VAAZLAR VE VAİZLER NASIL OLMALIDIR?

Oleh: Haydar Murad Hepsev
14 Ekim 2014

__________________

Geçen sayımızda “Din Nasihattir” hadis-i şerifi üzerine Babanzâde Ahmed Naim’in notlarını ve açıklamalarını sunmuştuk (bkz. http://www.yucedevlet.com/din-nasihattir.html ). Bu nüshamızda da bu konuyu, Ömer Nasuhi Bilmen (rahmetullahi aleyh) Hocanın daha çok cami vaazları üzerinde duran yazısıyla devam ediyoruz.

Vaaz ve hutbe çok önemlidir; haftada en az bir kere herkesin katıldığı ve çoğu insanın dinini ancak orada öğrendiği, nasihat dinlediği düşünülürse konunun önemi tam olarak anlaşılmış olur. Ömer Nasuhi Hocanın önerileri ise hâlâ geçerlidir, lakin günümüzdeki bazı hususların da göz önüne alınarak geliştirilmesi gerekmektedir. Gençliğin kazanılması ve yetiştirilmesi konusu, bu son derece hayati mevzu, göz ardı edilmektedir. Eski nesil ile yeni neslin arası açılmıştır ve bunu gören dahi yoktur. Gençleri camiye çekecek formüllerin bulunması ve kısa zamanda uygulanması gerekiyor.

Bu konuya dikkat çekmek, üzerinde düşünülmesini sağlamak ve çözüm önerilerine katkıda bulunmak için Ömer Nasuhi’nin 1928’de İslam harfleriyle basılan Nesâyih-i Kur’âniye (Kur’an’dan Nasihatler) kitabının 2-9. sayfalarında bulunan yazının özetlenmiş ve sadeleştirilmiş halini aşağıya alıyoruz.

__________________

DİN NASİHATTİR

Bir toplumu teşkil eden kişilerin kültür ve irfanının, ilim ve kemalinin derecesi aynı olamayacağından her fert kendinden çok bilgi sahibi olanların ilim ve fazlından, vaaz ve nasihatinden istifadeye muhtaçtır. İnsanlar, birçok ihtiyaçlara maruz olarak yaratılmıştır. Bunların bir kısmını maddi ihtiyaçlar teşkil ettiği gibi, diğer mühim bir kısmını da manevi ihtiyaçlar teşkil eder.

İnsanlar, maddi ihtiyaçlarını karşılama hususunda birçok zahmetlere katlanarak her türlü meşru vasıtalara müracaat ettikleri gibi, manevi ihtiyaçlarını tatmin edebilmek için vesilelere sarılmak mecburiyetini hissederler.

İnsan, bazen öyle bir manevi ihtiyaca maruz kalır ki bu ihtiyacın karşılanma çaresi bulunmadıkça, rahat edemez; fikren sakin olamaz, kalben inşirah bulamaz.

Zaten ihtiyaç, bütün kâinatta geçerli ve değiştirilemez bir kanundur. Yaratılış âleminde hiçbir şeye tesadüf olunamaz ki şiddetli bir ihtiyacın etkisi altında bulunmasın. Yine hiçbir zerreye tesadüf olunamaz ki kendi ihtiyacını tatmin için başkalarından istifadeye mecbur olmasın. Mesela, şu nihayetsiz fezaya ziynet veren gezegenlere dikkat edilirse bunların kendi latif safhalarını nurlandırmak, sonra karanlık geceleri aydınlatmak için parlak yıldızlardan ışık almaya muhtaç bulunduğunu anlarız.

İşte maddi-manevi birçok ihtiyaçların pençesinde bulunan insanlar da metin bir azim ile takdire şayan bir metanetle devamlı çalışmaya, bir takım meşru vasıtalara müracaat etmeye mecburdurlar. Bahusus maruz bulundukları malum ihtiyaçların büyük bir kısmını karşılayabilmek –mesela, cehaletten kurtularak fikren-ilmen yükselmek için- toplumun en faydalı uzvunu teşkil eden âlimlerin ilim ve fazlından istifade etmeleri lazım gelir.

Dünyada her hastalığın bir doktoru vardır. Ahlak ve topluma ait hastalıkların doktorları da –insanların ahlakının ıslahına, fikirlerini yükseltmeye çalışmakta bulunan- âlimlerdir.

Manevi hastalıkların tedavisi hususunda nasihat eden bir âlimin sözlerindeki tesir, hiçbir şeyde mevcut değildir. Latif bulutlardan serpilen rahmet damlalarıyla tabiatın faaliyete başladığı; yeryüzünün rengârenk bitkiler ile parlaklık kazandığı; ağaçların ve çeşitli çiçeklerin gelişmesiyle her yere güzelliklerin dolduğu gibi, öğüt veren bir âlimin ruh açan sözleriyle de gönüllerde aydınlanma meydana gelir.

Sözün kısası, vaaz ve nasihatin iyi tesirinin inkârı mümkün değildir. Elverir ki insanların ahlakını güzelleştirmeye, ruhlarını hastalıklardan tedaviye çalışan zatlar kâfi derecede muktedir ve mahir olsun.

Nasihat nedir?

Nasihat; dinleyenlerin kalplerini yumuşatacak bir tarzda güzel bir dil kullanarak insanlara dünyevi-uhrevi vazifelerini öğretmekten, onlara Cenab-ı Hakk’ın mükâfat ve cezasını hatırlatmakla kendilerini doğru yola sevk etmekten ibarettir.

Nasihat, aslında hulus (iyi niyetlilik, gönül temizliği, içtenlik), safiyet (saflık), nezahet (ahlâk temizliği, temizlik; incelik, rikkat) gibi manalara gelen gayet geniş anlamlı bir kelimedir. Türkçede karşılığı “öğüt”tür. Arapçada çoğulu “nesâyih” gelir; bu mühim vazifeyi ifa eden zata da “nâsih” denir. Halka nasihat veren zat, kalp temizliğine sahip olup insanların iyiliğini isteyeceği cihetle “nâsih” ünvanını almıştır.

Vaaz, mev’iza kelimeleri de nasihatle benzer manalarda kullanılır. Bu vazifeyi ifa eden zata da “vâ’iz” namı verilir.

vaaz vaiz

VAAZLAR VE VAİZLER NASIL OLMALIDIR?

İnsanlara vaaz ve nasihatte bulunacakların aşağıdaki esaslara dikkat etmeleri lazımdır; aksi takdirde vaaz ve nasihatten beklenilen faydalar tecelli etmez.

1. Vaizin itikadı ve ahlakı, güzel-doğru olmalıdır. Kalbinin saflığıyla, ahlakının temizliğiyle cemaate örnek olacak bir halde bulunmalıdır. İnsanlara tavsiye şeyler ile kendisi de mümkün mertebe amel ederek “Yapmadığınız şeyleri niye söylüyorsunuz? (Saff suresi, 2. ayet)” İlahi uyarısına duçar olmaktan kaçınmalıdır. Ne kadar âlim olursa olsun halk arasında kötü hal ile tanınmış olan bir vaizin sözleri cemaatin kalbini kazanacak kuvveti haiz olamaz.

2. Vaiz, cemaat hakkında her şekilde hayrı-iyiliği isteyen olmalıdır. Her türlü bozuk niyetten uzak olarak yalnız cemaatin faydasını ve aydınlanmasını hedeflemelidir. Konuşmalarını, şahsına indirgemekten ve siyasetten korumalıdır. Sadece, kendi iyilik ve zekâsını göstermek veya bayağı bir menfaat temin etmek maksadıyla yapılan vaazlar, cemaat üzerinde istenilen tesiri bırakmaz.

3. Vaiz, söyleyeceği sözleri usulüne uygun olarak tertip etmeli, sadece kalbinin ilhamlarına güvenerek konuyu önceden belirlemeden hitabet kürsüsüne çıkmamalıdır. Bu suretle hareket etmeyen vaizlerden birçoğu istenilen derecede başarı elde edemez.

4. Vaiz, güzel söylemeye, temiz bir dil kullanmaya dikkat etmeli, sözlerinin etkisini giderecek hoş olmayan sözlerle dinleyenlerin kulaklarını rencide etmekten ve özellikle cemaate kalplerini kıracak, nefretlerini gerektirecek bir tarzda hitap etmekten sakınmalıdır. Önce kendi nefsini aklamaya işaret eder tarzda “siz” yerine “biz” demelidir.

5. Vaiz, kendisinden istifade etmek isteyen cemaatin ruhi ihtiyaçlarını güzelce anlayarak ona göre konusunu tayin etmelidir. Hastalığı teşhis etmeden tedaviye başlamak caiz olmadığı gibi ruhi-manevi hastalıkların doktoru derecesinde bulunan vaizler için de cemaatin ihtiyaçlarını anlamadan nasihatte bulunmak doğru olmaz. Mesela, bütün bütün dünyaya dalmış olan bir cemaate dünyayı tavsiye etmek ve bilakis dünyadan bütünüyle alakasını keserek ahirete yönelmiş kimselere de ahireti tavsiyede bulunmak, zaten yapılanı yaptırmak olacağından doğru görülmez.

6. Vaiz, cemaatin kalplerine sevinç verebilmek için konusunu birçok kısımlara ayırmalıdır. Sadece bir hususa yönelik konuşmalar, cemaati sıkar usandırır. Mesela, bir saatlik bir vaazın konusu yalnız namaz ve zekât meselelerine ait olur, yalnız ticaret ve ziraat gibi iktisadi mesleklerden birine dair bulunursa bu vaaz, mutlaka cemaatten birçoklarının dağılmasıyla neticelenir. Bu tecrübeyle sabittir.

7. Vaiz; mütevazı, güleç yüzlü, tatlı dilli olmakla beraber ilminin şerefini korumak ve sözlerinin etkisini arttırmak için vakur olmalıdır. Yapacağı vaazın önemini azaltacak surette hafif-meşreplik göstermekten, cemaati çokça güldürecek tarzda söz söylemekten kaçınmalıdır. Hele sağlam fikirlerin kabul edemeyeceği hikâye ve rivayetlerden son derece kaçınmalıdır. Lüzumu halinde nakledeceği hikâyeler ise ibret veren, hikmetli bir halde olmalı, konuşmanın kıymetini yok edecek derecede uzun bulunmamalıdır.

/// Bu öğüt yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ekim 1995, 2. sayı) yayınlanmıştır.

Etiketler: , , , ,

Kategori: Öğüt Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.