ŞEYTANIN MANYETİK ALANINA GİRMEMEK

Oleh: Haydar Murad Hepsev
13 Nisan 2012

 

ŞEYTANIN MANYETİK ALANINA GİRMEMEK

 

İnsanların şeytanın manyetik alanına kapılmaları ve anafora düşmüş gibi oradan çıkamamalarının sebebi gayet açıktır: Şeytanı düşman bilmemek! Hâlbuki Allah teala hazretleri “Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyle ise (siz de) onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır. (Fâtır suresi, 6. ayet)” buyuruyor. Bu gerçek hakkında ne kadar uyanık olursak o kadar kârlıyız.

Aslında şeytan o kadar da kuvvetli değildir. Nitekim Rabbimiz “Hâlbuki şeytanın insanlar üzerindeki hiçbir hâkimiyeti yoktu. Ancak Âhiret’e imanı olanla ondan şüphe edeni ayırt edelim diye (ona bu fırsatı verdik.)…( Sebe’ suresi, 21. ayet)” buyuruyor.

Şeytanın etkisi altına alamadığı bahtiyarlar, Kur’an diliyle şöyle ifade edilmiştir: “Doğrusu şu ki iman edip de Rablerine tevekkül eden kimseler üzerine o şeytanın bir hâkimiyeti yoktur. (Nahl suresi, 99. ayet)”. Müteakip ayette ise şeytanın etki alanına tam olarak girenlerden bahsedilir: “Onun hâkimiyeti ancak kendisini dost edinenlere ve Allah’a ortak koşanlaradır. (Nahl suresi, 100. ayet)”

Son iki âyet-i kerîme bize bütün gerçeği olanca çıplaklığıyla gözlerimiz önüne seriyor. Şöyle ki:

1. Şeytan’a kapılmamanın ilk şartı “îmân”dır. Kalbi bütünüyle saran ve kendi rengine boyayan îmân ki şeytanın hâkimiyetini tamamen bozuyor. Şeytan kaleyi içinden fethedemiyor. Neden? Îmânın kalbe hâkimiyetinden.

İmanın türlü boyutları vardır. Bunlardan en önemlisi “ilim”dir. Bu hem “kesbî / kazanmayla edinilen bilgi”, hem de “vehbî / bilinenle amel edince meydana gelen Allah vergisi ilim”dir. Bu iki tür ilimden pay sahibi olanlar şeytanı çok iyi tanırlar. Şeytanın zaaf ve kuvvet yönlerini bilirler; Kur’an’a- Sünnet’e göre ayrıntılarıyla bilirler. Bu bilgileri onları şeytana uymaktan alıkoyar. Yüce Rabbimiz “… Allahın kulları arasında Kendisinden en çok korkan (haşyet duyan) ancak ve yalnız âlimlerdir. …(Fâtır suresi, 28. ayet)” buyurarak bu gerçeği anlatıyor. Bir kimseye Allah korkusu vermeyen ilim, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin Allah’a sığındığı “faydasız ilim”dir. Allah’tan korkan biri O’nun dostunu, düşmanını iyi bilir. Tabii âlimin de yanılması olur. Ancak hem kesbî hem vehbî ilim sahibi olan âlim, kendini çabuk toparlar. Hatasına hemen istiğfar eder.

2. Şeytanın etkisini önleyecek ikinci önemli eylem “ihlâsla yapılan salih amellerdir”. Bunda da tabii namaz en başta gelir. Günde beş kere tekrar ediyoruz. Şeytan da bizi her gün azdırmak istiyor. Onun zehrine bir panzehir lazım; bu da günlük beş vakit kıldığımız namaz olabilir. Bu namazın “ihlâsla ve iç-dış şartlarını gözeterek kılınan” namaz olması şarttır. Namazın hakkını veren bir insanı, şeytan devamlı aldatamaz. İman eden, salih amel işleyen ve özellikle beş vakit namazı “iyice konsantre olarak” kılan bir insanın üzerinde şeytanın otoritesi düşünülemez.

3. Ayet-i kerimede “Rablerine tevekkül edenler (Nahl suresi, 99. ayet)” buyruluyor. Onlara da şeytanın hâkimiyeti yoktur. Tevekkül de büyük bir kemâl olgusudur. Ona sahip olanlar gerçekten “melek gibi insanlar”dır. Çünkü tevekkülün tam olarak yerleştiği bir kalb, Allah’a “son derece güveniyor” demektir. İnsanları sarsan birçok olayda sebeplere ağırlık vermiyor mütevekkil adam; müsebbip üzerinde yoğunlaşıyor, O ise Allah’tır. Sebepleri de onun dilemesiyle oluyor biliyor. Mütevekkilin kalbî minnettarlığı Allah’a olduğundan böyle bir kimseyi de şeytan sürekli aldatamaz. Çünkü o Rabbine dönüyor, O’na sığınıyor, O’ndan bekliyor, O’na kulluk ediyor, O’nunla huzur buluyor.

4. Gerçekten inanan ve imanını amellerle hem de ihlâsla yapılan amellerle takviye eden ve Rabbine gerçekten tevekkül eden kimselere şeytanın hâkimiyeti yoktur. Ancak Şeytan’ın aldatabildiği kimseler “onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar (Nahl suresi, 100. ayet)” oluyor.

Allah’a ortak koşmak, sadece puta tapıcılıkla olmaz elbette. Bunun bir de tasavvufi açıklaması var: o da “gizli şirk yollarını tıkamak”tır. İbadetin zahiri (dış) anlamda salih olması yetmez; batıni (iç) bakımından da saf ve temiz olması gerekir. İşte bunun için çok özel gayretler sarf etmek lazımdır. Şeytan bize hulûl etmenin yollarını bilir, görevi budur. Biz de onun giriş çıkış yollarını kapamalıyız. Bu da onu düşman edinerek mümkündür. Düşmanlık, düşmanlık duygusunu canlı tutarak sağlanır. Şeytan, düşman odaklarımızın başında geliyor. Onun taktiklerine “karşı taktik” uygulamayız. Sanki bir hazır düşmanla çevrilmişiz. Hem tedbirli olmalıyız hem de uyanık. Kendi kendimizi iyi tanımalıyız; zaaflarımızı iyice bilmeliyiz.

5. Şeytan bize şer cephesiyle hücum etmezse bu sefer sûret-i haktan gelebilir. Şehvet, makam ve mevki, şöhret, para sevgisini başımıza sararak bir nevi sarhoşluk verebilir; böylece bizi aldatır, sonumuzu berbat etmek ister. Kim ister sonunun kötü olmasını… Kim ister bir ömür boyunca yaptığı amellerin heba olmasını… Allah Teâlâ, Peygamber aleyhisselam, onların yolunda olan ashab-ı kiram, ulema ve urefa tarafında olacağına, şeytanın yanında olmayı kim ister… Onun için şeytana karşı, ona düşman olanlarla yani müminlerle, salihlerle, sadıklarla beraber olmayı seçmeliyiz ki şeytana karşı yalnız kalmayalım, kuvvet bulalım. Zaten Rabbimiz öyle buyurmuyor mu: “Ey îmân edenler! Allah’tan ittikaa edin ve sâdıklarla beraber olun! (Tevbe suresi, 119)”

Allah’ım bizi sadıklarla beraber eyle; bizi ve bütün mümin kardeşlerimizi şeytanın ve ona tabi olanların şerrinden koru, âmin.

 

/// (Emekli İstanbul Vaizi) Mehmed YÖRÜK Hocaefendi’nin bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (15 Temmuz 2011, 9. sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: ,

Kategori: Öğüt Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.