki…

Bir evin köprüye bu kadar yakın olması mı dersiniz, Nuh Çimento’nun yolun kayganlaştırdığının söylentileri mi dersiniz, ya da o erken saatte yolun iki şeritli olmasının yolu kalabalıklaştırması mı dersiniz. Neresinden tutsanız çürük olan bu konulardan her biri bir eleştiri malzemesi olur yerel yayınlarda, bir sonraki gün. İtham ve eleştirilerin en barizi ise Nuh Çimento’yadır. Bölge halkından çok kanallar veya tartışmacı konukları Nuh Çimento’yu eleştirmektedir. Nuh Çimento’nun avukatları böyle bir etkinin olmadığından bahsetse de kamuoyunun kanaatini değiştirmek de atomu parçalamak kadar zordur. Bu da bardağı taşıran son damladır bir nebze.

Kazanın dumanlarının tütmesi henüz devam ediyorken olay yerine turuncu renkli resmi bir araç yanaştı. Bu araç, iki yanda da direksiyonu bulunan Mercedes yapımı bir bariyer temizlik aracıdır. Yüksek kapısından, tam memur olduğu anlaşılmayan bir genç aşağı, asfalta atladı. İşi gereği sık sık kazalara rastladığından her kazada durmazdı aslında. Asaleti henüz tasdik olmamış bu gencin ismi Harun’du. Orada durmasındaki neden Nuh Çimento söylentileriydi.

Dikkatini çeken, kazanın tam da Nuh Çimento fabrikasının, hatta “Nuh’un Gemisi” minyatürlü dev şelalesinin hemen yanında olmasıydı. Bu onun canını çok sıkıtı. Çünkü trajedinin faturasının, memur olana kadar burslarından yaralandığı Nuh Çimento fabrikasının aleyhine dönüştürüleceğini biliyor, oraya çekim için gelen kameramanların hallerinden dahi çıkarabiliyordu.

Kenara çektiği arabasından kazanın bulunduğu güney şeride geçti. Görevi olmasa da memurluğun vasıflarını kullanarak kenarda rapor tutan bir trafik memurundan kaza ile ilgili bilgiler istedi. Simalarında simülasyon yaparcasına anlatacak kadar uzmanlaşan iki kişi tek celsede olayı bitirdiler. Memur Harun, üstü gazete ile örtülüleri görünce o tarafa gitmek istemedi. İşi gereği birçok cesetle karşılaşırdı zaten. Uçurumdan aşağı baktığında parçalanan binayı zar zor seçti. Yamulan korkuluktan eğilirken botları ile basıp çatırdattığı cam parçası dikkatini aldı. Kahverengi bir bira şişesinin tabanı ile üzerinde “… birasının markası” yazan yazıyı eğilerek eline aldı. Hâlâ kokuyordu bira. Hiç alkol kullanmamasına rağmen olayın bundan kaynaklanabileceğinden şüphelendi. Zaten işi de onları temizlemek olduğu için bu konuda uzmanlaşmıştı. Küçük de olsa bu şüphe onu diğer kaza mahalline götürecek kadar etkiledi. Yürüyüp yanına yaklaştığı yan yatmış arabanın birinin yarılmış tekerinin içinde bir ayrıntı daha yakaladı. Kahverengi bir cam parçası vardı tekerde. Bu cam parçasının felaketin sebebi olabileceği umudu artırınca hemen fotoğrafını çekti önce camlı tekerin. Sağına ve soluna baktığında olay yeri inceleme ekiplerinin işini bitirdiğini umarak o cam parçasını zor da olsa dikkatlice çıkardı lastiğin yarığından. Civarın da bir kaç resmini çekti gazeteci edasıyla. Tüm arabaları ve fren izlerini de… Doğrularsa biradan kaynaklandığını olayın, arkasından koşacaktı kendi çapında. “Nuh Çimento’nun bana verdiği bursa karşılık elinden bir fayda gelirse ne mutlu bana.” diye düşünürdü hep. Sonuç negatif çıksa da en azından elinden geldiğini yaptığı onu teselli edecekti. Ama aşağılara inip diğer görüntüleri alacak kadar da cazibesi yoktur bu vefa borcu ve dedektifliğin çekiciliğinin. “Değmez” diye geçirdi içinde. Çünkü sonuçlanma ihtimali kadar sonuçlanmama ihtimali de vardır bu işin. Şayet sonuçlanmazsa boş bir emek sarfı olacaktı en nihayetinde.

Sonraki gün manşetlerde oldu kaza. Yeşil Kocaeli ve Özgür Kocaeli gazetelerinde fazlaca değinildi bu konuya. Ve tahmin edildiği gibi Nuh Çimento’dan şüphelenildi. Bu yüzden konu adli tıpta ve çeşitli kliniklerde incelemeye kadar ilerledi.

En çok Harun’un canı sıkmıştı, bu iddialar. Şüphelendiği noktaların olabilirliğinin yüksekliğinden, konu ile ilgili birime gitti. Ellerindekileri memur beye teslim ederken, büyük bir ilgi ile karşılaştı. Görevli, onu, zaten orda bulunan savcının yanına götürdü. Savcı duyarlılığına teşekkür etti ve bekleme solunda oturmasını emretti. Bir araya getirdiği fotoğraflar, yerde bulduğu cam parçası ve lastikte çıkan cam parçası klinikte incelendi. Birkaç saat sonra sonuç pozitif çıkınca yukarıya çağrıldı. İzlenimlerini tek tek anlattı savcı ve diğer uzmanlara. Savcı, alkol şüphesi ile kazaya karışanların tümünün alkollü olup olmadıkları ile ilgili klinik bilgilerini istedi. Ama sonuç negatif çıktı. Hiç kimsenin kan tahlil sonuçlarında alkol bileşeni bulunamadı. Bu da Harun’un teorisinin düşmesine neden oldu. Ama olay sonlanmamıştı. Harun, gördüklerinin inandırıcılığının etkisi ile olayın peşini bırakmak istemiyordu. Savcılıktan bu konuda araştırma izni istedi. Bir “sözde izin” verilince araç şoförlerini bulup sorular sormaya başladı. Birimden de bazı gizli bilgileri koparabildi.

Bu araştırma işleri onun hoşuna da gidiyordu. Bu yüzden her ayrıntıyı itinayla düşünüyordu. Saatlerini “Bu işi nasıl çözerim”le geçiriyordu. Görevlilere teslim etmeden önce fotokopisini aldığı bira markasının amblemli yapışkanının üzerindeki koddan hareketle satılan bölge bayiine gitti. Bayi olay çıkarmadan şişenin satıldığı dükkânı kendisine tarif etti. Söyledikleri adresteki mahalle ile lastiğinden cam çıkardığı arabanın sahibinin ikamet adresi ile aynıydı. Bu içinde sönmeye doğru yaklaşan kora etkili bir üfleme oldu.

Aklına başka suçlama ihtimalleri geliyordu. Belki de şişeyi almış ama içmeden camdan düşürmüş veya onu pervasızca atmış olabilirdi şoför. Kazaya karışan arabanın sahibinin bu şişeyi belirtilen dükkândan aldığını dükkân sahibinden öğrenmesi yeterliydi. Şayet o kişi satın almışsa onu suçlayabilirdi. Nitekim burada satılan bir şişenin otuz kilometre ötede bir kazada olması ve fotoğraflarla, klinik onayları ile örtüşmesi yeterli bir kanıttı. Buraya kadar araştırması akşamı buldurmuş, evine gitmişti. İşten de kopamazdı. Bu yüzden her şeyi bir sonraki güne bıraktı.

Mesaisinin nasıl bittiğini bile anlamayacak kadar itekliyordu konu onu. Çantasını sırtına attığı gibi adreste belirtilen “Çekirgeli Büfe”ye gitti. Büfe, Yürüyüş Yolu’nun kenarında duran ufak bir dükkândı. Dükkân sahibine fotoğraftaki kişinin kim olduğunu ve birkaç bilgiyi istedi. Dükkân sahibi şüphelendi ve Harun’a onu tanımadığından başka hiçbir şey söylemedi. Harun üsteleyince aralarında ufak bir sürtüşme oldu. Lakin yine de Harun istediğini elde edemedi, dükkân sahibinden.

Bu sonuçsuzluk Harun’u canını sıktı ve bu davanın uzaması, onu biraz da usandırdı. Bir kırılma noktasına vardı neredeyse. Sonuçsuzluk, karnının acıktığını ve akşam yemeğini yemediğini fark ettirdi kendine. Şimdiye kadar Umuttepe Merkez Kampüsü’ne giden iki yoldan biri olan Yeni Mahalle orman yolundan gittiğinden Anıtpark yolunu neredeyse hiç kullanmazdı. Ama yine de Anıtpark Yerleşkesi’nde yemekhane olabileceğini düşündü. Zaten büfeye de yakın olan kampüsten, akıllı kartını okutarak geçti. Yine o kartta yemek limiti olduğundan sorunsuzca bir şeyler atıştırdı. Böylece hesaplı bir şekilde hem yemek işini aradan çıkarttı hem de bu sarpa saran işin artık sonlanacağını düşünmeye fırsat buldu. Artık en fazla bu ayrıntıyı ilgili makama bildirebilirdi. Elinden başka bir şey gelmiyordu çünkü.

Dışarı çıkarken, kampüsten Çekirgeli Büfe’yi de gören bir büyük mobese kamerası gördü. O anda soğuyan közlerine sert oksijenler geldi adeta. “Son bir umut” diyerek kampüse gitti. Neşet Bey’in görevdaşı olan güvenlik görevlisine:

—İyi günler. Bana bu kameranın kayıtları lazım. Bunları alabilmek için ne yapmalıyım.

—Savcılıktan inceleme kaydı isteyeceksiniz.

Bu cevap Harun için yeterliydi. Bir sonraki gün soluğu savcının yanında aldı. Durumu savcıya söylediğinde, savcının tavırlarında belirgin değişiklikler oldu. Sık sık benzeri konularda işler yaptığından, gururundan da etkilenerek, Harun’un tespitlerindeki başarıya yeterli teşekkür ödülünü vermese de “Olayı iyi yanından yakalamışsın Harun Bey” demeyi de ihmal etmemişti. Belki de kendisi ve teşkilatına da içerlenmişti de ondan hakkını veremiyordu Harun’un. “Sen artık bize bırak istersen” dedi ve buralara kadar kesinleşeceğini ummadığı olayı neticelendirmek için kolları sıvadı.

Polisler mobese kayıtlarında ayrıntılı bir tarama yaptı. Olay gecesi, kazadan yarım saat kadar önce araç oradan ayrılırken üzerinde bir bira şişesi seçilebiliyordu. Bagaj ve rüzgârlık arasında yatay bir şekilde duruyordu. Şoför hiç farkına varmadan kaldırmıştı aracı park yerinden. Olan olmuş ve İstanbul’a gidecek olan araçtan düşerken her nasılsa ortamı kana bulamıştı şişe. Ama polisler suçu şişeye atfetmeyecek kadar usulüne uygun hareket ederek şişenin mahiyetini mobeseden araştırınca, bir gencin yılbaşı kutlamaları esnasında güvenlik görevlisi ile konuşmasından sonra şişeyi oraya bıraktığını gördüler.

Günler sonra, sessizce de olsa bir gazetenin alt bir kuytusunda, bir habere yer vermemişti medyada. O küçücük ama başı dik yazı, yanlış atılan diğer manşetlerden harf harf daha değerliydi.

“Nuh Çimento hakkında savcılık tarafından açılan bu soruşturmada sonuç, Nuh Çimento’nun lehine olmuştur. Sivil toplum örgütleri sıradışı gelişen dava sonucu için özürlerini de beyan etmiş olup . . . . . . . . . .”

 

/// M. Umut ONAY’ın bu hikâyesi, Yüce Devlet Dergisi’nin 9. Sayısında (15 Temmuz 2011) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.