ROMANIMIZ, EDEBİYATIMIZ, KLASİKLERİMİZ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
09 Ocak 2012

 

ROMANIMIZ, EDEBİYATIMIZ, KLASİKLERİMİZ

 

1. KİMİN EDEBİYATI ?

 

Roman, edebiyatımızda hâlâ tam manasıyla mevcut değildir. Edebiyatımız da dünya edebiyatları karşısında çok zayıf bir konumdadır. Maalesef kimse bu trajik durumdan kaygılanmıyor. Aydınlarımız, bir felakete uğrayıp da kendi derdine deva arayacağı yerde çareyi içkide bulan zayıf karakterli insanlar gibi, sahte konularla oyalanıyorlar. Hâlbuki bu acı ama gerçek olan durum, bizleri derin derin düşündürmeli, çare ve çıkış arayışına itmelidir.

Kısırlığın, verimsizliğin ve daha doğrusu bir türlü var olamayışın temelinde iki yüz yıllık hastalığımız olan Batıcılık vardır. Boynu tutulmuş da sadece bir yöne bakmaya mahkûm hastalar gibi bir türlü çevremizi doğru dürüst göremiyoruz. Kendimizi, kimliğimizi, medeniyet ve tarihimizi göremiyoruz. Görsek bile, tarihimiz ve medeniyetimizle aramıza giren ve Batıcılığın sebep olduğu engellerden ötürü öze ve asla erişemiyor; geniş ve ufuklu düşünemiyoruz. İki yüzyıllık inhitatımız neticesinde, kaybede kaybede nihayet Anadolu’ya mahkûm oluşumuz gibi, bu sefer de düşmanın hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan kendi kendimizi sınırlandırıvermişizdir.

Başka sanat bilmeyiz, önümüzde dururken
Söylenmemiş bir masal gibi Anadolumuz.”
(Faruk Nafiz ÇAMLIBEL)

Edebiyatımız Anadolu’yla sınırlı değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Türkçeyle, Türkçe dil ailesine mensup lehçelerle yazılan eserler ve oluşturulan edebiyat, öz eserlerimiz ve öz edebiyatımızdır. Tarihimiz boyunca bu böyle kabul edilmiştir. Ali Şir Nevai ve bütün bir Orta Asya Türk (Çağatay) edebiyatı, Osmanlılar devrinde biliniyor; takip ve hatta taklit ediliyor, o yol ve tavırda eserler bile veriliyordu.

Edebiyatımız derken, ayrıca, Arap ve Fars edebiyatlarını da, medeniyetimizin üç büyük dilini de bir ve beraber saymak lazımdır. Kültür, sanat ve edebiyatta büyük olmak ve hatta yeniden neşv ü nema bulmak için sınırlarımızı zorlamak ve bu üçlü çerçeveyi tekrar kurmak durumundayız. Aynı medeniyetin kurucuları olan ve en büyük açılımlarını gerçekleştiren üç büyük ırkın bu üç muhteşem dili, tarih boyunca birbirlerini hem öğretmeni ve hem de öğrencisi olmuşlardır. Bunlar, medeniyet binamızı ayakta tutan üç büyük sütundurlar. Uygarlık ağacımızı göğe uzatan üç büyük dalıdırlar. Bu hususiyette bir keramet vardır, zenginlik ve bereket vardır.

Ayrıca, bu üç büyük lisan yeni diller doğurmuş veya dillere önemli katkılar yapmışlardır. Urduca, Türkçenin etkisiyle hayat bulmuştur. Farsça ve Arapçayı da ebeveyn kabul etmiştir. Kürtçe de böyledir; İslam’dan sonra üç dilin en enteresan bir etkileşimi Kürtçede gerçekleşmiştir. Büyüklerimiz, bilim, sanat, edebiyat ve tasavvuf önderlerimiz bu hususta da en güzel örneklerimizdir. Mesela, Hz. Mevlana’mızın soyu Hz. Ebubekir’e çıkar, yani baba tarafı Arap asıllıdır; anne tarafı Türk’tür, eseri ise Farsçadır. Divan şairlerimizin büyük çoğunluğu bu dilleri çok iyi biliyor ve hatta ana dilleri immişçesine büyük bir ustalıkla kullanıyorlar, eserler veriyorlardı. Türklerin, Azerilerin, İranlıların ve Kürtlerin bir türlü paylaşamadığı ve hepsinin kendinden kabul ettiği büyük şairimiz Fuzuli’nin, hem Arapça hem Farsça ve hem Türkçe divanı vardır. İki büyük rakip hükümdardan İranlı Şah İsmail Türkçe yazarken, Yavuz Sultan Selim Farsça divan tertip etmiştir. Daha yakın tarihe gelirsek, Mehmed Akif’in baba tarafı Arnavut’tur, kendisi zamanında Türkçenin şahikalarında uçmuştur. Yine aslen Arnavut olan Şemseddin Sami ve Türkçenin şimdiye kadar en yetkin lügatini (Kaamus-ı Türkî’yi) hazırlamıştır. Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz, hepsi de sizi aynı kapıya çıkarır.

Sınırlarımızı ve çevremizi genişletelim, ama 150 senedir yapıldığı gibi, sadece Batıya bakalım diyenlere bunun sonucunu soracağım. Alfabe değişikliğinin sonucunu soracağım. Eğitim sistemi ve üniversitelerimizdeki Batıcılığın neticesini soracağım. Bütün kurumlarda geçerli olan Batıcı anlayışın sonunu soracağım. Bütün bunlar bugün apaçık ortadadır. Batıcı anlayış eğitim, sistem ve dünya görüşüyle, ne büyük bir şahsiyet çıkmıştır, ne de gerçek bir eser ortaya konulabilmiştir. Nesiller yozlaşmaktadır, nice yetenekler yankı bile yapmadan kaybolan çığlıklar misali yitip gitmektedirler. Bir milletin köküne, temel ve kaynaklarına, medeniyetine uymayan bir sistemin sonu yoktur. Bambaşka bir uygarlığa ait olan çözümler, bizde, yalnızca kargaşalık ve çözümsüzlükler meydana getirmektedir.

İki yüzyıldır tutmayan bir aşıyı ısrarla denemeye çalışmaktan vazgeçmek zorundayız. Boşunadır, ebediyen tutmayacaktır çünkü. Lakin ağaca büyük bir zarar verecektir, vermiştir. Batıyı ve diğer medeniyetleri bilelim, tanıyalım, öğrenelim; lakin kendi kendimiz olmadan, kendi kimliğimizi pekiştirmeden yapılacak bütün çabalar sonuçsuz kalacaktır. Ayrana, Coca Cola katıldığında ortaya çıkan ne ayran ne de koladır. Yapılması gereken ayrana, ya buz gibi bir su, ya tuz, ya da yeniden yoğurt katmak olabilir, olmalıdır.

 

2. KİMİN VE NEYİN ROMANI?

 

Evet, bugün ne bir Türk romanından, ne Fars ve ne de Arap romanının varlığı ve etkisinden bahsedemeyiz. Bunun ilk sebebi fikridir, aydınımızdaki düşünce bulanıklığıdır. Roman üzerinde hâlâ sağlıklı bir fikre varabilmiş değiliz. Kimi aydınlar romanın sadece Batıya ait bir tür olduğunu, bizim romanımız olamayacağını savunur: “Bizde roman yok, neden olsun, roman yatak odalarının üstünü açmıştır” der. Kimi Hıristiyanlıktaki gibi günah çıkartma olmadığı için romanın bizde varlık bulamayacağını ileri sürer. Kimi de romanın var olabilmesi için bizde de sınıf bilinci ve kavgalarının bulunması gerektiğini iddia eder.

İlk olarak şu iyi anlaşılmalıdır ki roman bir şekildir, formdur, zarftır. Onun içini dolduracak olan ruhtur, özdür, içeriktir, medeniyettir. Batıda, Batı medeniyetidir; kendi tarih, yaşayış ve etkileniş tarzlarıdır. Bizde de kendi uygarlığımızdır, ruh ve nefesimizdir. Şurası da unutulmamalıdır ki Batı romanı bizzat İslam medeniyeti ve edebiyatından öğrenmiş geliştirmiş ve kendi kendine mal etmiştir. Batı romanının ilk başarılı örneklerinden mesela Giovanni Boccaico’nun Decameron’unda (On Gece), Geoffrey Chaucer’in Canterbury Tales’inde (Canterbruy Hikâyeleri) ve Cervantes’in Don Kişot’unda İslam hikâyeciliğinin büyük etkisi vardır.

Çok genel bir hikâyenin, adeta diğer öyküleri anlatmak için bahane veya vesile olan bir çerçeve hikâyenin içinde insanları ve olayları anlatma esasına dayanan İslam hikâyeciliğinin Batıya büyük tesiri olmuştur. (Hz. Mevlana dahi Mesnevi’sinde bu çerçeveleme tekniğini kullanmıştır). Hatta bu tarz, insanlık kadar eskidir denilebilir; araştırıcılar bunu kadim Mısır’a kadar götürüyorlar, lakin Batı bunu bizden almıştır. Mesela meşhur Robinson Crusoe, 12.miladi asır Endülüs bilginlerinden İbni Tüfeyl’in Hayy İbni Yakzan’ın Olağanüstü Serüveni (İnsan yay, İstanbul, 1985) adlı eserinin bir taklididir aslında prototipleri veya ilk örnekleri bize ait olan bir formun, geliştirilmiş hali ile (kim geliştirmiş olursa olsun) tekrar alıp kullanmakta hiçbir beis yoktur. Hatta diyelim ki tamamen Batıya ait bir şekil olsa bile bu formu kullanmakta herhangi sakınca bulunmamaktadır. Yeter ki şeklin içini kendimiz tayin edebilelim. Yeter ki kendimize mal edelim.

Roman bizde var olmuyor diye kendimize, kendi tarih ve medeniyetimizde bir eksik veya kusur aramak ise hamakattan başka bir şey değildir. Yatak odalarının üstü açmışsa o Batının kendi namusuyla ilgili bir durumdur. Lakin taklit etmek ise namussuzluktan da beterdir. Günahımızı herhangi bir insana söylemekten kaçınmamız ise soyluluğumuzdur, asaletimizdir; dezavantaj olmak şöyle dursun bizzat lehimize olan bir durumdur. Günahını, bütün mahremiyetini rahibe söyleyen bir kimse, kişiliğinden bir şey feda etmiş olduğundan bu durumu sanata dönüştüremeyecektir. Zaten Batının büyük romancıları da kiliseye karşı olan insanlardır. Sınıf kavgası ise Batının en büyük handikaplarından birisidir. Batı bir gün paralize olacaksa bunun en büyük sebeplerinden birisi de sınıfçılık ve sınıflar arası amansız kavgalar olabilecektir. Sınıf bilinci, bizim içinse AIDS virüsünden beterdir. Hastalık ithal etmenin hiçbir mantığı yoktur.

İkincisi körü körüne ve anlamsız Batı taklitçiliğidir ki sadece romanda değil diğer sahalarda da bu kötü hastalıktan kurtulmadan bir yol alınamayacağı açıktır. Roman türü bellidir, şekil ve sınırları bellidir. Öze ve içeriğe önem verileceğine, Batıya has ve onların işlediği konuların bir daha tekrarında herhangi bir anlam bulunmamaktadır. Bu, Batı müziğine Türkçe sözler yazıp müzik yaptığını sanmak kadar budalacadır. Bize gereken kendi medeniyetimizden geleneğimizden, öz ve muhtevamızdan hareketle kendimize has konu, insan tipi ve hadiseleri özgün bir anlatımla işlemektir. (Mesela kıssadan hisse, İslam hikâyeciliğinin en önemli hususiyetlerinden birisidir. Yeni eserin bu özellikten faydalanması, romanın içine kıssadan hisseyi yerleştirmesi lazımdır.)

Üçüncü sebep de ikincinin devamı olarak karşımıza çıkıyor ki bu da bize has konu, insan tipi ve olayların işlenişinde bağımsız ve özgün olunamayışıdır. Bize ait olanlara bize has olan bir bakış ve görüşle yaklaşmayıp ta sanki yabancı gibi bakmaktır. Kemal Tahir’in Devlet Ana’sı bunun en tipik örneğidir. (Kitabın başlığı bile ters bir kafayı ele veriyor. Bizde devlet, ana değil babadır.) Osmanlıların ilk zamanlarını anlatan bu oldukça kalın roman belki Batılılarca bile yazılamaz. Kendi tarih ve medeniyetimizi bilmeden anlamadan, hazmetmeden yola çıkışın bir numunesidir. Asya tipi üretim tarzı (ATÜT) diye çevrilen Marksist doktrinin Osmanlının kuruluşuna uygulanmak istemesinin fos çıkışıdır. Belki daha kötüsü Batı normlarını bile tam bilmeden, tutup bununla bizim tarihimize bir anlam vermeye kalkışmak, garabetten başka bir şey olamaz.

Konuyu iyice araştırma ve tekniğinin yetkinliği bakımlarından övgüye layık olan Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları da kendimize ve tarihimize Batıcı bir yaklaşımla bakmanın daha yeni bir örneğidir. Osmanlıların yıkılışı ve Cumhuriyetin ilk yıllarından 70’li yıllara kadar bu romanda çizilen panoramanın ardında bizim olmayan bir ses ve hava vardır. Seçilen tipler, roman kahramanları bu toprağın insanı değillerdir adeta. Ya da çok küçük bir azınlığın milletle irtibatı olmayan, yabancılaşmış ve dar bir zümrenin kişileridir. (Orhan Pamuk ve aldığı Nobel başka bir yazıda işlenecektir.)

Aslen Lübnanlı (Maruni) olup Paris’te yaşayan ve eserlerini Fransızca olarak kaleme alan Amin Maalouf’un romanlarını da bu kategoriye sokmak durumundayız. Emin Ma’luf’un, Gırnata’nın Hıristiyanlarca ele geçirilmesi üzerine Endülüs’ü terk edip Mağrib’e yerleşmek zorunda kalan bir ailenin hayatını, kitaba adını veren çocuklarının Mağrib’teki, Afrika’nın içlerindeki; Mısır, İstanbul ve Vatikan’daki heyecan verici serüvenlerini konu alan Afrikalı Leo; ve Ömer Hayyam’ın hayatı çerçevesinde Maveraünnehir, Selçuklular ve o devrin tarihini ve romanının ikinci yarısında Ömer Hayyam’ın el yazması kitabını bulmaya çalışan bir Amerikalının 19 yy. İran tarihinin önemli hadiseleri içindeki serüvenlerini anlatan Semerkand adlı romanları, gerçekten başarılı eserlerdir. (1986 da yayınlanmasına ve bir ödül de kazanmasına rağmen Afrikalı Leo ve 1988 de basılmasına karşı Semerkand’ın ancak 1993 dilimize kazandırılmasını çok büyük bir gecikme sayıyorum. Tercümede bile görülen bu tembellik ve gayretsizlik, kültür ve edebiyat dünyamızın ne seviyede olduğunu açıkça göstermektedir. (Afrikalı Leo; terc. Selim paşa, Yapı ve Kredi yay. , İstanbul, 1993 / Semarkand, terc. Esin Talu Çelikkan, YKY, İstanbul, 1993)

Lakin eserlerin mükemmel tekniğine ve tarihi olay ve kişileri canlandırmamızdaki eşsiz başarısına, kaynakları değerlendirme ve yeniden aktarmadaki zekice buluşlarına rağmen Emin Me’luf’un romanları tabii ki Batılıdır. Birçok yer ve olaylarda uygarlığımızı savunmuş olması eserin bütünün deki, Batı için olma, Batılılar için yazma kaygısını gözden kaçırmıyor. Afrikalı Leo’da kahramanını Vatikan’da Hıristiyan yapması ve Müslüman ismi yerine Hıristiyan adını eserine başlık yapması Batılıların tarzıdır. Semerkand romanının şu son cümleleri, Emin Me’luf’un anlayışını çok iyi yansıtıyor: “Titanic’te Rubaiyyat! Doğunun çiçeği-Batının çiçekliğinde! Ey Hayyam ! Yaşadığımız şu güzel anı görebilseydin!” Bir defa, medeniyetimizin adı Doğu değildir, Batı çiçekliğinde yetişecek olan kendi çiçeğidir, “Şer Çiçekleri’dir; bizim çiçeğimizse yabancı bir çiçeklikte değil ancak cennet misali olan kendi güzel bahçelerimizde yetişir. Hayyam da onları görseydi eğer, herhalde şöyle derdi:

Gurur gelmiş bir kavme lâf ü güzaftan
Bir zümreye ki cennet ve huri düşünmekten,
Bil ki binlerce perde vardır onlara,
Uzaktır uzaktır uzaktır onlar konuştuklarından
(Hayyam’ın “üftadend” redifli rubaisinden terc. H.Hepsev)

Dördüncüsü, konunun ve esprinin yakalanmasına rağmen yeterli, seviyeli ve kaliteli bir biçimde işlenmeyişidir. Teksif olunamama ve dağınıklıktır. Teğet geçiştir. Aynı ekole mensup iki hanım yazarımızın son derece güzel Türkçeyle yazdıkları iki roman bu kategoriye girmemektedir. Samiha Ayverdi’nin Mesihpaşa İmamı adlı romanı, Osmanlının son dönemlerinde (I. Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrası) yaşayan bir mahalle imamını, ailesini ve çevresindeki insanları ve olayları, balkan göçmenlerinin sefaletini, imamın yetiştiği medrese zihniyeti ile tasavvuf münasebetlerini, nesiller arasında mücadeleyi konu alıyor. (Roman ilk defa Büyük Doğu’da tefrika edildikten sonra 1948’de İstanbul’da basılmıştır. İkinci baskı da 1974’de yapılmıştır.) Safiye Erol’un Ciğerdelen adlı romanı ise tahsilini Avrupa’da yapan bir mimarın memleketine (Keşan’a) dönüşünde karşılaştığı bir hanımla olan aşkı çerçevesinde, ataları olan akıncılar ile kendileri ve aşklarının mukayeselerini geçmişten örneklerle anlatıyor. (Ciğerdelen, ilk defa 1946 da İstanbul’da basılmış, 1963 de Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilmiş ve 1974’de yeni baskısı yapılmıştır.) Hanımlarımıza özgü bir duyarlık, isabetli bir hassasiyet ve meselelerin özüne kadar inebilen bir yaklaşımla kaleme alınan bu romanlarda, seçilen konu ve şahıs kadroları bakımlarından romanımız için önemli ipuçları bulunmaktadır. Lakin buldukları hazinenin üzerine yeterince gitmeyip asıl konuları unsurlar halinde bırakmaları, eserleri eksik bırakmıştır. Mesela Semiha Ayverdi’nin romanında sathi olarak değinilen medrese-tekke münasebeti gerçek bir konudur, lakin romanımızda yoktur, hâlâ sahibini beklemektedir.

Gençlerin Kafka gibi yazarların yolunda hareket etmeleri her zaman iyi sonuçlar vermiyor. Neden mi? Hani bazı ağaçlar vardır, onlar ancak kendi topraklarında meyve verirler onu alıp başka bir toprağa dikerseniz ve ne kadar bakarsanız bakın meyve vermez. Meyve verse bile onu o yörenin insanları yemezler. Mesela Afrika’da Baobao denilen bir ağaç vardır yapraklarını zürafalar yer, gölgesinde aslanlar yatar, Baobao bizim topraklarımızda yetişmez.Yetiştirseniz bile yaprağını yiyecek zürafa, altında yatacak aslan bulamazsınız. Öz meyvelerimiz var bizim; halkımızın en sevdiği meyve kavundur. Hazret-i Nevai, Abdullah Kadiri, Çolpan gibi büyük şair ve yazarlarımız, bana bu bal gibi tatlı kavunları hatırlatır. Ve halk onların eserlerini, kavunu okşadığı (benzediği) için sever. (Türkiye Gazetesi, 30.09.1993, Kültür-sanat köşesi.)”

Bu isabetli tespit ve gerçek teşhis Özbek romancı Adil Yakuboğlu’na aittir. Onun Uluğbey’in Hazinesi ve Köhne Dünya adlı romanları dilimize aktarılarak yayınlandı. (terc. Dr. Ahsen Batur, Art Yay, İstanbul, 1993). Uluğbey’in Hazinesi’nde Timur’un torunu, hükümdar ve büyük bir astronomi bilgini olan Uluğbey ile oğlunun saltanat mücadeleleri içinde, (sonradan Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a davet ederek kendisine büyük değer verdiği) talebesi Ali Kuşçu’nun Uluğbey’in kitapları ve rasathanesini koruma çabasını anlatıyor. Köhne Dünya’da ise, Gazneli Mahmud ile büyük allame el-Biruni’nin münasebetlerini, İbni Sina ile el Biruni’nin arkadaşlıklarını, bu âlimlerin hükümdarlardan çektiklerini konu alıyor. Bu iki roman hakkında söylenecek ilk söz, tarihi roman yazarken veya romanla tarihe bakarken, konusunu araştırma ve öğrenme durumunda olan romancının, onu aktarırken bilgi yığınından kurtulup asıl espriyi ve sanatı yakalaması gereğidir. Tarih kitabı ayrıdır, sanat eseri ayrı. İlginç buluşlarına (msl. İbni Sina’nın hayatını anlatırken Ebu Ubeyd Cüzcani adlı bir kişinin hatıralarına başvurması) rağmen Adil Yakuboğlu bu konuda başarılı görünmüyor. Sonra, romancının ilim ve saltanat arasında varsaydığı çatışma ile ilim ve tasavvuf arasında göstermeye çalıştığı mücadele yanlış bir tutumdur, gerçek bir konu değildir. İktibas ettiğimiz isabetli teşhislerine rağmen Adil Yakuboğlu’nun kavunları biraz ekşittiği düşüncesindeyim.

Müstakil bir tür olmasına rağmen, büyük eserin yani romanın hazırlayıcısı, ön-çalışması ve araştırması niteliğini de taşıyan hikâyeciliğin yeterli seviye ve güçte bulunmamasının romanımızın varlık sahasına çıkamayışında önemli bir payı vardır. Bir getto edebiyatı gibi alabildiğince içine kapalı, alanı ve hatta coğrafyası dar, konular sınırlı, hikâyecilik geleneğimizden kopuk olan bu türün de, yeniden ele alınması, gözden geçirilmesi, konularının genişletilmesi ve yeniden bize özgülüğün yakalanması gerekmektedir.

Şunu da unutmayalım ki Batının [msl. bizden Yaşar Kemal’e (ve Orhan Pamuk’a), Mısır’dan Necip Mahfuz’a] verdiği ödüller bizzat politiktir ve bir sanat kaygısından ötürü ihsan edilmiş değillerdir. Aldanmamalıdır. Batılıların bizdeki Batıcılara, yani yine bir Batılıya teveccühleri olarak değerlendirilmelidir. Sınırlı da olsa bir ilgi göstererek dünyadaki Batıcıların teşvik edilmesi anlamındadır. Bunlara kanmayıp kendimize, kendi konu ve meselelerimize yeniden ama sağlıklı olarak bakmak durumundayız.

Derin bir nefes almalı, ciddi ve derin düşünmeli, doğrunun ve gerçeğinde nerede bulunduğunu iyice araştırmalıyız. Bize ait olan nedir, kimliğimizin asıl ve gerçek yönünü yansıtan eserler nerededir, ruhumuzun yeni bir soluğu ne olabilir; bütün bunları arayıp bulmak zorundayız. İşte tam burada, uzun bir tarih boyunca muhteşem medeniyetimizin ortaya çıkardığı eserlere, şaheserlere, klasiklere yeniden bakma ve tekrar inceleme gereği ortaya çıkıyor.

Klasiğin Doğuda ve Batıda ne olduğunu, ne anlama geldiğini araştırarak işe başlayalım.

 

3. KİMİN ESERİ?

 

Şimdiye kadar bu konuda hep Batı’ya bakıldı. Bir de Doğu’ya, Çin’e bakalım ve daha sonra söyleyeceğimizi söyleyelim. Çin’de klasiğin karşılığı King’dir ve “din kurallarına uygun” anlamına gelmektedir. Başlıca beş klasikleri vardır: Şu-King (Tarih Kitabı): Bu kitap nutukları, emirnameleri, öğütleri, hükümdar veya yüksek rütbeliler tarafından söylenmiş sözleri kapsar. Şı-King: Aşk şarkılarını ve Konfüçyüs tarafında seçildiği rivayet olunan dini ilahileri ihtiva eden klasik şiirler derlemesidir. Yi-King: Bir fal el kitabıdır, metodu çok eski çağlara uzanır. Çuen-Dzı: İlk tarih olaylarının, M.Ö.722–481 arasındaki dönemde geçen hadiselerin kısa ve özlü bir biçimde anlatıldığı kitaptır. Lici: Kanunlar ve dogmalar üzerine kurulmuş olan Çin medeniyeti hakkında zengin bir bilgi kaynağıdır. Bunların hepsi, 13 kitap halinde Sung sülalesi (m. 960–1280) zamanında derlemiştir. (Buraya kadar olan bilgiler Meydan Larousse’dandır.)

Eski Çin medeniyeti, bir bürokrasi medeniyetidir. Çin’i, imtihanla seçilen ve yükselen bürokratlar yönetirdi. Hatta yüksek idarecilerin sınavlarına bizzat imparator başkanlık ederdi. Çin’in uzun tarihinde, okullara temel olan kingler, idarecilik mesleğini hazırladı; imtihanlara da esas oldu, yöneticilere de bilgin adam niteliğini kazandırdı. Ezberlenen ve tekrar tekrar gözden geçirilen bu metinler, tarihten alınan öğretici örneklerle eğitmek amacını taşıyordu. Çin klasikleri yirmi yüzyılı aşkın bir süre boyunca değişmez kalıplar şeklinde kaldı. Lakin kadim Çin medeniyetine, en korkunç meydan okumaları bile aşarak ayakta durma ve yaşama gücü veren temel dinamiklerin en başlıcalarından biri de klasikleri olmuştur. (Burada Doğu’nun şekilciliğini ve değişime karşı olan katı tutumunu da görüyoruz. Lakin eski Çin’i kuran ve yaşatan bu şekiller manzumesi, bir defa yıkılınca tam tersine bir tutum ve yaşayış içine girilmiştir.)

Bugünkü Batıyı da klasikleri doğurmuştur denilebilir. Bunu iki yönlü değerlendirmek lazımdır. Birincisi, eski Yunan ve Roma klasikleridir. İkincisi, bunları örnek alan ama yeniden üreten ve Yahudi-Hıristiyan mirasını da yeni esere katan Rönesans sonrası klasiklerdir. Çin’de tarih, edebiyat ve ahlak sahasında belirginleşmiş olan klasik anlayışı, Batıda uygarlığın her sahasında ortaya çıktı. Bu çok yönlülük, Batı’ya yeni bir ruh ve yaşama sevinci, kazandırdı. Batının Rönesans sonrası yeni hamlelerinde de klasiklerinin büyük tesiri oldu. (Bugün Batının birçok ülkesindeki temel öğretimde, lise öğretiminde Grekçe ve Latince bizzat okutulmakta, klasiklerin yazıldığı dille okunması ve anlaşılması tatbik edilmektedir.) Ayrıca, mesela Shakespare’nin oyunları İngiltere’de her zaman oynamakta, yeni nesillerin istifadesine her zaman açık tutulmaktadır.

Klasik’in bizdeki karşılığı şah-eser’dir. Şaheserlerimiz medeniyetimizin her alandaki zirveleridir, mükemmel örnekleridir. Her konu ve alanda şaheserlerimiz vardır; bunlar da ilk kaynağa, dinimize ve ondan doğan medeniyetimize sıkı sıkıya bağlıdırlar. Çin’deki gibi dine uygundur, lakin inatçı bir şekilcilik ve aşılamaz örnek anlayışı bizde yoktur. Batı gibi değişime açıktır, ilk örneklerden faydalanma ve yeniden üretilmeye açıktır, lakin bunda aşırıya gitme yoktur; bir de Batıdaki gibi kaynağı (pagan ve ilahi menşe olarak) birbirine zıt değildir. Bir tek tohumdan büyüyen ve kökü, gövdesi; sağa, sola ve yukarıya uzattığı kollarıyla nice asırlar görmüş çınar gibidir kutlu medeniyetimiz. Klasiklerimiz yani şaheserlerimiz de o tek gövdeden büyüyen kollar, dallar ve açılımların en güzel meyveleridir.

Süleymaniye, Tac Mahal ve daha niceleri mimari geleneğimizin zirveleri, şaheserleridir. Minyatür geleneğimizin üstadı ve şaheseri Bihzad’dır. Hatt geleneğimizin üstadları ve klasikleri Yakup Musta’simi’dir, Şeyh Hamdullah’tır ve daha niceleridir. Sadece bize özgü olması, medeniyetimizin sanat, gelenek ve klasik karşısındaki ayırıcı ve belirleyici tutumunu göstermesi bakımından hatt sanatımız üzerine bilhassa durulmalıdır. Zor bir sanattır hatt sanatımız. Öğrenilmesinin güçlüğü ve çok çaba istemesi, yeni eser üretilmesinin de zorluğu bakımından, sanatların içinde beklide en başta gelenidir. Kâğıt, kalem ve mürekkebin zorlu meydan okuyuşlarına, sanatkârın el ve parmaklarının şuurunun bütün dikkati ile cevap vermeye çalışması; bu dehşetli çabanın yanı sıra ölçüye ve hendeseye de uygunluğu sağlama yükümlülüğünde olunması; esere yeni bir hava, üslup ve üreticilik katma gayreti ile hatt sanatı ve eseri ortaya çıkar. Bir hüsn-i hatt öğrencisi, hocasının yazdığını aynen yazmaya çalışarak sanata adım atar. Noktalarla her tarafı kesin bir ölçü ve kurala raptedilmiş harfleri çalışa çalışa, yaza yaza aynısını yapmaya çalışır. Harfleri ve diğer harflerin bitişimlerini iyice öğrenip pekiştirdikten sonra sanata geçer, yani artık manalı bir şeyi (cümle, şiir vs.) yazmayı ve satırlara oturtmayı ve raptetmeyi öğrenir. Sonra kendisi bir yazı yazar ve hocasından icazet alır. Aslında, hatt sanatı işte buradan sonra başlar. Adeta sanatkârın kabiliyetini ezer gibi görünen bütün bu zorluklara ve öğrenmek için tıpa tıp olma ve taklide rağmen aşılamazlık yoktur hatt sanatımızda. Güzele ve estetiğe olduğu kadar manaya ve yarara da hitap eden bu büyük sanatımız, hep yeni yeni büyük sanatçılar yetiştirmiş, her zaman ve zeminden büyük dehalar ve ekoller ortaya çıkarmıştır. Günlük hayattan ve resmiyetten kaldırılmasına rağmen, bugün bile, yeni kabiliyetler ve yepyeni büyük eserler meydana çıkarmaktadır. (İyi, güzel ama bu muhteşem sanat, neden, muhteşem hikâyelerle, büyük romanlarla edebiyatımızda yer almaz? Hatt sanatımızdan neden örnek alınmaz?)

Medreselerimizde yani kutlu üniversitelerimizde, öğrenciler, her sahanın başyapıtlarını bir hocanın yardımı, açıklamaları ve yorumlarıyla okurlar, kendileri de bu eserleri başka talebelere okuturlar; belli başlı klasikleri okuduktan sonra imtihan olunurlar ve böylelikle icazet alırlardı. Her uzmanlık alanının ana eserleri ve temel klasikleri vardı, bunları iyice öğrenmeden, bilmeden ve su gibi yapmadan mezun olunamaz, icazet alınamazdı. Bu eserler ise değişmez değildi, zaman içinde daha üstünleri çıkarsa onlar da memnuniyetle okutulurdu.

Halkımızın da klasikleri vardı. Uzun kış gecelerinde toplanırlar ve Battalname, Danişmendname, Hz. Ali Cenkleri, Muhammediye ve Gazavat-ı Hayrettin Paşa gibi kitapları, okuma bilen bir kişiden büyük bir zevk ve şevkle dinlerlerdi. Bunlar halka da aydına da hitap edebilen yüksek eserlerdi. Her kandil gecesinde ve özellikle de Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) kutlu doğum gecesinde Süleyman Çelebi’mizin Mevlid’i hem de özel bir makam ve musikiyle okunur, yediden yetmişe bütün milletimiz bu mübarek eseri neredeyse ezbere bilirdi. Hz. Mevlana’mızın Mesnevi’si uzun boyunca okunmuş ezberlenmiş, tercüme ve şerh edilmiş ve büyük kaynağımız olmuştur. Mevlid-hanlar (mevlid okuyanlar) olduğu gibi mesnevi-hanlar olmuş, mesneviyi ezberleyenlere bir paye olarak Hafız-ı Mesnevi denmiş ve parmakla gösterilir olmuştur.

Kaside denilince Kaside-i Bürde, Kaside-Bür’e, Su Kasidesi ve daha niceleri; gazel denilince de hemen Hafız gelirmiş akla. Mesnevi denilince Yusuf ile Züleyhalar, Leyla ile Mecnun’lar, Mantık-ut-Tayr’lar ve daha niceleri gelmişlerdir. Bütün bunlar ve isimleri sayılmayacak kadar çok olan şaheserlerimiz, her zaman okunmuş ezberlenmiş ve yolumuzu aydınlatan yıldızlarımız olmuşlardır. İki kutlu kaynağımızdan (Kur’an ve Hadis) alınan ışık ve ilhamlarla oluşturulan bu şaheserler medeniyetimizi korumuş milletimize yaşama sevinci vermiş kuvvetini arttırmış, yeni hamlelere de itici güç olmuşlardır.

Zamanımızda bize düşen ise yepyeni bir heyecan ve atılım gücüyle bu eserlerimizi yeniden gündeme getirmek, yeni nesillerin istifadesine en yetkin bir biçimde sunmak ve daha önemlisi yeniden üretmektir. Sanatkârlara, edebiyatçılara ve her sahanın uzmanlarına düşen budur. Lakin mükemmeli ve kaliteliyi başarmaya çalışarak, çalışarak değil başararak, Çalışarak, çok çalışarak ama muvaffak olarak…

Önümüzde ve arkamızda o kadar çok el değmiş konu var ki insana sanki hiçbir şey yapılmamış ve yapılmıyor gibi geliyor. Mesela, Şehname bizim için tükenmez bir kaynak olabilir. Aydınımız bu büyük klasiğin kapağını açmaz bile (Siz belki de bilmez bile diyeceksiniz) Neden mi? Şehname’yi sadece İranlılara ait bir kitap olarak kabul etme cehaletlerinden. Hâlbuki Şehname yalnızca İran’ı ve tarihini anlatmaz. Firdevsi, İran’dan yola çıkarak aynı zamanda insanlık ve uygarlık tarihine destan yazmıştır. Dünya çapında bir şaheserdir, evrenseldir, günümüzün meşhur deyimiyle küreseldir. Romanımız elbette ondan yararlanmalıdır; aydınımız o başyapıttan, yeniden, faydalanmalıdır: Tarih kitaplarımız da bizim için tükenilmez bir kaynaktır. Bunlardan nice yeni eser, nice yeni roman ve hikâye çıkabilir. Mesela Ömer Seyfettin, Peçevi Tarihi’nden ve diğerlerinden faydalanılarak, hikâyeciliğimizde neo-klasik olarak kabul edebileceğimiz birçok hikâye kaleme almıştır ki, gerçekten de hepsi birer şaheserdir.

Fatih Sultan Mehmed’in destanı ve romanı yazılmamıştır, sahibini beklemektedir. Yavuz Sultan Selim’in, Kanuni’nin ve Salahaddin Eyyubi’nin Balak Gazi, Battal Gazi ve daha nice hükümdar ve kahramanlarımızın destanları kaleme alınmamıştır, sahiplerini aramaktadırlar. Tasavvuf önderlerimizin, maneviyat büyüklerimizin-bize eşsiz örnek olan-hayatları hâlâ edebiyatımızda yoktur, dervişlerini beklemektedirler. Hayatımız, şehrimiz, kasabamız, medresemiz, tekkemiz; azaplarımız, kıvançlarımız, trajedilerimiz, komedilerimiz; sevgilerimiz, muhabbetimiz, kara sevdamız, aşkımız; savaşımız, kavgamız, mücahede ve mücadelelerimiz…

Velhasıl önümüzde o kadar çok konu ve iş var ki kolları hemen sıvamalı, kalemi ele almalı, elden kitap düşürmemeli, düşünmeli, aşkla ve şevkle çalışmalı ve ne olursa olsun edebiyatımızı en kaliteli bir şekilde yeniden kurmalıyız. Milletimizi uyandırmanın yolu bundan geçiyor. Medeniyetimizi canlandırmanın sırrı burada yatıyor…

 

*Haydar Murad Hepsev’in bu yazısı, Tepe Edebiyat Dergisi’nde (Ekim-Kasım 1994, sayı 31–32) ve Sohbet kitabında (Mart 1994, s.104–114) yayınlanmış; Şubat 2008’de gözden geçirilmiş; ilk olarak 20 Şubat 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1328 kere okunmuştur.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Edebiyat Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.