TANIŞMALAR

Oleh: Haydar Murad Hepsev
04 Nisan 2012

 

TANIŞMALAR*

 

YAZAR

Çağrıyı alınca gitmem gereken dehlize doğru yöneldim. Tanışmam gereken adam kaygılı görünüyor, sarığını düzeltip sakalını sıvazlıyordu. Yaklaşıncaya kadar ikimiz de birbirimizin ruhunu okurcasına bakışmıştık. Alnımızdaki izden birer dost olduğumuzu anlamış rahatlamıştık. Ben onun kitaplardan bildiğim, atalardan duyduğum devirlerden bir devirde yaşamış bir dost olduğunu anlamış, kendimce meselemi halletmiştim. Alnımdaki iz olmasaydı o, bu kılığıma bakıp beni düşmanı sanabilir hatta tanışmaya bile değmez bulabilirdi. Düşman olmasak da sohbet olmazsa dostların arasında buz tutar diyerek ilk konuşan olmam gerektiğini düşündüm. “Tanışalım” dedim, “Elbette beyefendi” dedi, “Ne iş yaparsınız?” Adımı sormadan mesleğimi sorması tuhaftı ama aynı dilden anlaşabilme imkânına çok sevindiğimden adımı söylemeyi ben de lüzumsuz gördüm. “Yazarım” dedim.

Hayret etti ve anlamadığını belirten bir yüz ifadesiyle “Yani müstensih veya hattat mısınız efendim?” dedi. “Kıraati bilmeyip kitabeti bilenlerden yani.” Aynı dili konuşsak da farklı kelime bilgisine sahip olduğumuzu anlayarak nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Ama tepkim yine de kendi kelime bilgime göre oldu. “Sadece yazarım” dedim, “Sadece yazar.” “Vah vah, bey kardeşim, okumayı öğretmediler mi size? İşin pek müşkil olsa gerek, ne yazdığını bilmeden yazıp durur musun yani?”

“Yanlış anladınız efendim” dedim, “Okurum da ben aynı za….” ” Ha fehmettim efendim” dedi, “Latife yapıyorsunuz, okuryazarım demek istiyorsunuz, ama ilk defa tanıştığınız biriyle böyle latife yapmaya ne hacet gördünüz anlayamadım.” Durumu düzeltmek, dostluğumuzu kurtarmak gerekiyordu. Üstelik tanışmak için verilen süre de çok kısaydı. “Yanlış anladınız efendim” dedim, ‘Kitap makale gibi şeyler yazarım, bunları yayınlarım böylece geçimimi sağlarım.”

“Anlayamadım yine” dedi, “Artık defter ve kâğıt kullanmıyor da kitaplara mı yazılıyor. Makale dediğinize göre cerideler de mi yazı yazmakta kullanılıyor. Sonra bunları ne diye yayıyorsunuz, mürekkebi kurusun diye mi?” İş iyice sarpa sarıyordu. Kızsam mı, alttan mı alsam kestiremedim. “Efendim” dedim, “Ben yazıları yazarım, sonra onlar kitap veya makale haline getirilir. Bilmem anlatabildim mi?” “O zaman” dedi, “Demin söylemiştim ya, bu işleri ya hattatlar ya da müstensihler yapar ama siz o işleri yapmadığınızı söylemiştiniz.” Hiddetlenmiştim. “Sizin devrinizde bir kitap yazan adama ne isim verirlerdi söyler misiniz?” dedim. Biraz düşündü. “Müstensih olmadığınıza göre” dedi bezgin bezgin, birden yüzü aydınlandı, “Haaa” dedi, “Siz ya âlim veya şair ya da muharrirsiniz; edîb veya müverrih de olabilirsiniz. Ne bileyim müfessir, muhaddis veya fakih olmanız da mümkün. Öyle mi efendim?”

Şaşma ve düşünme sırası bana gelmişti. Neyse ki konuşmasını sürdürerek bu fırsatı bana bol bol verdi. “Bir kelimeyle bir kaç manayı birden ifade edebilmenin yolunu bulmuşsunuz. Dünyadaki bütün işleri yapmanın yolunu da bulmuşsuzunuzdur öyleyse. Söyleyin bana dünyadaki kargaşayı bitirebildiniz mi? Sulh, sükûn içerisin de mi yeryüzü?…”

Anlaşamadıktan sonra tanışmanın bir faydası yoktu. Bana verilen tanışma süresi de bitmiş bir başkasıyla tanışmak için çağrı almıştım. “Özür dilerim efendim” dedim. “Çağırdılar beni gitmem lazım. ” Ve bir başka dehlize doğru yöneldim. Onunla tanışmaya gelen bir başka çağrılının ayak sesleri geliyordu…

 

BİLGİN

Bu kez tanışmam gereken insanlara ulaşabilmem, onlarla görüşebilmem için her bir görüşmeye ayrı ayrı ücret ödemem, daha doğrusu ücretini ödeyerek alacağım geçiş kartlarını alıp gireceğim kapıdaki yuvasına takmam gerekiyordu. Ücretlere bakınca cebimdeki parayla her istediğimle görüşmemin mümkün olmadığını anladım. Panoya asılı listeye bir göz attığımda hemen hemen listedeki herkesle tanışma arzusu duymama rağmen maddî yetersizlikten dolayı seçim yapma gereği ortaya çıktı. Kimler yoktu ki en ünlü filozoflar, âlimler, edebiyatçılar, fen bilginleri… Eser veren, adından sonraki çağlarda söz ettirenlerin en ünlüleri listede mevcuttu. Ücretlerinin farklı olarak tespit edilmesi bana ilginç gelmişti ama bunun üzerinde düşünecek, sebebini araştıracak vaktim yoktu. Görüşme süresi kısıtlı ve zamanım azdı.

“Süre kısıtlı ve zaman az” bu düşünce görüşüp tanışmam gerekenlerin ilkinin zaman üzerine düşünenlerle olması gereği fikrini verdi bana.

Sahi bu cümlede zamana işaret eden iki kelime var ve anlamları farklı. Bir de zaman ifade eden diğer kelimeleri sıralayalım yan yana: “Zaman, vakit, an, süre…” Bu kelimelerle ifade ettiğimiz kavramların hangisi, hangisini içine alıyor. Hangisi diğerine göre açıklanıyor. Hangisi, diğerinin içinde. Hangisi olmazsa diğeri açıklanamaz ve en önemlisi hangisi olmazsa diğerleri olmaz. Bir de bunları ölçmeye yarayan kavramlar dolu dilimizde: ” Asır, yıl, ay, hafta, gün, gece, gündüz, saat, dakika, saniye, salise…” Sondan başlayıp başa doğru gidelim. Salise olmazsa saniye olmaz mı? Hayır. Saniyenin olabilmesi için saliseye ihtiyacı yok. Dakikalarında bu ikisine, saat de bu üçüne gereksinme duymuyor. Günün ise diğerlerine yani saat ve onun bölümlerine ihtiyacı yok gibi. Ama durun burada biraz, sanki gün olmazsa saat olmaz gibi görünüyor. Evet evet saatin güne ihtiyacı var galiba… Gün olmasaydı hangi şeyi 24′e böler ve onun 24’te 1′ine, 1 saat derdik. Daha doğrusu buna ne gerek duyardık. Dünyanın her bölgesinde, güneşin doğup batma süresi kutuplardaki gibi olsaydı, güneşin hareketi saat ölçüsü olarak alınabilir miydi? Sahi bu durumda ay kavramı da arada kaynar giderdi değil mi? Hafta bölümü de zaman kavramının, ortadan kalkardı bu durumda. Böylece sadece yıla ve bu yılı bölen bir gündüz bir geceye, batılı anlayışa göre tek güne ihtiyaç var. Onların gün anlayışı, şimdi bizim de kullandığımız, gecenin mevhum bir vaktinde başlayan gün anlayışı hangi düşünceden hareketle çıkmış acaba? Bu durumda bu kutuplarda yaşanan bu tek günde, gündüz ve geceyi hangi saate ikiye böleceğiz? Kendi anlayışımıza göre güneş doğunca gündüz, batınca gece başlar ve saatimiz de güneş batınca 12′yi gösterir. Eğer saat 12′yi göstermiyorsa biz onu on iki yaparız. Çünkü saat bizim değil biz saatin hâkimi durumunda olmalıyız. Ne yazık ki şimdi biz saatin tutsağı durumundayız. Saat 8.30 oldu mu, ister güneş doğmamış olsun, isterse vakit öğlene yaklaşsın biz işe başlıyoruz. Neden böyle? Batılı saat sistemi böyle davranmamızı emrediyor da ondan! Yani biz batılı saat sisteminin azat kabul etmez köleleriyiz. Yılbaşı da öyle değil mi? Hiç bir mevsim hareketi olmayan kışın ortası yeni yılın başlangıcı oluyor. Hâlbuki bizim yılbaşımız yani nevruzumuz 21 Mart’ta kutlanırdı. 21 Mart’ta bitkiler uyanır, havalar ısınmaya, hayvanlar yavrulamaya başlar. Yılın başlangıcı olmayı hak eder Mart ayı.

Peki, ya Dünya gezegeninde değil de Ay’da ya da ne bileyim Jüpiter’de dünyadaki hayata uygun ortam olsaydı ve biz onlardan birinde yaratılmış olsaydık zamanımızı neye göre ölçecek nasıl bir alet geliştirecektik. Çünkü Ay ve Jüpiter’de günler 24 saat değil!

Bu zaman ölçülerine gereksinim duyulmayan bir ortamda insanların psikolojik durumları nasıl olurdu? Bu durumda zaman üzerine düşünen bilginlerden El-Kindi veya Einstein ile görüşmem gerekecek. Onların adı var mı diye tekrar listeye baktım. Göz gezdirirken Çin’den Yuan-Mei isimli bir bilgenin ‘BİLGİNLER’ hakkında bilgi verdiğini görünce ilgimi çekti. Önce bilginler hakkında bilgim olsun ki zaman hakkındaki fikirlerini iyi kavrayabileyim diye düşündüm. İşin en önemli taraflarından biri de Yuan-Mei ile görüşmek için ödenecek ücret de pek az olmasıydı. Onun kapısını açan kartı vermesi için görevliye para uzattım. Görevli beni görmezlikten geldi bir süre. Sonra bana bir kart uzatarak:
—Sen ücrete tabi değilsin, dedi.
—Neden?
—Öğrenciler yarım ücret öderler ama Yuan-Mei’nin ücretinin yarısı olan para dolaşımdan kaldırıldığı için senin uzattığın paranın üstünü vermemiz mümkün değil. Yönetim bu durumda ücretsiz görüştürme kararı aldı.

Yoksa hangi bilginle görüşülürse görüşülsün buna benzer bahaneler ileri sürerek kimseden ücret almıyorlar mı? Burada gişeler kurmaları, giriş kartları vermeleri bir gösterişten mi ibaret? Sadece gelen çağrılının, bir bilgin ya da bilgeyle görüşmekte arzulu ve kararlı olup olmadığını ve parasını bu yolda harcayacak kadar fedakâr olup olmadığını anlamak için mi bunca düzenek kurulmuş?

Bunu araştırmak için vakit az, sormak da usulsüzdü. Teşekkür ederek kartı aldım. Yuan-Mei’nin adı yazılı kapının yanında bulunan yuvaya kartı soktum. Kapı açıldı.

Çinli bilgenin, millî kıyafetlerini giymiş, seyrek sakallarıyla sakince yere bağdaş kurarak oturmuş bulacağımı düşünüyorsunuzdur şimdi eminim. Ama karşıda televizyona benzer bir aygıtın önünde bir koltuk vardı. Aralarında bulunan sehpanın üstünde, ‘Görüşmekte kararlıysanız koltuğa oturun ve düğmeye basın’ diye yazılıydı.

Ne vadedilmişti, ne bulmuştum! Bu kadar da olmaz, isteseydim kitaplığımdan orda yoksa kütüphanelerden edineceğim bir kitapla bu bilgenin bilgilerine ulaşırdım, düşüncesiyle elimde olmaksızın ‘Değmez’ diye söylendim, elimi sallayarak. Çıkıp gitmek için geri dönünce Çinliyi kapının sağ tarafında hayal ettiğim gibi buldum. Hem öfkelendiğimden hem de bu ani değişikliğe şaşırdığımdan nasıl selam vereceğimi, daha doğrusu ne yapacağımı şaşırdım ve durakladım. Çinlinin solundaki duvarda gayet güzel Çin tarzı bir resim asılıydı. Tablonun altında bulunan son söz kısmı da yazılmıştı. Tabloda, bir pencereden gözüken bahçe tasvir edilmişti. Tablonun solunda, üzeri Çin tarzı bir çatıyla kapalı bahçe duvarı uzanıyor. Bir binanın sadece çatısının bir kısmı görülüyor. Yer yeşil çimenlerle kaplı, üç tane ağaç ver bahçede. Bahçenin iki duvarının kesiştiği yerde yukarı doğru bir merdiven uzanıyor. Sanki sonsuzlukta kayboluyor merdiven. Merdivenin rengi gri taşlardan başlayarak beyaz mermer ve beyaz fağfurla devam ediyor, böylece merdiven bitmiyor hissi uyandırıyor insanda. Çıktıkça değerlenen bir çıkışı anlatıyor bence. Arananın, sonunda bulunacağını, arayışın ne kadar çetin olursa bulunanın da o kadar değerli olacağı vurgulanıyor.

Bu rulo tablonun altındaki son söz kısmında da şu cümle okunuyordu:

Kararlıysan elbette geçersin bütün menzilleri
ve elbette ürkütmez çetin merdivenler seni.

Çinli ressamlar tablolarını yaptıktan sonra, şair ya da bilginlere son söz yazmalarını rica ettiklerini biliyordum. Yoksa bilgine bunu sorar, vaktimi boşa harcardım. Bilge Yuan-Mei:

—Biz ziyaretçilerimizi böyle sınıyoruz. Eğer koltuğa oturup da bir düğmeye dokunmakla benim ‘BİLGİNLER’ hakkındaki düşüncelerimi öğreneceğini sansaydın sana bir şeyler gösterilecekti fakat gösteri bittiğinde ne beni bulacaktın ne de bu tabloyu görecektin. Sana yalnızca kapıdan çıkıp gitmek kalacaktı.
—Vaktim çok az, dedim, Bilginler hakkındaki görüşlerini bana lütfedip anlatır mısınız?
—Bana göre; dünya ancak, az bilgin olduğu vakit nizamdadır. Nedenine gelince, dünyada ilk önce köylüler, sonra el işi erbabı, tüccarlar, ancak ondan sonra bilginler gelir. Köylüler arpa ile buğday ekerler, el işi erbabı alet yapar, tüccarlar bulunmayanı tedarik ederler. Bu üç tabaka, bilginleri beslemek zorundadır; fakat bilginler, bu üç tabakayı besleyemezler. Hatta kendi kendilerini bile besleyemezler! Öyleyse, bilginler neye yararlar? Ülkünün muhafazasına. Fakat ülkünün muhafazası, insanları ancak çok sonra ilgilendirir. Gerçekten de ülkü; insanlık, vazife var mı yok mu, meselesi hayat için, arpa ile buğday, alet-edevat, alım-satım malı kadar önemli değildir. Bu araştırılarak meydana çıkarılabilir.

Böyle olunca, bilginler neden sevilip sayılırlar? O üç tabaka, kontlar, prensler, büyükler olmadan idare edilemez. Bunlar da okumuşlar tabakası olmadan vücuda gelemez. Prensler, kontlar, büyükler öteki üç tabakayı idare edince, demek ki bir kişi bin yahut on bin kişiyi idare edebilir. Böylece bilginlerin sayısı çok az, idare edenlerin sayısı da pek çok az, idare edilenlerin sayısı da pek çok olmalıdır.

Çin’de bilginlerin eski devirlerde nasıl seçildiğini uzun uzun anlattı. Daha sonra sistemin bozulduğunu ve hak etmeyen bir sürü insanın bilgin payesi aldığını yana yakıla dile getirdi. Sözlerini şöyle bitirdi.

—Tabii şimdi de yeryüzünde gerçek bilginler yok değil, Fakat gerçeklerle sahteler birbirine karışmış. Bazı gerçek bilginler, sahteye benziyorlar. Sayıca nasıl daha az olabilirler? Bunları çok daha geniş bir alanda yetiştirip çok sıkı bir sınavdan geçirmek gerek. Tanrı, her zaman aynı dâhileri yaratmaz. Gerçek dahiler de çok değildir. Bu kadar çok bilgin bulunması, eski zaman usullerinin terkedilmiş olması beni üzüyor, onun için ‘bilginler üzerine’ olan bu araştırmayı yaptım.

Zaman hakkında görüşlerini alacağım bilginlerle görüşemeden vakit dolmuştu. Bilgeyle vedalaşmak zamanı gelmişti. Bilge Yuan-Mei’nin son sözleri kulağımda çınlıyordu: “Bilgiyi bilginlerin ağzında almazsan, birçok ayrıntıyı duyamazsın. Onun için bu görüntü aygıtlarına itibar etme. Bilginle görüşemiyorsan kitaplarına başvur. Kitaplarda halis bilgiyi bulursun ve her kelimenin üzerinde düşünecek vaktin olur.”

Bu sözleri dinledikten sonra yapmam gerekenin, bilgini az bir çağ seçip zaman üzerinde düşünen ve sonuca varanın bilgisine başvurmak olacak gibi gözüküyor. İşin garibi devrimize ‘Bilgi Çağı’ diyorlar. Bu çağdan sonra ‘Bilgin Çağı’ gelirse halimiz nice olur, düşünmesi bile ürkütüyor beni.

Ben bunları düşünürken, Babaannemin çeşitli bahaneler bularak bulaşıkları diğerinin yıkamasını bekleyen kız kardeşlerime söyledikleri aklıma geldi:

—Ben ağa sen ağa, bu ineği kim sağa.

 

*Bu hikâye kaleme alınırken Çin Denemeleri, MEB yay., 1989 adlı kitaptan faydalanılmıştır.

 

/// Hayreddin MERAL’in bu hikâyesinin ilk kısmı (Yazar), Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ocak 1996, sayı 6, s.10) yayınlanmış; 29 Ocak 2008′de yucedevlet.com’a eklenmiştir.

 

Etiketler: ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.