SAİD NURSİ, RİSALE-İ NURLAR ve TALEBELERİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
24 Ocak 2012

 

CEMİL MERİÇ ÜSTAD’A GÖRE

SAİD NURSİ, RİSALE-İ NURLAR ve TALEBELERİ

 

Said Nursî

Said’in müridi, bir havariler ormanı. Yekpare ve kesif. Ağaçlar kaynaşmış birbirleriyle. Ve bağrında adsız bir uğultu yükseliyor… Bir fırtına rüzgârına benzeyen Nur risâlelerinin zaman zaman boğuk, zaman zaman heybetli yankısı.

Said, dağbaşında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.

Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti. Yani, Nurculardan önce kelâm var.

O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi(!) ile Anadolu, tereddütle inanç… karşı karşıya geldi.

Nurculuk, bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı îmanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?

Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farzetmek,gaflet. Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamağa çalışmak.

Said-i Nursî, bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman. Said’in kavgası, Yogi ile Komiser’in kavgası.” (Bu Ülke, İletişim Yay., 8. Baskı, 1992, s. 246-247; kitabın ilk baskısı 1974’te yapılmıştır)

“Said-i Nursî’nin risâlelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabiî hukuk bakımından hamakatle kaynaşan bir cinayettir. Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.” (Jurnal 1, İletişim Yay., 2. Baskı, 1992, s. 62)

“Said-i Nursî’ İslâm irfanının, cihanşumûl hakikatlerini küçük bir risalede toplamış. Dinleyelim (Kader Risalesi, 26. Söz)

Yazı şu ezelî hükümle tuğralanıyor: “Kadere îman, îmanın erkânındandır. Kısaca, hayat-ı insâniye bütün teferruatıyle kaderin mikyası ile çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor.”

Üstâd şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesîf ve izahlar inandırıcı. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlayabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine âşinâyız, ne mefhumlara.” (rk Ambar, Ötüken Neşriyat, 1980, s. 418–419)

 

 

 

YÜCE DEVLETin Notu: Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri; Hz. Mevlana gibi, İmam Rabbani gibi, Mevlana Halid Bağdadi ve daha niceleri gibi en büyük İslam âlimlerindendir. Büyük bir külliyat olan Risale-i Nurlarla ve yetiştirdiğ çok sayıda şakirdleriyle büyük bir yol ve çığır açmıştır. O ve talebeleri; iman için, Kuran için, İslam için, var güçleriyle sahabeler gibi fedakârca çalışmışlar; çok büyük ve kalıcı hizmetler yapmış, nice insanın hidayetine vesile olmuşlardır.

Cemil Meriç Üstad; Türkçülük, sosyalizm, Hind uygarlığı, Batı-Doğu arasında büyük gel-gitler yaşamış bir aydınımızdır. Onu Cumhuriyet devrindeki son Osmanlı münevveri kabul etmek lazım. Herşeyiyle, büyüklüğü ve zaafları; Türkçe ve Fransızca’ya derin vukufu, herşeye ilgi duyan çok geniş kültürü, çilekeşliği ve idealistliği ile, namus ve haysiyet sahibi oluşuyla tam bir Osmanlı aydını. 1960’ların sonlarına kadar ârafta kalan Üstadı, Risale-i Nurlar ve Bediüzzaman onu çok etkilemiş ve onlar hakkında yukarıya aldığımız çarpıcı cümleleri yazmıştır. Bunları yazmak, hele o dönemde, cesaret ve haysiyet gerektiriyordu. Sol onu reddetmişti, sağ ise anlamıyor, anlamaya da çalışmıyordu. Bediüzzaman’ı övmek, bir kat daha yalnızlaştırıyordu onu, lakin fikir namusu bunu gerektiriyordu. Bazıları anlamasa da olurdu, anlamasa ve arkalarını dönseler de…

Risale-i Nurları, çağın büyük eserini, derin ve geniş külliyatını severek ve temiz bir gönülle okumak gerek. Onlar, karanlık bir geceden sonra güneşin ilk ışıkları gibi Kuran’a yeniden dönüşün işaretleridir. Mehmed Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” sözünün tam manasıyla gerçekleşmiş halidir. Risaleler, İslam’ı en gür, en ince ve en korkusuz bir şekilde anlatan eserlerdir. İnşaallah, Risaleler ve Bediüzzaman hakkında daha çok şeyler söylemek istiyoruz, şimdilik bu cümleleri yazmakla yetinelim.

Yalnız şunu ilave edelim: Bediüzzaman’ın hayatını ve Risale-i Nurlarını (özellikle Sözler, Lem’alar ve Mektubat’dan en az birini), Mehmed Akif’in hayatını ve Safahat’ını; Üstad Necip Fazıl’ın eserlerini (özellikle Çöle İnen Nur, O ve Ben, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, Bir Adam Yaratmak, Ulu Hakan II. Abdülhamid Han kitaplarını) ve Üstad Sezai Karakoç’un kitaplarını (özellikle İslamın Dirilişi, Yitik Cennet, Çağ ve İlham I, Ruhun Dirilişi, Hızırla Kırk Saat, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü) mutlaka okumamız gerekir; öncelikle, özellikle, zevkle ve sevgiyle… İslam aydını olanlara, üniversite mezunu müslümanlara, lisede ve üniversitede okuyan gençlere naçizane önerimiz budur.

 

/// Bu yazı, 20 Ekim  2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1754 kere okunmuştur.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.