SİMÜLASYONDAN METAFİZİĞE SİNEMADA İMGE

Oleh: Haydar Murad Hepsev
22 Ocak 2012

 

SİMÜLASYONDAN METAFİZİĞE SİNEMADA İMGE

 

İmge, hakikatin suretidir. (Andrey Tarkovski)

Tüm sanat dallarını içinde barındıran bir sanat dalı olan sinema, ne anlattığından ziyade nasıl anlattığıyla insanın bilinçaltına etki ederek metafizik bir dünya inşa eder. İnşa olunan zihinsel dünya, insanın tüm duygularını içermekle birlikte, insanı varlıktan yokluğa kuşatan zaman dilimlerine götürerek, akıl-kalp-ruh döngüsüne ontolojik açılımlar, düşünsel eylemler ve metafizik imgeler katar. İnsanın tefekkürüne ve akletmesine zemin hazırlar. Yönetmen Muhammed Rıza Aslani, gabya inanan bir insanın sinemayla daha ciddi olarak ilgileneceği görüşündedir:

“Kuran, bütün zamanların mucizesi, takvalı insanın gabya inanacağını buyuruyor. Gaybı görmek mümkün değil, böyleyken Kuran’da buyruluyor. Ancak, biz gabya iman edersek, işte o zaman gaybı tanıma şerefine nail oluruz. Gaybın yardımıyla gördüğümüz ve bildiğimizin varlığına inanıyoruz. Varlığın idraki aslında Allah-u Teâlâ’nın zatının idrakine bağlıdır. Bu yüzden de varlığı idrak etmek ancak gaybın ışığıyla mümkündür. Sinema’nın yapısı, teknolojisi nereden gelirse gelsin, bu teknolojinin niteliğinin göstergesidir. Işık hazırdır, dünya ise kayıp. Gayb hazırdır ve aynı zamanda kayıptır. Ve hazır olan gayb sayesinde, kayıp olan dünya açığa çıkarılıyor. Sinemadan başka hangi araç dünyanın derinliğini böyle açığa çıkarabilir?

İnsanı yürekten bir tesirle etkisi altına alan sinema, insanın kendisiyle, kâinatla ve yaratıcıyla ilişkiler kurmasını zarif ve estetik bir biçimde işleyerek, Baudrillard’ın deyimiyle gerçekliğin olmadığı, hiçbir biçimde gerçek dünya olmayan mevcut dünyada hakikatin suretini işleyerek imgeler dünyasında hakikat yolculuğuna çıkarabilir. Baudrillard’a göre kuram ve uygulamanın en mükemmel sentezi, dünya akarken düşüncenin silinip gitmesidir. İzleyiciyi nesne konumundan özne konumuna geçiren sinema, hayal ederek tasavvur ve inşa etme arzusunu, insanı metafizik tutkuyla baş başa bırakarak yürekten bir devinimle ruhun metafizik tutkuyu tanıma tutkusunu harekete geçirir, çünkü yalnızca metafizik tutku baştan çıkarmayla rekabet edebilir. Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieślowski, “Sinema, bir zamanlar sandığım gibi dünyayı değiştirmez ama bazı şeylerin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir” sözüyle, insanın gerçekle yüzleşebileceğini mi kast ediyordu?

Uzun metrajlı filmin önem kazanmaya başladığı 1915 yılında şair ve sinema aşığı olan Vachel Lindsay, sinemanın estetikle olan ilişkisini incelemiş, ilginç fikirleriyle eleştirmenlerin dikkatini çekmiştir. Lindsay izleyicinin müzik dinlemekten farklı olarak bir sessiz film izlerken diyaloga katılması gerektiğini öne sürerken, aslında insanların seyirci olarak nesne konumlarından özne konumlarına mı geçmelerini istiyordu? O yıllarda J. Monaco’ya göre eleştirmenler Lindsay’in önerisini ciddiye almamışlar, eğer alsalardı sahip olduğumuzdan çok daha önce toplumsal ve karşılıklı etkileşime dayanan bir sinema usulü geliştirilebilinirdi. Dış dünyayla bağlantılı, iç dünyayla ilişkili olan sinema, varoluşsal kaygıları bulunan her insan için sanatın doğasında bulunan aşkın gerçekliği yakalama çabasındadır. Lindsay’in “Sinema’nın keşfi, taş devrindeki resim-yazının başlangıcı kadar önemli bir adımdır” demesi, insanın hakikate olan yolculuğunda aşkın gerçekliği yakalamaya çalışacak olmasından kaynaklanıyor. Lindsay, katı sistematik düşünmesiyle J. Monaco’ya göre sınırlı çoğu akademik kuramcının asla anlayamadığı çok sayıda hakikati oryaya çıkarmaya çalışarak izleyiciyi ile hakikat arasındaki bağın kurulmasına zemin hazırlamış. Ve bunun için de fotoğrafın arka planına bakacak olan seyircinin, öncelikle nesne konumundan özne konumuna geçmesi gerektiğinin altını çizmiş. Özne konumuna geçerek ruhun özgürlüğünü keşfedebilmesi, sinemayı yalnızca bir eğlence aracı olarak algılamayıp, medeniyet zemininde kültürel zenginliklerle bir dünya inşa edilebileceğine ilişkin soruların cevabını içeriyor. Belki de Orson Welles’in dediği gibi “en büyük yanılgımız sinemayı sadece bir eğlence aracı olarak görmektir.”

Andrey Tarkovski varoluşu, sinemasal anlatımla ifade ederek, sanatın varoluşu kavramanın derin bir biçimi olduğu teziyle hareket eder; şiiri hakikatin özel bir türevi gibi görerek hayatı şiirsel bir mantıkla algılamanın yanılsama-hakikat arasında köprü inşa edeceğini belirterek, izleyiciyi simülasyon-metafizik düzlemine çeker. Tarkovski, filmlerinde karakterlerinin kendilerini keşfetmesi ve ruhsal aydınlanmanın arayışına yönelmesiyle hayatın zahiri bir görünüşten ziyade bir rüya gibi algılamasını mümkün kılarak yeni bir dil oluşturmuştur. İnsanın doğasına, sevinçlerine, zaaflarına, mutluluklarına, korkularına ve duyarlılıklarına hitap eden Tarkovski, sinemanın işlevinin ne olması gerektiğini sanatın amacıyla açılar: “Ne olursa olsun; yalnızca bir mal olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı; hiç şüphesiz kendine ve çevresine hayatın ve insan varlığının amacını,  yani insanoğlunun gezegenimizdeki varoluş medenini ve amacını göstermek olmalıdır.”

Zafer Özden’in tespitiyle, Fransa’da Dadacılar ve Gerçeküstücülerin etkisiyle entelektüellerin sinemada “görüntünün şiirini” yakalamaya çalışmaları, hayal perdesiyle gerçek arasındaki yakınlığı gösterme çabasından ileri geliyor. Sadık Yalsızuçanlar bu durumu şöyle açıklar: “Dünya sinemadır, sinemayla daha kolay yaşanır ve çekilir bir hale gelebilir. Dünyayı anlamanın en kullanışlı ve kolay yollarından biridir. Bir bilge, ‘Dünyanın geçen kısmı hayal, kalan kısmı hülyadır.’ der. Madem sinema bir rüya sanatıdır ve dünya yaşamı bir rüyadır, o halde sinema hayati bir sanattır. Varoluşsal bir dildir, varlığa ilişkin sorulacak sorular için elverişli bir alandır.”

 

Metafizik Tutkuyu Tanıma Tutkusu: “acaba?…”

Sinema dünyanın derinliğini, kâinatın bilinmeyen sırlarını, insanoğlunun keşfedilemeyen yönlerinin tanımak, anlamak, idrak etmek ve birbirleriyle bağlantılı ilişkiler kurarak gerçekle yanılsama arasındaki perdede izleyiciyi varoluş sorularıyla tanıştırabilir. The Truman Show filminde olduğu gibi izledikten sonra “acaba?…” sorusunu insanı aynanın karşısına çıkararak dedirtir, ikiyüzlü insanların bulunduğu bir dünyada ikiyüzlü olmayan bir insanın iç dünyasına yaptığımız yolculukla Allah-insan ilişkisini sorgular. Kendisi için çizilen rolü habersizce oynamaktadır Truman… Küçücük dünyasını gerçek dünya sanan Truman zaman içinde aslında etrafında olan biten her şeyin bir tekrardan ibaret olduğunu, yaşadığı dünyanın ise bir kurgudan ibaret olduğunu anlar. “Bir şirketin evlat edindiği ilk insan” olan Truman, Hollywood’da inşa edilmiş bir kavanoz dünyada yaşamını her şeyden habersiz sürdüren biriyken, gerçeğin ne olduğuna ilişkin sorularıyla, hakikat arayışıyla kendi kendisiyle yüzleşir. Kurmaca dünyanın içinden çıkmak hiç de sandığı kadar kolay olmayacaktır. Kâinatta, hayatında taşlar yerli yerindedir sanki. Gerçek dünyanın yanılsamasından ibaret olan dünyada her şey ne kadar da kusursuzdur. Günde 24 saat 5000 kamerayla hayatının her anı gözetlenen ve naklen yayınlanan bir insan olarak Truman, hayatını sarmalayan bu yalan dünyadan kurtulabilmek için korkularının üzerine gitmek, güven içinde olduğu bir dünyadan gerçek dünyaya açılan kapkara bir kapıdan geçerek kendisini bekleyen belirsizliğe adım atmak zorunda kalacaktır. Bir gün birisi çıkar ona anlatmaya çalışır bu hayatın aslında ona ait olmadığını ama susturulur o birisi. Varoluşçulukta insanın en temel sorunu sayılan “güven” meselesi, Truman’ın korkularından kaçmayıp yüzleşerek hakikate ulaşmasına zemin hazırlayacaktır. Bakmakla görmek arasındaki farkı anladığında, Truman korkularının üzerine gider, rol yaparak fırtınalı dalgalara açılır. Yapay dünyasının sahte tanrılarının yarattığı yapay fırtınalara aldırmadan açılır, uzaklaşır. Kıyıdan çok uzaklaşmıştır artık iş işten geçmiştir, hakikatle tanışacaktır…

Filmin son sahnesinde yönetmen, izleyicinin de kendisini sorgulamaya, imge dünyasında tutunmaya çalışırken Truman’ın aklını çelmeye çalışır. Yönetmenin “biliyorum, sen de çekiniyorsun dışarı çıkmaya” sözüne Truman’ın “beynimin içine de bir kamera yerleştirmedin ya” deyişi başkaldırıyı, metafizik tutkuyu tanıma tutkusunu depreştirir. Yönetmen, Truman’a “dışarıda içerdekinden daha fazla bir şey yok, hatta içerde daha fazlası var, burada güvendesin demesine rağmen Truman, kararını vermiştir, gerçekle yüzleşecektir.

Yusuf Atılgan, Aylak Adam romanında, “sinemadan çıkmış insan” diye bir canlı türünden bahsederken, sinema ile gerçek dünya arasında kurulan köprüde, kişinin filmin bitmesiyle, birlikte gün ışığına çıkması arasında geçen sürede, kısacık ömürlü bir canlı türünün yaşadığını söylemesi, modernleşen dünyanın içinde sinemanın etkisini daha da arttırdığının ve arttıracağının bir örneği. “Dünya yaşamı bir oyun, bir oyalanma, daha çok mal ve evlat edinmekten ibarettir” ve Sadık Yalsızuçanlar’ın tespitiyle bunu bize en dürüst biçimde anlatan, iki saat bir salona ve karanlığa hapsolarak, beyazperdede seyrettiğimiz hikâyelerdir: “Bizim geleneksel sinemamız olan Karagöz bu hakikatten doğmuştur. Zıll-ı hayal (gölge oyunu), yaşamın bir ‘oyun’ oluşundan gelir. Bu, hem hayatın fazla ciddiye alınmayacak kadar kararsız (devamsız) oluşundan kinayedir, hem de, varlığımızın O’na bağlı oluşundan bir nişanedir.  Yusuf Atılgan, modern olan her şeyin içinde akıp gitmekte, kendisinde uzaklaşmakta olan insanın kalabalıklara yabancılaşmış olarak girdiği sinemadan, yine o kalabalıklara farklı bir yabancılaşmayla dışarı çıkmasına bir atıf yapıyor:

“İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: ‘Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.’ Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. ‘Eve gidip okusam.’ Durağa yürüdü. ‘Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar…’ Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu…”

Tarkovski yıllar önce bir İtalyan gazeteciye verdiği söyleşide söylediği gibi, her filmiyle varoluşun anlamını keşif yö­nünde bir geziye çıkardı. Sanatın doğasında varolan ideale duyulan özlem, aşkınlığı yakalamaya çalışmak, insana verilmiş algılama, idrak etme istencinin bir sonucu olarak, kâinatın sırlarına ayna tutma, kendini bilme, kendini bildikten sonra eşyayı tanıma, muhteşem kâinatı tanıdıktan sonra yaratıcıyı tanıma tutkusunun fitilini ateşler. Gerçeklerin bilinçli bir şekilde değiştirilip dönüştürüldüğü bir dünyada sinemanın merkezine koyduğu varlık şuuru, insanı düşünce dünyasının şiirsel sınırlarını zorlayarak, hikmetle tanışmasına, irfan mertebesine yükselebilmesinde basamak olabilir. Tarkovski bu durumu Mühürlenmiş Zaman’da Ayna filminden de yola çıkarak şöyle ifade eder:

“Kurgu sinemasını ve ilkelerini reddetmemin nedeni, filmin beyaz perdenin sınırlarını aşarak genişlemesine izin vermemesi, yani seyircinin perdede gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştırmasına olanak tanımamasıdır. Kurgu sineması, seyircisini bulmacalarla karşı karşıya getirir, simgeler çözdürür ve alegoriden zevk almasını bekler, seyircinin entelektüel deneyimine seslenir. Ancak bu tür bulmacaların her birinin eksiksiz bir biçimde formüle edilmiş sözel çözümleri vardır.
…  Bu nedenle benim mesleki görevim özgün, bireysel bir zaman akışı yaratmak, içimde varolan dalgın, hayallere kapılmışlık ritminden taşan, coşan, hareket ritimlerine kadar uzanan tüm özgün zaman duygumu yansıtmaktır.
… İnsanlar Ayna’yı gördükten sonra onları bu filmin ardında başka hiçbir gizli, şifrelenmiş bir gaye yatmadığına ikna etmek çok güç oldu. Filmin gerçeği söylemekten başka bir amacı olmadığını açıklamaya çalıştığımda hep bir güvensizlik ve hayal kırıklığı ile karşılaştım. Bazı seyirciler için bu açıklamalarım gerçekten de pek tatmin edici olmadı. Gizler, simgeler, gayeler, peşinde koştular durdular. Çünkü onlar filmsel, görüntüsel şiire alışık değildirler ki bu da beni büyük hayal kırıklığına uğrattı.”

Sinema insanın uyuyup da rüya görmediği, hakikatin kaynağına ulaşabileceği bir köprüdür. Köprüde eğlenmek, uyuyup da rüya görmeye devam etmek demektir. Emir Kusturica’nın muhteşem bir filmi olan Çingeneler Zamanı filminden bir replikle bitirelim yazımızı. Filmin başrol oyuncusu Perhan’ın iç dünyasına dönüp söylediği bir söz:

Kendime yalan söylemeye başladığımdan beri kimseye inanmıyorum.”

__________________

Kaynakça:

James Monaco, Bir Film Nasıl Okunur?

Zafer Özden, Film Eleştirisi

Cihan Aktaş, Şarkın Şiiri: İran Sineması

Sadık Yalsızuçanlar, Dünyanın Orta Yeri Sinema (12 Kasım 2006, Zaman Gazetesi)

Jean Baudrillard, Cool Anılar V

Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman

 

/// Yunus Emre Tozal’ın bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Eylül 2009, 1. sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , , ,

Kategori: Sinema Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.