TASAVVUF ve MUHAMMED HAMİDULLAH

Oleh: Haydar Murad Hepsev
05 Ocak 2012

 

 

 

TASAVVUF ve MUHAMMED HAMİDULLAH

M. Aziz Lahbabi* (Hababi)’nin Türkçeye İslam Şahsiyetçiliği** başlığıyla çevrilen eserinde, çevirmenin tasavvuf konusunda görüşlerine başvurduğu Prof. Muhammed Hamidullah’ın aşağıdaki değerli görüşleri yer almaktadır:

“… İslâm’da tasavvuf konusunda fikrini sorduğumuz, büyük hukukçu Sayın Profesör Muhammed Hamidullah’ın bize Paris’ten yazdığı 15 Receb 1389 (27 Eylül 1969) tarihli Fransızca mektubundaki fikirlerini de burada belirtmek istiyoruz.

“… Gerçek şu ki, tasavvuf hakkında bilgim olmadığı halde ben şahsen tasavvufa karşı hörmet duymaktayım. Bu konuda derin bilgim olmadığı için hata etmekten çekiniyorum. Bu sebeble size sadece niçin bu ilime hörmet duyduğumu izah edeceğim.

Benim yetişme tarzım rasyonalisttir. Hukukî çalışma ve incelemeler bana, inandırıcı bir şekilde tarif ve isbat edilemeyen herşeyi reddettirmiştir. Muhakkak ki, ben namaz, oruç vesaire gibi İslâmî vazifelerimi tasavvufî sebeplerle değil, hukukî sebeplerle ifa ediyorum. Kendi kendime diyorum ki, Allah benim Rabbimdir, Sahibimdir. O bana bunları yapmamı emretmiştir, şu halde ben O’na şükretmekle vazifeliyim.

Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamağa başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, Hıristiyanların İslâmiyet’i kabulü İslâm’ı akıl yolu ile izahla değil, tasavvufî izahla olmaktadır. Onları İslâmiyet’i kabule sevk eden ne Ebu Hanife, ne de İmam Matüridî’dir, fakat Muhyiddin-i Arabî’dir. Bu konuda benim de şahsî, müşahedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir izah istendiği zaman benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu, fakat tasavvufî izah meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan ne kılıç, ne de akıldır, fakat kalb ve tasavvuftur.

Bu müşahededen sonra tasavvuf konusunda yazılmış bazı eserleri incelemeğe başladım. Bu, benim gözlerimi açtı. Anladım ki, Hz. Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının ne kelimeler üzerinde uğraşmak, ne de manasız şeylerle meşgul olmaktır, fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin (insanı diğer hayvanlardan ayıran manada karakter, ahlâk ve insanlık) geliştirilmesi yolunu aramaktır.

İnsan kendisine yükletilen vazifelerin sebeplerini arıyor. Manevî sahada maddî izahlar bizi pek uzağa götürmemektedir, ancak manevî izahlardır ki, insanı tatmin etmektedir. Size bir misâl vereyim; kıldığımız namaz üç safhayı ihtiva eder: kıyam, yani ayakta durma, rükû, eğilme ve secde. Peki, niye bu hareketleri yapıyoruz? Ayakta durmak veya hürmet hali ile oturmak yetmiyor mu? Eski hukukçularımız dediler ki, rükû ve secde hali aşırı bir hörmet alâmetidir, benliğin Allah huzurunda inkârıdır, bu sebeple yalnız Allah huzurunda rükû ve secde edilir. Geçenlerde Paris gazeteleri, her ne suretle olursa olsun İslâmiyet’ten bahsetmeden, tıbbın yeni bir keşfini haber verdiler; habere göre, daktilo yazan sekreterler gibi oturarak çalışan kadınlar bazı ciddî kadın hastalıklarına tutuluyorlardı. Şimdi, doktorlar bu hastalıklardan kurtulmaları için onlara, eğilerek ve secde ederek jimnastik yapmalarını tavsiye etmektedirler. O halde bizim kıldığımız namaz sıhhat için faydalıdır. Amerika’da herşeyin otomatikleştiği fabrikalarda, monoton bir şekilde çalışan işçiler zihin yorgunluğu hissetmeğe başladıkları için istihsal düşmüştür. Bu sebeple her iki saatte bir işçilere sigara içmeleri, şarkı söylemeleri ve dans etmeleri içim on beş dakika işi durdurmalarına izin verilmiştir. Zihinleri dinlenmiş olarak tekrar işbaşı yapınca, on beş dakika kaybetmelerine rağmen işçiler çok iyi randıman vermektedirler. Bu duruma göre de, her gün kıldığımız namazlar bize fizikî dinlenme sağlamaktadır. Fakat daktilo yazanlar veya işçiler gibi aynı ihtiyacı duymayan kimseler namazdan muaf mı tutulacaklardır? Bu mümkün olmıyacağına göre, onlara daha iyi ve daha inandırıcı bir izah vermek lâzımdır.

İşte namaz hakkında bir İslâm mutasavvıfının izahı: Âlem üç unsuru ihtiva etmektedir; cemadat (cansız şeyler), hayvanat ve nebatat. Cemadatı temsil eden dağlar Yaratıcısına karşı namazını daima ayakta durarak, kıyam halinde ifa etmektedir. Hayvanların devamlı yere doğru eğilmiş hali namazdaki rükû hali gibidir. Kökleri toprağın altında bulunan bitkiler de devamlı olarak toprak üzerinde secde eder gibi durmaktadırlar. İnsanın namazı ise bu üç unsurun ibadetinin bir sentezidir. Biz dağlar, hayvanlar ve bitkiler gibi ibadet etmekteyiz. Bundan başka, hiç bir mahlûkatın sahip olmadığı, ancak insana has birşey vardır ki, o da teşehhüd veya Allah huzuruna kabuldür. Gerçekten, bir insanla karşılaştığımız zaman selâmlaşırız. Peygamber efendimiz miraca çıktıklarında Allah huzuruna kabul edildikleri zaman Allah ile selâmlaşmıştır. Peygamberimiz bir hâdisinde: “Namaz müminin miracıdır” buyurmaktadır. Şu halde her müslüman namaz kılarken teşehhüd (k-a-de, Allah huzuruna kabul, ilâhi huzurda oturma) miktarı oturmaktadır.

Namazın bu tasavvufî izahını, yukarıda bahsettiğimiz daktilo yazanlara ve işçilere yapılan tıbbî tavsiyelerden daha geniş, daha tatmin edici bulacağınızı tahmin ediyorum.

Tasavvuf konusunda size açıklamak istediğim başka bir husus daha var. Eski devirlerde, kral halkın maddî refahı ile papaz da ruhî meseleleriyle meşgul oluyordu. Eğer, kral ile papaz iyi anlaşırlarsa herşey yolunda gidiyordu. Fakat kral dinin emirlerine riayet ve adaleti yerine getirmede onun tavsiyelerini dinlemiyor ve papazın da elinde maddî imkânlar yoksa, o zaman komünist ülkelerde olduğu gibi, maddî güç dinin aleyhine kuvvetleniyordu. Bunun gibi, din de bütün imkânları elinin altında tutuyor ve halkın maddî ihtiyaçları ile ilgilenmiyor ise (tıpkı Çin’in işgalinden önce, Tibet’te olduğu gibi ki, burada halkın % 75′i çalışmamakta, nüfusun dinle alâkası olmayan % 25′inin kazancından geçinmek suretiyle manastırlarda yaşamaktadır.) o zaman din de maddî gücün aleyhine kuvvetlenmektedir. İslâmiyet insanın iki kısmının yani vücudu ile ruhunun ahenkli olmasını istemiş ve hiç birinin birbiri aleyhine haksız ve adaletsiz bir şekilde güçlenmemesi için bunları aynı liderin eline tevdi etmiştir.

Hıristiyanlıkta kilise ile Devlet birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrılık Râşidin Halifeler devrinden beri Müslümanlıkta da olmuştur, fakat bir farkla; Hıristiyan için ibadet ve manevî hayat yani tarikat ikisi birden dini meydana getirir. İslâmiyette zahirî ibadetler şeriate taalluk ettiğinden Devletle ilgilidir, çünkü bu sahada özel, gizli, ferdî şeyler söz konusudur. Bu sebeple onlar Devletten ayrılmıştır. Ayni Devlette iki siyasî lider hoş görülmez, fakat ayni şehirde bin tane manevî lider hoş görülebilir. Hz. Peygamber’in vefatlarından sonra, Hz. Ebu Bekir hem siyasî halife, hem de Nakşibendiyye tarikatının manevî halifesi olmuştur. Ayni sıralarda Hz. Ali siyasî lider olmamış, fakat manevî sahada Hz. Peygamber’in doğrudan doğruya halifesi olmuştur (meselâ, Kâdiriyye tarikatı ondan yayılmıştır).

Hıristiyanlar ile müslümanlar arasındaki bir fark daha vardır: Hıristiyan kilise kanunları ile Devletin kanunlarının menşei aynı değildir. Çünkü Hz. İsa “Allah’ınkini Allah’a, Sezar’ınkini Sezar’a verin” demiştir. Kur’an-ı Kerim çok geniş, şumullü hükümler vazetmektedir. Şu halde, tasavvuf ile şeriat arasında ihtilâf yok, ayrılık ise hiç yok, sadece hususîleşmiş bir iş bölümü vardır.”
_______________________

* Fransa’da Lahbabi (1923–1993) kendi ülkesi Fas’ta Hababi olarak tanınan bu zatın tam ismi Muhammed Azîz el-Habâbî’dir. Sorbonne Üniv. Felsefe bölümünde doktorasını tamamladıktan sonra memleketinde öğretim üyeliği yaptı, yüksek öğretim bakanlığında müsteşarlıkta bulundu; Fas Yazarlar Birliği’ni kurdu; dergi çıkardı; felsefeden şiire, hikâyeden romana ve köşe yazılarına kadar çeşitli alanlarda yazarlık yaptı. İlk önceleri realist personalizmi savunuyordu, 1960’larda İslami Şahsiyetçiliği’ni savundu; 1970lerdeyse şahsiyetçilik fikrinin daha ileri bir aşaması olan Yarıncılık (el-Gadiyye) felsefesinin temellerini attı. (Daha geniş bilgi için bkz. DİA, Hababi, 14. cilt, s.338–40)

Eserleri, bütün Magrib aydınlarını etkilemiştir. Benlik ve yozlaşma, kendini ve başkasını birlikte eleştirme, akılcılığın ve modernizmle öz kültür arasındaki meseleleri ve Batı merkeziyetçiliğinin tenkidi, diyaloğun ve evrenselliğin değeri gibi konularda dikkate değer görüşler ortaya atmış önemli bir aydındır; lakin maalesef ülkemizde pek az tanınmaktadır. İki eseri tercüme edilmiştir: İslam Şahsiyetçiliği’nden başka bir de Kapalıdan Açığa Milli Kültürler ve İnsani Medeniyet (Çeviren Bahaeddin YEDİYILDIZ (Prof. Dr.), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1996) kitabı Türkçemize kazandırılmıştır.

Ülkemizin ilim ve kültür hayatı ne kadar kısır, maalesef. Böyle önemli bir aydının yalnızca iki eserinin, (onların da 1972 ve 1996 yıllarında) çevrilmiş olması, bunun küçük bir göstergesi değil mi? Gönül ister ki bu önemli İslam aydınının bu eserlerinin yeni baskıları yapılsın, diğer eserleri de bir an önce tercüme edilsin. Duyan olur mu bilmiyoruz, lakin biz üstümüze düşen görevi yapmış olalım, bakarsınız gayret sahiplerinden bazılarının kulağına gider…

** M. Aziz Lahbabi, İslam Şahsiyetçiliği, çev. İsmail Hakkı Akın, Yağmur Yay., İstanbul, 1972, s. 114–117.
__________________________________________________

 

YÜCE DEVLET’İN NOTU

 

Çağımızın büyük hukuk ve siyer âlimi, aydın ve mütefekkiri Muhammed Hamidullah (1908–2002), bu yazısında çok önemli bir hakikati vurguluyor. Çünkü tasavvuf, İslam irfan ve samimiyetini insanlara tanıtmak hatta daha önemlisi uygulatmak hususunda, kuru bilgi ve âdet haline dönüşmüş inanç ve uygulamadan, daha çok başarılı olmaktadır.

Buradan İslami hareket ve siyasetin de çıkarması gereken büyük dersler var. İrfandan yani İslam’ı ve kendini bilme sezgisinden, zühd ve takvadan yani İslam’ı ince ve titiz bir şekilde yaşama cehdinden, maneviyattan yani dinin ruhundan uzak olan toplulukların İslam’ı gereği gibi temsil edemeyeceği açıktır. Çağımızın insanı kolay baştan çıkarabilen maddeci ve ben-merkezi rüzgârı herkesi ve tabii ki Müslümanları da kolayca etkileyebilmektedir. Onun için tasavvufa ihtiyacımız yaşamak için suya duyduğumuz ihtiyaç kadar elzemdir.

İnsanımızın tasavvufa olan ilgisi günden güne artmakta ve tasavvufla ilgili yayınlar son zamanlarda çoğalmaktadır; bu da elbette sevindiricidir. Bu işin bilme ve öğrenme yönüdür. Lakin asıl tesirli olan, kurumsal tasavvuftur, yani tarikatlardır. Kurumsal tasavvuf, doğru inanca sahip olmada, gerçek ehl-i sünnet olmada, ibadetlere devamda, tövbe edip tazelenmede, güzel ahlaka erişmede, bilgelik ve irfana ulaşmada, beşere ve mahlûkata hizmet etmede, insanlara son derece kısa ve çabuk sonuç verici merhaleler aldırmaktadır.

Bugün inanç ve samimiyete olan ihtiyacımız eski zamanlardan daha mübremdir. Çünkü zulmet ve küfr, dalga dalga üzerimize gelmekte, bizim iman ve itikadımızı, namaz ve diğer ibadetlerimizi, ailemizi ve kendimizi, çalmaya çalışmaktadır. Buna karşı durabilmek, takvaya dönmekle mümkündür. Kurumsal tasavvuf da işte bunu bize kısa yoldan sağlamaktadır.

Şunu mutlaka ilave etmek gerekir ki günümüzde İslam ile tasavvufu birbirinden ayırarak tasavvufu sanki dinden bağımsız bir olguymuş gibi göstermek isteyenler bulunmakta, seslerini ve etkilerini de arttırmaya çalışmaktalar. Özden sapma demek olan bu hususa da çok dikkat etmek gereklidir.

/// Bu yazı, Yüce Devlet Dergisi’nin 1 Nisan 2010 tarihli 5. sayısında yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Alıntılar / Yorumlar | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.