ÜÇ ŞİİR ETRAFINDA ŞAİR VE GELENEK ÜZERİNE

Oleh: Haydar Murad Hepsev
18 Şubat 2012

 

ÜÇ ŞİİR ETRAFINDA

ŞAİR VE GELENEK ÜZERİNE

 

cân verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândır
aşk âfet-i cân olduğu meşhûr-ı cihândır

sûd isteme sevdâ-yı gam-ı aşkda hergîz
kim hâsıl-ı sevdâ-yı gam-ı aşk ziyândır

her ebrû-yı ham katline bir hançer-i hûn-rîz
her zülfü siyeh kasdına bir ef’î yılandır

yahşi görünür sûreti meh-veşlerin ammâ
yahşi nazar etdikte serencâmı yamandır

aşk içre azâb olduğun andan bilirim kim
bir kimse âşıkdır işi âh u figândır

yâd etme kara gözlülerin merdüm-i çeşmin
merdüm deyip aldanma ki içdikleri kandır

ger derse fuzûlî güzellerde vefâ var
aldanma ki şâ’ir sözü elbette yalandır

Fuzûlî-i Bağdâdi (Öl.1556)

* * *

My mistress eyes are nothing like the sun;
Coral is far more red than her lips’ red;
If snow be white, why then her breasts are dun;
If hairs be wires, black wires grow on her head.
I have seen roses damask’d, red and white,
But no such roses see I in her cheeks;
And in some perfumes is there more delight
Than in the breath that from my mistress reeks.
I love to hear her speak, yet well I know
That music hath a far more pleasing sound;
I grant I never saw a goddess go-
My mistress when she walks treads on the ground.
And yet, by heaven, I think my love as rare
As any she belied false compare.

Shakespeare (1564–1616)

Hiç mi hiç benzemez güneşe gözleri sevgilimin
Dudaklarından çok daha kırmızı la’l ü mercan,
Bozdur sinesi onun gridir ve kar beyazsa eğer
Tel teldir saç dediğin ama kara diken onunkiler.
Güller görmüştüm, kırmızı-beyaz, Şam işi kumaşlarda
Yok, öyle güller yanaklarında onun ne al ve ne de beyaz,
Ve bazı parfümler daha latif ve sihirli
Sevgilimin nefesinin kokusundan.
Severim güzel sesini dinlemeyi, lakin biliyorum ki
Şu müziğin nağmesi fakat daha sevimli,
Derim ki görmedim asla, yürümesini bir sanemin
Lakin sevgilim yeri titretir, basar ve çiğner de yürür…
Ve fakat bulunmaz bir aşk bahşolunmuş bana
Sevgilim çünkü beridir yanlış mukayeseden

* * *

râyete meyl ederüz kâmet-i dil-cû yerine
tuğa dil bağlamışuz kâkül-i hoş-bû yerine

heves-i tîr ü keman çıkmadı dilden aslâ
nâvek-i gamze-i dil-dûz ile ebrû yerine

sürerüz tîgumuzun zevk u sefâsın her dem
sîm-tenlerle olan lezzet-i pehlû yerine

gerden-i tevsen-i zîbâda kutâs-ı dilbend
bağladı gönlümüzi zülf ile gîsû yerine

severüz esb-i hüner-mend-i sabâ-reftârı
bir perî-şekl sanem bir gözü âhû yerine

gönlümüz şâhid-i zîbâ-yı cihâda verdük
dilber-i mâh-ruy u yâr-ı perî-rû yerine

olmuşuz cân ile billah gazâyî teşne
içeriz düşmen-i dînin kanını su yerine

Gâzi Giray Hân (1554–1608)

Bu üç şiirin birbiriyle ne ilgisi var diyeceksiniz veya haydi Fuzuli ile Gazi Giray’ınkini anladık ama Shakspeare’inki bu ikisinin arasında ne arıyor, itirazında bulunabileceksiniz. Kastım mukayeseli edebiyat çalışması yapmak değildir, çünkü benzerlik arıyorum. Bu üç güzel şiirin tavır ve tarzları, şairlerin yaklaşım biçimleri ve ortak duyguları hakkında bir araştırma yapmak istiyorum. Gelenek ve mevcut anlayış karşısında şairlerin tutumları hakkında bir istinat noktası bulmuş olduğumu farz ederek bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum. Konunun bazen dışına ve bazen de uzağına gideceğim; çünkü bu yazı, edebiyatı ve şairi sevdirme gayesini de taşıyor. Edebiyat, sanat ve estetiğin unutulduğu, yok farz edildiği hatta bunlara rahatça karşı çıkabildiği bu devirde sevdirmeye ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Ve bir çağrı yapmak istiyorum, çünkü edebiyatımız ölüyor, şiirimiz ölüyor, romanımız zaten mevcut değil, hikâyemiz can çekişiyor; çünkü toplumumuz da çok huzurlu değil… Edebiyat bir milleti uyandırıp canlandırmanın, harekete geçirip bir yola sevk etmenin usullerinden birisidir. Bu güzel ve tatlı ve ince yolu kullanalım, kullanmaktan kaçınmayalım. Dikkatli ve hassasiyetli bir şekilde edebiyat ve sanat yolunu da harekete geçirelim ki belki toplumu, cemiyetin bir kesimini de iyilik ve güzelliğe teşvik etmiş oluruz.
* * *

Şiirimizin baş tacı ve sultanı olan Üstad Fuzuli ile başlayalım. Şiirinin yüceliği kadar, maalesef, değeri bilinmeyen, hayal ve imaj dünyasının enginliği nispetinde bilinmezlikten gelinen, ruhunun yüksekliği derecesinde hakkı teslim edilmeyen büyük bir şairimizdir Hazret-i Fuzuli… Dünyanın en büyük ve en yüce şairlerinden birisidir, ama tanınmıyor, dünya çapında. İslam’ın en yüksek sanat ve edebiyat zirvelerinden birisidir, lakin kendi ülkesinde bile neredeyse unutulmuştur. Arapça yazmış, Farsça yazmış, en güzelini yazmış, en başarılısını yazmış, en büyük ve yücesini yazmıştır; fakat Edebiyat Fakültelerinde bile doğru dürüst okutulamamıştır. Dört senede bir tek şiiri okutulursa ne âlâ…

Fuzuli’nin dünya çapında tanınmayışının tarihi bir boyutu da bulunmaktadır, bizim ona yeteri ve gereği gibi sahip çıkmayışımızın, hakkında bütün dünya dillerinde eserler kaleme almayışımızın, enstitüler kurup köklü çalışmalar yapmayışımızın dışında ve ötesinde… Osmanlı, Batının karşısına öyle bir çıkmıştır, onu o kadar şaşkına çevirmiştir ki bu şaşkınlık, Batının (İslam Medeniyetinin) Osmanlı açılımını gereği gibi tanıyamamasına yol açmıştır; askeri alanda yediği Osmanlı tokatlarının şimşeği gözünü kör etmiştir. Üç yüzyıl boyunca sürekli yenildiği ve dünyadaki tek düşmanı olarak gördüğü Osmanlı’nın, bu yüzden, diğer yön ve taraflarını görmemiştir. Bilhassa da edebiyat ve entelektüel cephesini görmemiştir. Bu sebeple dünya çapındaki şiir ve edebiyat değerlerimiz Batı tarafından bilinmemekte ve tanınmamaktadır. Fuzuli, Baki, Neşati, Ruhi, Nef’i, Şeyh Galib, Naili, Sabit, Nedim, Şeyhülislam Yahya, Şeyhülislam Bâhayî ve daha nice büyük ve yüce şairlerimiz, ne yazık ki Batının bu bakışı ve bizim de gereği gibi tanıtım yapmayışımız sebebiyle bilinmiyor.

Onun için önce kendimiz tanımaya ve anlamaya çalışalım; bu bizim için faydalıdır, edebiyatımızın yeniden canlanıp harekete geçmesi için son derece gereklidir, edebiyatımızın yeniden harekete geçmesi ise toplum ve insanımızın kıpırdanmaya başlamasına katkı sağlayacaktır. Yine bizim için gereklidir; dünyaya kendimizi gösterebilmek, entelektüel yanımızın da görülmesini sağlamak ve dolayısıyla bu yönümüzle de itibar sağlamak bakımlarından hatta elzemdir. Dünya edebiyat ve sanatına da katkı yapmış olacağız, eğer kendi değerlerimizi gereği ve yeteri kadar tanıtır ve anlatır ve bilinmelerini sağlarsak…

Yapılacak o kadar şey var ki işin kendisine gelemiyoruz bile. Ama daha baştan söylemiştik, bazen konunun dışına çıkacağımızı. Evet, Üstad Fuzuli’nin şiirine gelebildik nihayet. Şiire bakıp da ümitsizliğe kapılmayın. Üstad nasıl olmuş da böyle yazmış, demeyin. Veya ne olmuş da aşk hakkındaki fikrini değiştirip ve bütün eserlerini ve bütün bir edebiyat geleneğini inkâr edip tam tersi istikamette bulunmuş da demeyin. Merakınızı biraz daha arttırayım: Gazel Leylâ vü Mecnûn’dan alınmıştır ver gördüğünüz gibi aşk hakkında böyle olumsuz düşünceler taşımaktadır. Olumsuz bile değildir, neredeyse aşkı tamamen reddetmektedir. Ayrıca, aşk böyle menfi baktığı halde, şiir başarısız değildir, aksine fevkaladedir, hatta yek-ahenk ve yek avaz bir gazeldir.

Moralinizi bozmayın, şiir Fuzuli’nindir ama Mecnun’un annesinin ağzıyla yazılmıştır. Leyla vü Mecnun mesnevisinin “Bu Mecnûna Anası Pend Verdiğidir ve Bûstân-ı Melâmetden Hâr-ı Nedâmet Derdiğidir” başlıklı bölümden hemen sonra yer almaktadır. Ve büyük bir şairin gücünü en güzel bir şekilde ispat etmektedir. Büyük şair, kendi eğilim ve yolunun, mevcut anlayış ve geleneğin tersi ve dışındaki bir konuyu veya düşünceyi bile en iyi ifade edebilendir. Kendi şiirini kurmuş, kendi şiir geleneğini oluşturmuş, söyleyiş ve işleyiş tarzını oturtmuş büyük bir şairin yeni alanlara yönelmesi hatta böyle zıt ve ayrı sahalara bile uzanması, kendini ve şiirini, şiirinin özü ve alanını kuvvetlendirmesi, büyültmesi ve yüceltmesi demektir. Eski şairlerimiz ve üstatlarımız, onun için, hamse yazmayanı, yani beş ayrı konuda beş adet mesnevi kaleme almayanı şair bile saymazlardı. Bu husus, tabii ki, şiire verilen önem ve değerin boyutunu da göstermektedir. Bugünkü gibi şiirin hor görüldüğü, şairin bir gazete muhabiri kadar bile sayılmadığı bir ülkede, bir şairin şiir yazması ve yayınlaması dahi olağanüstü bir olaydır; nerede kalmış mesnevi yazmak, kimin haddine düşmüş hamse sahibi olmak…

Fuzuli hakkında şu hususu da özellikle vurgulamak istiyorum. Fuzuli-i Bağdadi, İslam Birliğini tek başına gerçekleştirmiş olan bir büyüğümüzdür. Hem ona herkes sahip çıkmaktadır; Türkü de, Kürdü de, Arabı da, Acemi de, Azerisi; Sünnisi de, Alevisi de onu kendinden saymaktadır. Hem de Türkçe, Arapça ve Farsça yazmış olması, onu bir İslam Birliği kahramanı yapmaktadır. Fuzuli’mizin bu özelliğinden istifade etmesini bilmeliyiz. Gerçek bir İslam şairidir Fuzuli, gerçek bir Ortadoğu şairidir, gerçek bir dünya şairidir. Bir nimettir Hazret-i Fuzuli, pür-kıymettir. Onu tanımak ve ondan istifade etmek çok yönümüze deva olacaktır.

Bu şiir, üstadın bilinmeyen bir şiiri değildir, ama kimse bu gözle bakmamış, sadece;
Aldanma ki şâ’ir sözü elbette yalandır” mısraını diline dolayarak şairleri kötülemeyi fırsat bilmiştir. Yani aslında koca bir şiiri, bir tek mısrayla görmüşlerdir. Bu mısra ise sürekli yanlış değerlendirilmiş, bırakınız şiir ve şairi ile birlikte düşünmeyi, hatta beytin diğer mısraları bile rahatça göz ardı edebilmiştir. Fuzuli “eğer güzellerde vefa var” diyecek yani hilaf-ı hakikat bir söz söyleyecek olursa işte ancak o zaman bir şair yalancı olur, demiştir. Şair bir gerçeği abartarak ifade edebilir; mübalağa sanatıyla olduğundan çok fazla veya eksik gösterebilir, karikatürize edebilir. Gerçeğin daha iyi görülmesini ve ayrımına varılmasını istediği için bu yola başvurur. Bu yalan söylemek veya gerçeği tahrif etmek manasına gelmez; aksine soyutlama demektir, soyutlama olmadan belki sanat da olmaz ama gerçeğin zıttına çalışırsa veya hakikatin tam tersini ifade ederse işte o zaman yalancıdır.
* * *

Sheakespeare, yukarıdaki şiirinde tam bir şövalye tavrıyla, sevgili için geleneğin kullandığı bütün tanımlamaları reddetmektedir. Geleneğe, dış görünüşte, bir tavır almakta ve tavrını pekiştirmekten kaçınmamaktır. Hatta sevgiliyi kusursuz lanse etmeyi de kabul etmiyor, kimi çirkinliklerini bile söylüyor çünkü. Bunu o devirde yapması önemlidir, çünkü o zamanda İngiliz Edebiyatı’nda da bizdeki gibi kesin katı kurallar cari idi. Gelenek, o devirde baskılı bir şekilde hâkimdi, şiir ve şair üzerinde.

Lakin Sheakespeare’in bu şiiriyle geleneğe tam manasıyla karşı çıktığı düşüncesinde değilim. Geleneğin bazı normlarına karşı çıkmak geleneğe karşı çıkmak değildir. Gelenek, ruh ve anlayışla ve tavırla kaimdir; şekil, tanım ve kurallar geleneğin çerçevesini ifade etmekten pek de fazla bir şey değillerdir. Ayrıca geleneğin bir yönüne yapılan itiraz bütünüyle geleneğin dışında bırakmaz şairi. Gözlerin güneşe benzemediğini söylemek, mesela, bir ilave açılım demektir. Geleneği oluşturan ruh ve anlayışın değişmesi ise bambaşka şartlara bağlıdır ve tek bir şairin işi ve kârı da değildir.

Sheakespeare’in bu şiirinde şair samimiyetinin yüksek bir derecesini görüyorum. Şairin samimiyeti hassasiyetlerinin şiddetindendir. Onun içindir ki belki her şeyi karşılarına alabilme, meydan okuma özelliklerine sahiptirler. Mevcut duruma ve konuma ve hatta geleneğe dahi ancak bu samimiyet ruhuyla yaklaşırlar. Şunu da ilave etmek isterim ki şairler, toplumların paratonerleridirler. Samimiyet ve hassasiyetleri o derece keskin ve kuvvetlidir ki işte bu özellikleri onları içinde yaşadıkları cemiyetin fikri, hissi ve ruhi yıldırımlarını üstlenme ve şiddetle gelen dalgalara set olma yiğitliğini bahşetmiştir. Gerçek şairin bu ağır sorumluluğu gereği gibi taşımaları neticesinde toplumlar entelektüel buhranlarını kolayca geçiştirirler. Şairin itibarı belki de bundandır; gerçek şairlerin yüksek konumu belki de bunun içindir.

Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et:
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir.”

Mehmed Emin Yurdakul (Türk Sazı, İstanbul, 1914)

Sheakespeare’in sonesi hakkında ayrıca şunu eklemek istiyorum: İngiliz müzisyeni Sting, bu şiirin ilk mısraında geçen “Nothing like the sun”ı bir albümüne isim yaptı ve şiirden alıntı yaptığı parçası oldukça tanındı. Bizdeki müzisyenlere ders ve örnek olması gereken bu husus maalesef pek etki yapmadı. “Büyük şairlerimizin büyük ve yüksek gerçek şiirlerinden, musikişinaslarımız neden istifade etmiyorlar?” sorusuna verilecek bir cevap yoktur. Çünkü “yok” diyecek birisi bile sanki yoktur…
* * *

Kırım Hanlarımızdan Gazi Giray Han’ın şiirinde, şairin geleneğe bir başka yönden tavır alışını görüyoruz. Dış görünüşte, en sert ve keskin bir şekilde geleneğe karşı olma fikrini varsayılabileceği bu muhteşem şiirde, aslında, şair geleneği bir başka açıdan pekiştiriyor. Bir defa, sevgili için geçerli bütün mazmunları kabul ediyor. (Çünkü diğer şiirlerinde Divan şiirinin bütün normlarına uymuştur.) Divan şiiri geleneğimiz içinde yegâne olan bu fevkalade şiirde, itiraz yoktur, açılım vardır; ret yoktur, katkı vardır; tenkit yoktur, taze bir mazmun vardır. Gerçi bu mazmunun devam ettirilmesi gerekirdi diye düşünenler bulunabilir, bu şiire birçok nazire yazılmış olmasına rağmen. Maalesef tek bir şiir yol açıcı bir tesir meydana getirmiyor.

Gazi Giray Han’ın mahlası da dikkat edilirse “gazâyi (gazaya, cihada rağbet eden)”dir. Sadece ismiyle bile bir yenilik yapmıştır, Hanımız. Başka bir tavrın, yeni bir damarın, bir özgeliğin şairi olduğunu sadece mahlasıyla bile ifade etmiştir. Şairdir Gazi Giray Han, bir âlimdir, bir kumandandır, bir kahramandır, bir hattattır, bir bestekârdır, bir hükümdardır… Yeni nesiller, maalesef, diğer büyüklerimiz gibi onu da yeterince tanımıyorlar, belki de hiç bilmiyorlar. Bugün neden kaht-ı rical vardır, neden insan yetiştiremiyoruz, kahredici suallerinin ardında işte bu durum vardır. Geçmiş büyüklerimizin kim oldukları ne yaptıkları, nasıl üstün vasıflara eriştiklerini bilmeden öğrenmeden, yeniden büyük vasfa sahip insanlar yetiştirebileceğinizi düşünmek ham hayalden başka hiçbir şey değildir.
* * *

Bahsini ettiğimiz şairler, var olan bir çerçeve içinde yeni fikirler, taze mazmunlar, değişik açılımlar peşinde koşabiliyorlardı. Yalnız şurası yanlış anlaşılmamalıdır: Gelenekten, sadece şekiller bütününü veya sadece dışavurumları anlamıyorum. Sahih kaynakları ve klasikleri olan kolektif bir ruhun kendini ifade ederken bulunduğu tavır, eda ve şekilleri, gelenek diye tarif ediyorum. Sahih kaynaklar ve klasikler olmadan ruh gelişemez, ruh ve muhteva olmadan şekiller oluşamaz. Çerçeve geniş olmadan hareket alanı bulunamaz; yenilik ve katkılara açık olunmadan devam ve gelişme söz konusu olmaz. Bugün eğer şiirde, sanatta ve edebiyatta ve hatta her alanda, geleneğimiz yeniden kurulacaksa bu hususlara azami riayet gerekir. Geçmiş eserlerimize, klasiklerimize, şaheserlerimize gidelim, tanıyalım ve çok iyi bilelim. Lakin ruh; eğer yeterli bilinç ve duyarlılığa sahip değilse, ilham ve aydınlığa açık değilse yapılacak fazla bir şey yoktur. Asla ve esasa, kaynağın ta kendisine gidemiyorsanız, pek bir şey beklemeyin. Kabınızı, çerçevenizi ve çeperlerinizi, her ne pahasına olursa olsun genişletemiyorsanız, ufkunuzu açıp bütünlüğü kucaklayamıyorsanız gelişmeyi ve büyük eserler vermeyi ummayın.

Geleneği yeniden kurabiliriz, eğer topyekûn çalışabilirsek… Geleneğimizi yeniden oluşturabiliriz, eğer hakiki gayretlerin erleri olabilirsek… Geleneğimizi yeniden geri getirebiliriz, eğer biz ona layık olabilirsek.

 

*Haydar Murad Hepsev’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ekim 1995, s.8–9) yayınlanmış, Kasım 2007’de yeniden gözden geçirilmiş; bu yazı, 26 Kasım 2007′de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1054 kere okunmuştur.

Etiketler: , , , ,

Kategori: Şiir Açıklamaları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.