SAN’ATIMIZ, MEDENİYETİMİZ, GELENEĞİMİZ, YENİLİĞİMİZ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
12 Nisan 2012

 

SAN’ATIMIZ, MEDENİYETİMİZ, GELENEĞİMİZ, YENİLİĞİMİZ

 

1.
Serbest şiiri hor görenlerin –hâlâ- var olduğunu söylemek zor değil. Bir defa meseleyi tamamıyla bilmeden, bu tip görüş, düşünce ve akımların çoğunlukla Batıdan geldiğini söyleyeceklerdir. Diğer taraftan, ülkemizde, böyle ilgi ve faaliyetlerde bulunanların bir kısmının halktan kopuk kimseler olduğu da bilinmektedir; ‘onları taklit ediyorlar’ gibisinden endişeleri de anne-babaların çocuklarına olan şefkatleri kabilinden sarf etmekteler. Bir de ülkemizde hemen her alandaki kısırlık, verimsizlik ve kalitesizliği de bir çöl ortamı türünden olumsuz bir platform meydana getirdiğini de ayrıca eklemek isterim.

Birinci cümlede ‘hâlâ’ kelimesini kullandım. Burada bir endişeyi çoğaltmak ve paylaşmak istiyorum. Maksadım bir eseften yola çıkarak sadece şiir de değildir. En genel anlamıyla insan varlığının en değerli çaba ve ürünü, en yüksek ifade imkânı ve tarzı olan ve iç âlemin dışavurumuyla insanı değerli ve diri kılan sanatı (ve dolayısıyla medeniyeti) kastediyorum.

 

2.
Sanat alışkanlık değildir. Var olanı, devam ede geleni bozmak, yıkmak ve büsbütün değiştirmek ise hiç değil. Yalnız yenilenmek, bir başka deyişle tazelenmek, her şey için olduğu kadar sanat için de gereklidir. Bu zaten insan tabiatıyla paralel yürüyen her şey için geçerlidir. Dünya hayatı böyledir zaten. Fakat kimi zaman aşkın ve üstün bir hamleyi, korkunç bir çabayı gerektirir. Aynı şekilde uzun bir süreci gerektirir. Birçok kimsenin isteyerek, bilerek, aşkla ve şevkle harç taşıması da lazımdır.

Burada Şeyh Hamdullah örneğini vermek istiyorum. Hat sanatında bugün de hemen hemen hâlâ geçerli olan bir yol, üslup ve tarzın sahibidir, bu zat; İslam medeniyetinin yetiştirdiği en büyük dâhilerdendir. Belki de ‘Kur’an İstanbul’da yazıldı’ kaziyyesini söyleten odur. Bu şahsa değin Anadolu’da ve diğer İslam memleketlerinde yüzlerce hattat eser vermişler, her biri bir yönden faydalı ve bereketli yenilikler ve eklemeler yapmışlardır. Genel platformu hazırlamışlardır; yalnız odak noktasını bulamamış, toplayıcı ve oradan da dağıtıcı merkezi oluşturamamışlardır. Bütün bunlardan sonra Şeyh Hamdullah’ın hamlesiyedir ki hat sanatımız yüzyıllarca sürecek, İslam âlemini ve hatta Batıyı etkileyebilecek o güçlü hamlesini gerçekleştirmiştir. Bu da kolay olamamıştır. (Bu yeni tarzı, Şeyh Hamdullah’ın bir “çile” devresinden sonra gerçekleştirdiğini eklemek isterim.)

Diğer yandan, mimariye uzanırsak, bugün gecekondu mahallerinde bile Sinan taklidi camilerin yapıldığını müşahede ederiz. Devlet-i Aliyye’nin en muhteşem devrinde en zengin imkânlarla meydana getirilen muazzam yapıların, günümüzde en ilkel, fakir ve aciz bir biçimde taklidi en azından bir garabettir. Bugün Sinan’ı taklit doğru değildir, ama bunu yapanlar işlerini yürütebilmektedirler. Öte yandan kübik camiyi de cami olarak düşünemiyorum. Çünkü uygunsuzluğunun dışında aynen bir aktarmadır, taklittir; çabasız, çilesiz ve düşüncesizdir. O halde sentez fikrini mi ileri sürüyorsun diyenlere medeniyetin zaten bir terkip olduğunu söylemek, yani malumu ilam etmek zorunda kalacağım. Terkip ama geçmişin en ince ayrıntılarına kadar inerek ince ve derin bir vukufla incelemenin, bugünün bütün şart ve imkânlarını sıkı sıkıya gözden geçirmenin, sağı solu, doğuyu batıyı, yukarıyı aşağıyı gözlemenin meydana getireceği bir terkip.

 

3.
Geleneği inkâr edemem. Aksine geleneğin varlığı millet hayatının olduğu kadar, sanat ve edebiyatın (dolayısıyla medeniyetin) devamlılığı, sürekliliği ve gelişebilmesi bakımından elzemdir. Fakat katı ve inatçı gelenekçiliğin ise bilmezlikten kaynaklandığı açıktır. Bu tutum küçük, dar kalıplarda ısrar ederek, adeta gelişmemek, ilerlememek ve büyümek arzusu taşımamak şeklinde tezahür etmektedir. Mesela, bugün Türkiye’de İslam sanatlarından tezhib ve tezyinatla uğraşanlar bir takım grupçuklara ayrılmıştır ve her klik kendi görüşünün ve yaptığının savunucusudur. Bu yüzden açıkça garabet denilebilecek durumlar ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bir kısmı, 16. yy. Osmanlı klasik tezyinatından başka hiçbir türlü süsleme yapmayı kabul etmemekte; önceki ve sonraki, barok-rokoko (Avrupa) ve doğu tezyini sanatlarını bir kalemde basitçe geçebilmektedirler. Geçmişin de ancak küçük bir kısmını ifade eden bir bölümüne bağlanmak, bunu da ısrar ve inatla savunmak acayipliğini rahatça işleyebilmektedirler, hiç düşünmeden. Yeni bir şey üretme, bir değişiklik sunma, tazelenme fikirlerinden yoksundurlar adeta.

Bütün medeniyetler varlıklarını şöyle ya da böyle idame ettirmekteler ama bir tanesi hükümfermadır. Lakin o da, artık kendi düşünürlerinin bile itiraftan çekinmeyerek söylediği gibi, en azından tıkanmıştır. Diğerleri varlığını sürdürme veya kendilerini kabul ettirme, yani ya ayak sürüme ya da iki ayaklarının üstünde kalmaya çalışma pozisyonundalar.

İslam medeniyetinin vaziyeti ise bambaşkadır. Bir yandan zorla durdurulduğu için kaldığı yerden yürüme, diğer taraftan yeni bir nefesle var olma gerilimiyle toparlanıp canlanma potansiyelini taşımaktadır. Ama problemleri vardır. Biz burada bunlara küçük bir atıf yapmak istedik.

Öz değişmez. Mühim olan potansiyeli geliştirecek, genişletecek, büyütecek alt ve üst yapı ve tabanların kuvvetle oluşturmasıdır ki kısa, küçük, aciz ve naçiz çabaların harcı değildir. Büyük ve kutlu, yüce ve çileli hamleler gerekir. Bundan önce hayırlı ve dürüst niyetler, sonra güçlü gayretler, daha sonra da yön ve istikamet, tarz ve üslup…

 

* Haydar Murad HEPSEV’in bu yazısı, SÖZ (Nisan 1991) kitabında yayınlanmış; Ağustos 2009’da gözden geçirilmiş; 06 Ağustos 2009’da yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 381 kere okunmuştur.

 

Etiketler: , , ,

Kategori: Sanat-Mimari yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.