RİSALE-İ NURLAR ve MÜELLİFİ BEDİÜZZAMAN HAKKINDA

Oleh: Haydar Murad Hepsev
08 Ocak 2012

 

ŞAHS-I MANEVİ OLARAK RİSALE-İ NURLAR ve

MÜELLİFİ BEDİÜZZAMAN HAKKINDA

 

1. Risale-i Nur ve Türkçe

Bundan önceki büyük eser Farsçaydı yani Mesnevi’ydi; bu Türkçedir, Risale-i Nur’dur.

İslam’ı olabildiğince kapsamlı olarak ele alan ve dünya çapında etki yapan bundan önceki eserler Farsça ve Arapçaydı, bu ise Türkçedir.

Bu eser de muazzam, mübarek ve müessirdir. Abdülkadir Geylani’nin Fütûhü’l-Gayb’i ve diğer eserleri gibi, İmam Rabbani’nin Mektubat’ı gibi, İmam Gazzalî’nin İhyâ’sı gibi, Muhyiddin Arabî’nin Füsûs’u, Fütühât-ı Mekkiye’si ve diğer eserleri gibi, Şeyh Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ı gibi, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’si ve diğer eserleri gibi… Ve Türkçedir.

Türkçeye bir hediyedir, Risale-i Nur, büyük ve mübarek bir armağandır. Türkçeyi yeniden dünya çapında etkiye kavuşturan bir eserdir. Evet, bu derecede büyüktür hatta bunda da fazladır.

Risale-i Nur, Türkçenin İslam’ın üç büyük dilinden biri olduğunu ispat eden en mühim eserdir. Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecelle’si, Mehmet Zihni Efendi’nin Nimet-i İslam’ı, Mehmed Akif’in Safahat’ı, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali ve Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamûsu gibi dinimizi Türkçemizle mükemmel bir şekilde anlatan eserlerin birisidir ve birincisidir. (Adı geçen bu eserler dini olanlardır; özellikle Osmanlı’nın son döneminde ilim, fen, edebiyat vb. alanlarında yazılmış binlerce eser vardır, onlar da Türkçenin şahikalarındadır.)

Risaleler, bizim o devirle ve o zamanın muhteşem Türkçesiyle olan bağımızın zayıflamasına izin vermiyor. O Türkçe ki bir medeniyet diliydi, dünya diliydi, enternasyonal bir lisandı. Sonra zayıfladı veya zayıflatıldı. Lakin Risaleler ortaya çıktı, bir sur gibi yükseldi, dilimizin yani İslam’ın üç büyük dilinden biri olan Türkçemizin o muhteşem dönemini, sağlam ve muhkem bir şekilde korudu. Şakirtler de zevkle, şevkle, muhabbetle yazarak, çoğaltarak, okuyarak ve okutarak bu külliyatı önce Anadolu’ya sonra da dünyaya yaydılar.

En zor felsefi, kelami ve tasavvufi meseleleri en fasih bir şekilde ifade edebildiğinden, Türkçenin kâmil bir irfan lisanı haline gelmesinde, Risale-i Nurların büyük emeği geçmiştir. Sadece bu husus bile bir doktora konusudur. Akademisyenlerimize düşen en büyük görevlerden birisi de Risaleleri dil ve üslup, fesahat ve belagat bakımlarından incelemek, Bediüzzaman’ın üslubuyla devrinde kullanılan dili karşılaştırmaktır. Mesela Servet-i Fünun edebiyatının dili ile Risalelerin lisanını mukayese etmek, Risaleleri çözmek açısından çok öğretici olurdu.

Risale-i Nurları (ve Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali’ni) sık okuyanlar, bu eserlerin konuşmalarını nasıl etkilediğini iyi bilirler. Kimi zaman aynen onlar gibi konuşur, hatta bazen sorulan sorulara aynen oradaki cümlelerle cevap verirler. Çünkü bu eserler ilhamla, kalpten ve gönülden, samimiyet ve ihlâsla yazılmış eserlerdir. Ne kadar ilmi, ne kadar ağır, ne kadar anlaşılması zor olsalar bile, insanlar bu kitapları okuduğunda derin bir etkilenme altında girerler.  Çünkü bu eserleri yazanlar edebiyatı, fesahat ve belagati iyi bilirler; birden fazla yabancı dil öğrenmişlerdir; kendi zamanlarının ve öncekilerin eserlerini güzelce okumuş ve hazmetmişlerdir.

***

Şimdi bir kısım insanlar diyecektir ki Risale-i Nurlarda Türkçe yanlışları vardır ve hatta çoktur. Evet, vardır, evet çoktur, lakin bunlar bu eserin Türkçe oluşuna, Türkçenin zirvesinde olmasına halel getirmez. Eserin bütününe bakılırsa anlaşılacaktır; Risalelerdeki Türkçenin muhteşem cümleleri ve paragrafları dikkatli bir gözle okunursa rahatça anlaşılacaktır. Bediüzzaman bu konuda, ilk dönem eserlerinden olan Münâzarat’ta şunları söylüyor:

“Ben, Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisânın diline âşinâ değildir. Hem, Türkçenin sarf nahivini bilmediğimden, mânâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. “Hattâ, evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu” tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashîhine de katiyen râzı olamıyorum. Zîrâ, külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor.”

Evet, Bediüzzaman, Kürttür ve kendi dilinde düşünmesi kadar doğal bir şey yoktur. Lakin eseri Türkçedir. Bir ansiklopediden daha büyük bir külliyatı tek başına yazan, eserlerini oturup düşünerek değil de dikte ettirerek oluşturan ve ana dili Türkçe olmayan bir zatın eserlerinde bazı dil yanlışları olması normal karşılanmalıdır. (Kaldı ki ana dilimiz Türkçe olduğu halde biz de birçok anlatım bozukluğu yapmıyor muyuz; “anlatım bozukluğu” ÖSS’nin en önemli ve zor konularından değil mi?)

Bir Kürdün Türkçe yazması, hatta dünya çapında muhteşem bir eser bırakması, kimse kusura bakmasın, biz Türklerin kibrini kırıyor. Bu cümleden olarak, Safahat’ın şairi Mehmed Akif ve en iyi sözlüklerimizden Kamûs-ı Türki’nin müellifi Şemseddin Sami aslen Arnavut’tur. (Günümüzde sözlük ve etimoloji çalışmalarıyla kendini kabul ettiren Sevan Nişanyan da Ermeni’dir ve Türkçeye en çok hizmet edenlerdendir.) Buradan çıkarılacak ders, hata aramak ve bulmak yerine, bir kısım küçük hatalardan ötürü bu gibi eser ve yazarlardan uzaklaşmak yerine, meseleyi derin ve geniş bir şekilde kavrayarak bunlardan istifade yoluna gitmektir.

Diğer yandan, Risale-i Nurlarda dil yanlışı olduğunu kabul etmeyen bir kısım Nur talebeleri de yok değil. Bu tavır, metne kutsallık atfetmektir ki doğru değildir. Mühim olan lafız değil manadır, hürmetimiz manayadır. Evet, Risale-i Nur, Rahmani ilhamlarla yazılmıştır, lakin ilham lafızdan çok manadır.

Risale-i Nur’un, yani Sözler’in ilk cümlelerine bu gözle bir bakalım: “BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır.” Ne kadar güzel ve ne kadar öğretici cümleler. Lakin Besmele’ye başlanmaz, Besmele ile başlanır; dolayısıyla doğru olan şudur: “Biz dahi başta onunla başlarız.” Mana budur, lakin lafız biraz farklıdır; hatta diyebiliriz ki Bediüzzaman’ın da muradı budur ama bunun üzerinde durmamış, meseleyi şakirtlerin anlayış ve kavrayış kuvvetine bırakmıştır.

Bizler, bunları bilmeli, görmeli ama bunlara takılıp kalmamalıyız. Bunları bilmezsek Risale-i Nur’ları akıl, kalb ve ruh ile kavrayamayız. Evet, akıl yani sağlam zekâ ve idrak, doğru bilgi ve bakış açısı olmadan bu mübarek eserlerden gereği gibi istifade etmek mümkün değildir.

Bu bölümü, konumuz daha iyi anlaşılsın diye Risale-i Nur’un harika yerlerinden bir bölüm ile bitirelim; güzel bir yazı okumuş olalım, Risale-i Nur’un zor olmadığını, bilakis ne kadar latif ve tatlı bir üsluba sahip olduğunu bir kez daha görelim. (Bugün için bilinmeyen kelimelerin anlamları parantez içinde verilmiştir):

“Bir vakit iki asker uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Ta yol ikileştir. Bir adam orada bulunur, onlara der:

Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî (görünüşte) bir hiffet (hafiflik), yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî (askeri disiplin) altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî (gıdalı, besleyici) hülâsalardan (konservelerden) dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü (düşmanı) alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik (okka, 1282 gramlık) bir mükemmel mîrî (devlete ait) silâhı taşımaya mecburdur.

O iki asker, o muarrif (tarif eden, tanıtan) adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman (yaklaşık 8 kilo) ağırlığı omzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden (iyilik karşısında kendini borçlu hissetmekten) ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır, nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur; fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hadiseden titrer bir surette gider. Ta mahall-i maksuda (hedeflenen yere) yetişir; orada âsi ve kaçak cezasını görür. (Sözler, Üçüncü Söz)”

(Yüce Devlet Dergisi, Eylül 2009, 1. sayı, s.15)

 

2. Bediüzzaman’ın Üstadları ve Yolu Hakkında

“Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaaik (hakikatler, gerçekler)  içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan (Ülker yıldızından) serâya (yer, dünya), kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukuut (düşüş) ve suûd (yükseliş) içerisinde çalkanıyorlardı.

İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi (takip edilecek yolu) gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı (karanlık) yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede (manevi yolculukta), çok tazyikat (baskılar, sıkıntılar) altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet (hafiflik, rahatlık) buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat (faydalı, yararlı) mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım (bakış gücüm) da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet (hal, durum) hissediyordum.[Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a (Sünnetin Merdiveni-Dereceleri ve Bid’at Hastalığının Panzehiri) başlıklı On Birinci Lem’a‘dan]”

Bediüzzaman, İslam âlimlerinden kime benzer diye düşündüğümde yukarıdaki mübarek cümlelerin de ilhamıyla, İmam Gazzalî’ye benzer, diyorum. Gazzalî de tasavvufa yönelmeden önce fırtınalı ve derin bir fikir çilesi geçirmiş ve muhteşem eseri İhyâu Ulûm-ud-Dîn’i (Din İlimlerinin İhyası’nı) ondan sonra yazmıştır. İkisi de sünnet-i seniyyenin ihyasını sağlamışlardır. İki büyüğümüz de aynı zamanda kelam âlimidirler. İkisi de devrinin bilginlerinden çok üstündürler. İkisi de hem talebeleri hem de eserleriyle yol açıcı yenileyiciler olmuşlar, kendi zamanlarını ve sonrasını çok kuvvetli ve derin bir şekilde etkilemişlerdir. İslam ilim-tasavvuf-kelam tarihini “İhya’dan sonra” diye bölümleyebileceğimiz gibi, “Risale-i Nur’dan sonra” diye de tanımlayabiliriz.

Abdülkadir Geylanî ve İmam Rabbanî de, Bediüzzaman’ın çok istifade ettiği ve görüşlerini referans olarak kullandığı âlimler olarak hocaları olmuştur. Bu iki zattan biri tarikat kurucusudur, diğeri de müceddiddir (yenileyicidir). İkisinin de yolu ve eserlerinin etkisi günümüzde de caridir; sadece kendi cemaatlerine değil bütün İslam âlemine tesir etmişlerdir. İslam’a benzer yeni bir din getirmek ve bunu zorla kabul ettirmek isteyen zalim yönetime karşı cesurca hakkı söylemekte, bunun için çile, hapis ve sürgünlere katlanmakta İmam Rabbanî ile Bediüzzaman müşterektirler.

Hz. Mevlana’nın eserlerinin büyük çoğunluğu şiirdir; Bediüzzaman’ınkilerse (gerçi içinde şiirler de vardır ama) nesirdir ama her ikisi de ilham ve takrir yoluyla ortaya çıkmıştır, yani eserlerini onlar oturup yazmamış, değişik yer ve zamanlarda talebelerine yazdırmışlardır. İlhama dayalı olması hasebiyle Risale-i Nurlar en çok Mesnevi-i Manevi’ye benzerler. Bediüzzaman da zaten buna işaret etmiştir. Mesnevi yalnız Mevlevîlerce değil diğer tarikat mensuplarınca da hatta tasavvuf yolunda olmayanlar tarafından da büyük bir şevk ve zevkle okunmuş, şerh edilmiş ve hatta ezberlenmiştir. (Nakşibendîler, Mesnevi’yi en çok okuyan ve şerh edenler olmuşlardır; çünkü onlar uyanıktır, nerede ilim ve maneviyat menbaı varsa onu alır, ondan istifade eder ve diğer insanları da yararlandırırlar.) Risale-i Nur da, bu anlamda Mesnevi gibidir; ondan herkes kana kana içmekte ve iman hakikatleri nuruyla dolmakta ve doymaktadır.

Gizli ilimlerden istifade etmesi bakımından Muhyiddin-i Arabî’ye benzer Üstad Bediüzzaman. Tevhidin sırrına yaptıkları vurgu bakımından da müşterektirler. Her ikisi de çok seyahat etmişler, çok âlim ve fazıl ile görüşmüş, fikir alışverişi yapmışlar, çok sayıda âlimden istifade etmişlerdir.

Şarkta medrese ve tarikat (büyük çoğunlukla Nakşibendîlik) iç içedir. Bediüzzaman bu atmosferde yetişmiştir. Üstün zekâsından ötürü düzenli tahsili çok sürmemiştir lakin o medreselerde okutulan ilimlerden icazet de almıştır ama o eğitimin üstüne çıkmıştır.

Tahsilinden ve diğer büyük âlimlerden bahsederek Bediüzzaman hazretlerinin etkisi azaltmaya çalışmıyorum elbette. Lakin her büyük bilgenin zamanından ve geçmişten hocaları vardır. Öncesi olmayanın sonrası da olmaz çünkü. Elbette Bediüzzaman’ın da büyük hocaları var. Tarihçe-i Hayat’ta bunlar var zaten. (Bu satırların aciz yazarı, bir büyük âlimi anlamaya ve anladığı kadarını paylaşmaya çalışıyor; bir hata ve kusuru olursa da kardeşlerinden onları güzellikle düzeltmelerini bekliyor.)

Şu paragrafı da bir okuyalım:

“Hazreti Şeyh Abdülkadir Geylanî)  bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib (doktor) ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhatap addederek o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat, kitabı çok şiddetli idi; gururumu dehşetli kırıyordu nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum, bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat, sonra ameliyat-ı şifâkârâneden (şifa verici ameliyattan) gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim (feyz aldım). (Mektûbat, Yirmi Sekizinci Mektup, Üçüncü Mesele Olan Üçüncü Risale, Üçüncü Nokta)”

Evet, Bediüzzaman hazretleri zamanındaki ve önceki büyük âlimlerden hem okuma hem maneviyat yoluyla büyük istifadeler etti. Maneviyat yoluyla demek üveysîlik demek. Yani ilmi kalb ile ruh ile almak demek. Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu büyük zatı görmeden muhabbetle almak demek; bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak demek. Yukarıdaki paragraftan bunu çıkarabiliriz. Yani Said Nursî hazretlerinin ilmi; kesbî (yani doğuştan olmayıp da çalışmakla kazanılan bir ilim) olduğu kadar, hatta daha fazlasıyla vehbî (yani çalışmakla kazanılması mümkün olmayıp yalnız Allah’ın lütfuyla olan) bir ilimdir. Dikkatli biz göz ve kalp ile Risale-i Nurlara bakılırsa bu vehbî ilim açıkça anlaşılacaktır.

Risale-i Nurları ihlâs ile okuyanlardaki iman tazelenişi ve akabinde oluşan kardeşlik şuuru ve hizmet şevki bunun en büyük delilidir; Risalelerin Rabbanî ilhamla yazılmış olduğunun en güzel bir göstergesidir.

*   *   *

1926’da yazılması ve yayılmasına başlanmasından sonra Risale-i Nurlar ve müellifi etrafında bir cemaat oluştu; gördükleri bütün zulüm, hapis ve sürgünlere rağmen, kınayıcıların kınamasına rağmen bu cemaat büyüdü. Bediüzzaman’ın 1960’taki vefatından sonra da cemaat belki biraz sarsılmış ama dağılmamıştır. 1970’lere kadar baskılar büyük bir şiddetle devam etmiş, bu arada cemaat bazı kollara ayrılmıştır. 80’den ve özellikle 90’dan sonra cemaat dünyaya da açılmıştır; bugün mesela Güney Afrika’da da bile Risale-i Nur ve Bediüzzaman sempozyumları düzenlemektedir; şakirdler, iman ve Kur’an hakikatleri hizmetlerine ülkemizde ve dünyanın her yerinde aşkla ve şevkle devam etmektedirler.

Yani şunu söylemek istiyorum: Bediüzzaman hazretleri, Risale-i Nurlar vasıtasıyla yeni ve büyük bir yol kurucusu olmuştur. Hz. Mevlana gibi, Şah-ı Nakşibend gibi, Abdülkadir Geylanî gibi kaddesallahu esrarahum. Risale-i Nur hareketi, İslam tarihindeki en son, en yeni ve en büyük teceddüt ve ihya hareketi olmuştur.

Said Nursî “Zaman tarîkat zamanı değil, belki îmânı kurtarmak zamanıdır” cümlesini söylerken aslında tarikatları eleştirmiyordu. Kurduğu yolun en belirgin özelliğini vurguluyordu. Ateizm, materyalizm ve pozitivizm alabildiğine yayılmış ve bir ahtapot gibi bütün dünyayı sarmıştı ve bu amansız kötülükle mücadele edilmesi gerekiyordu. Bu mücadele, İslam âlemine yeni ve taze ve güçlü bir yol daha kazandırdı.

İlk başlarda sorular geliyor ve Bediüzzaman bunlara cevap veriyor, bunlar takrir yoluyla yani dikte metoduyla kaleme alınıyor ve talebeler bunları, İslam harfleriyle yazarak memleketin dört bir yanına yayıyor, okuyor ve okutuyorlardı. 600 bin ila bir milyon nüshanın yazıldığı ve yayıldığı söylenir ki o devir için bu büyük bir keramettir.

1928’deki Harf Devrimi, mektep ve medreselerden mezun olanları bir anda cahil bırakmıştı. 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu da medreseleri kapatmış ve din eğitimini de en hafif tabirle sınırlandırılmıştı. İmana ve dine büyük bir tasallut vardı. Zamanın gereklerine uyan ve geleneği de kuvvetle temsil eden, büyük bir cesaretle ve ilimle ortaya çıkan bu yeni harekete, böylece bir teveccüh oluşur ve devam eder.

Bu arada latin harfleriyle öğrenim görmüş yeni bir nesil ortaya çıkmıştır. Gençlik Rehberi ve birkaç Risale, 1950’den sonra yeni harflerle basılır. Bediüzzaman’ın vefatından sonra bazı tartışmalar olsa da diğer eserler de yeni harflerle yayınlanmıştır. Bir kısım talebeler İslam harfleriyle yazmaya ve okumaya devam etmişler ve hâlen de etmektedirler.

Bediüzzaman hazretleri, üçüncü Said döneminde, 1950’li yıllarda, bir kısım talebelerini yanına almış ve onlara Risale-i Nurları bizzat okutmuştur. Bu gelenek devam etmektedir. Müzakere (karşılıklı öğrenmek ve değerlendirmek) ve mütalaa (etraflıca okumak, tetkik etmek) yoluyla Risale-i Nurları yani iman hakikatlerini okuma ve anlama çalışması, bu yolun en belirgin ritüelidir. Okumakla kalmazlar, iman hakikatlerini tebliğe gayret ve insanlara bu hususta hizmet ederler Nur talebeleri, yani şakirdler.

Said Nursî’nin, öğrencilerine Arapça tilmîz ya da Farsça şâkird demeyi tercih etmesinde de, yeni yolun takipçilerini diğer yollardan ayırt etme maksadı taşır. “Talebe” mektep ve medresenin, “derviş, sofi, mürid” tekkenin talebeleridir. Yeni bir yol varsa onun takipçisine de yeni bir ad vermek gereklidir. Şâkird gerçi Farsçadır ve eskidir ama yaygın olarak kullanılmamaktadır;  Nur talebelerinin kendilerine has isimleri olmuştur.

Bir kere dahi Sözleri yani Risaleleri okuyanı şakird kabul ediyor, Üstad. Onun için gelin biraz Risale-i Nur okuyalım, hepimiz şakird olalım, bu büyük zatın izinden ve duasından bir pay alalım.

(Yüce Devlet Dergisi, Ekim 2009, 2. sayı, s.8)

 

3. Bediüzzaman Hazretlerinin Tarikatı

Mektubat’ın Beşinci Mektub’unda şöyle bir cümle var: “Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkàdir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.)  gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin (iman hakikatlerinin) ve akaid-i İslâmiyenin (İslam inancının) takviyesine sarf edeceklerdi.

Said Nursî hazretleri de onların zamanında yaşasaydı, ne yapardı diye sormaktan kendini alamıyor insan. Medreseden çıkar, tarikata girer; eser verir, insan yetiştirir ve kendisi de bir yol açardı, kendisine nispet edilen bir tarikatın kurucusu olurdu herhalde. O zamanın usulü böyleydi çünkü.

Yani başka bir zamanda yaşasaydı, onun hareketi tarikata dönüşürdü. Mesela Hz. Mevlana, aslında bir tarikat kurmamıştır, devrinde büyük bir ihya ve teceddüd hareketi vücuda getirmiş; kendisinden sonra gelenler onun eğilim ve yönelişlerini belirgin tarzlara, şekillere ve ayinlere dönüştürmüşlerdir. Aynı misali diğer tarikatların büyükleri için de (yani Abdülkadir Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmam Rabbânî, Ahmed er-Rufâî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî, Muineddin Hasan el-Çişti, Şihâbuddin es-Sühreverdî, Necmeddin Kübrâ, Ebu Abdullah Siracüddîn Ömer el-Halvetî vb. kaddesallahu esrârahum) verebiliriz.

Yani bütün büyüklerimiz, kendi devirlerindeki müslümanların ve insanların ihtiyaçlarına, o ihtiyaçların önceliklerine göre (kaynağı Kur’an ve Sünnet olan) ilaçlar önermişler, tedaviler geliştirmişler ve bunlarla insanların dertlerine deva olmuşlardır. Çünkü İslam ve tasavvuf dinamiktir; elbette ki bir tek konu veya yönde kalmamış, peygamber varisi âlimler vasıtasıyla, Kur’an ve Sünnet’ten alınan usul ve esaslarla insanlığa faydalı olmaya devam etmiştir ve bundan sonra da devam edecektir.

1800’lerden itibaren giderek çapı büyüyen ateizm, materyalim ve pozitivizm yani insanlığı dinden ve Allah’tan uzaklaştırma cereyanları dünya çapında bir etki oluşturmuştu; İslam âlemini ve bilhassa Anadolu müslümanlarını da kasıp kavuruyordu; bu akımların tesiriyle insanlık büyük bir hastalığa yakalanmıştı, buna karşı durmak ve çare üretmek gerekiyordu. İşte Bediüzzaman’ın yaptığı da kısaca bu olmuştur.

Hem zaten bu ilhad cereyanlarıyla mücadele etmek, ancak eser telif etme, okuma, anlatma ve yayma yoluyla olabilirdi. Ayrıca kendisi Barla’da sürgündü, umumi ortamlarda bulunup insanları irşat etme imkânından mahrumdu, kimseyle görüştürülmüyordu. O zaman yazmaktan başka çıkar yolu yoktu. O yazdı, talebeleri çoğalttı; inanca ve tedaviye muhtaç insanlar da o risaleleri buldukça okudular, okudukça istifade ettiler, okudukça aydınlandılar yani nurlandılar, nurlandıkça başka insanlara da anlattılar, derken büyük bir hareket oluşturdular. Bu hareketin ikna yoluyla olan irşadının bir külliyat ile tezahür etmesindeki en önemli fiziki sebep budur; zaman, başka bir yola, yani tarikata izin vermiyordu.

Tekke ve zaviyelerin 30 Kasım 1925’te kapatılıp tarikat ve tasavvufun yasaklanmasından ötürü, bir tarikat faaliyeti, o dönemde zaten yapılamazdı (O zamanın tarikatları iyice gizlenmek zorunda kalmışlar, diğer insanlara ulaşmak şöyle dursun, kendi mensuplarına bile sahip çıkmakta çok zorlanmışlardır). Diğer yandan kurumsallaşmış tasavvuf, yani tarikatlar da, eğer kapatılmamış olsalar bile, o dönemde böyle bir ihya hareketi için müsait bir vasatta değillerdi. Belki de böyle bir harekete en büyük tepki tarikatlardan gelebilirdi. Bu iki olgunun aynı zamanda olması, bir tevafuk olmuş ve Risale-i Nur fütuhatına zemin teşkil etmiştir.

Said Nursî, Barla’da başlayıp gelişen ve teveccüh gören Nurculuğun, tarikata dönüşmemesine iki sebepten özen göstermiştir. Birincisi, tekke ve zaviyeleri kapatarak tarikatları yasaklayan resmi ideolojinin eline koz vermemek, ikincisi de başlattığı ihya ve teceddüd hareketinin tarikat zannedilerek gölgelenmesini engellemek. “Tarikat dersi vermediğini” mahkemelerde ve sair yerlerde ısrarla vurgulamasının ardında bu vardır.

Kendisinin bir varis belirlememiş olması ve vefatından sonra önemli şakirdlerinin de böyle bir tavır içinde bulunmaması (ve sonraları birbirlerinden tarz, meşrep ve usül bakımlarından ayrılmaları) sebebiyle hareket değişik veçheler kazandı; dolayısıyla tarikata dönüşmedi.

Son yıllarda “Risale-i Nur’daki tasavvuf” konusunda yapılan yayınların çokluğu dikkat çekmektedir ve Risale-i Nur talebelerinin bir kısmının tasavvufi temayüller içine girdikleri müşahede olunmaktadır. Lakin bu hareketin henüz tarikata dönüştüğüne dair kesin bir işaret yoktur. Dönüşüp dönüşmeyeceğini elbette ki zaman gösterecektir.

***

Bediüzzaman, tam bir zühd hayatı yaşamıştır. Az yeme, az uyuma, inzivaya ve uzlete çekilme, dünyadan kaçınma, çok ibadet ve çok tefekkür etmeye yönelik bir hayat sürmüştür. Yani büyük mutasavvıfların hayatıyla onu hayatı arasında tam bir benzerlik vardır. Onun eselerinde ve yaşayışında “uhuvvet, ihlâs, acz, fakr, şükr, şevk, şefkat, tefekkür” çok önemlidir ve bu mefhumlar tasavvufta da ön plana çıkan ilkelerdir. Bunu en veciz bir şekilde kendisi ifade etmiştir zaten; o zaman kendisini dinleyelim:

“Tarîk-ı Nakşî hakkında denilen:

Der tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk;

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk [Nakşibendî yolunda dört terk lazımdır: Dünyayı terk, ahireti terk, varlığı (varlık iddia etmeyi) terk, terk etmeyi terk]” olan fıkra-i ra’nâ (güzel ve latif fıkra) birden hatıra geldi. O hatıra ile beraber, birden şu fıkra tulû’ etti (doğdu):

Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz:

Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz! (Aczmendî yolunda dört şey lazımdır: Mutlak fakr, mutlak acz, mutlak şükr, mutlak şevk)” (Mektubat / Dördüncü Mektup)

Kalbine doğan bu hususu da “Çam Dağında, yüksek bir tepede, büyük bir çam ağacının tepesinde, bir menzilde” iken hatıra geldiğini kendisi ifade ediyor. Yani bir uzlet anında, yani bir inziva zamanında, tıpkı mutasavvıfların zaman zaman yaptıkları gibi.

Bediüzzaman’ın kalbine doğan husus, kendine de bir yol verildiğidir aslında. Mübarek, tevazuundan “kalbe doğan hatıra” demiş ve bu bahsi böylece ve kısaca geçmiştir. Bediüzzaman’ın yolunda Nakşibendîliğin ve Kadirîliğin büyük etkisi ve payı vardır. Doğuda medrese ile tarikat (daha çok Nakşibendîlik) beraberdir, Üstad da bu iklimde yetişmiştir. Risaleler daha çok Nakşî, Üstad’ın hayat ve dervişlik tarzı ise daha çok Kadirîdir. Risaleler, modernizmin insanların imanına olan tasallutuna karşı kelam ilminin tasavvufla yoğrulmuş cevaplarıdır. Tasavvufi maya ve ruh olmasaydı Risaleler bu kadar mukni ve müessir olmazdı.

Evet, kendisi de tam bir fakr ve acz ve şükr ve şevk içinde yaşamıştır. Yani tam bir derviş gibi hayat sürmüştür. Ve bu haliyle herkese örnek olmuştur. Onun hayatında bütün müslümanlar kadar ve hatta daha çok erbab-ı tasavvufun alacağı çok hususiyetler vardır. O dünyadan ve nimetlerinden tamamen çekilmiş; kendini yalnız kulluğa ve takvaya ve ihlâsa vermiştir. Akşam çekilir hanesine ta sabahlara kadar ibadet eder, uzun virtlerini okur, namaz kılar, tespih çekermiş. Gündüz de ders takriri yani Risale-i Nurları talebelere dikte etmesi ve yazılanların tashihi, yani bir müderris hayatı…

(Ne yazık ki o güzelim “acz-mendî” kelimesi, 28 Şubat fitnecilerine kurban gitti. Yoksa belki de bu güzel ad, tasavvufi hayata daha meyilli şakirdler tarafından kurumsallaştırılacak bir yola ne güzel bir isim olurdu, hem de Risale-i Nur’un tam içinden, ruhundan, özünden gelen bir adlandırma olurdu. Ne yazık ki…)

***

“Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike (hakikatlara) çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt (kayıtsız) kalmak elbette kâr-ı akıl (akıl kârı) değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar. (Mektubat / Beşinci Mektup)”

Daha henüz “otuz üç adet Sözler” yazılmışken “Böyle Kur’ânî bir yol”un bulunmuş olması tamamen Allah’ın bir lütfudur ve Kur’an-ı Kerim’in yeni bir kerametidir. Çünkü özellikle Barla’dayken Bediüzzaman hazretlerinin yanında kitap olarak yalnızca Kur’an vardı. Onun için Risale-i Nurlar, Mehmed Akif’in;

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” mısralarının tam manasıyla muhatabıdırlar. Asrın idrakine ve ruhuna ve kalbine… Çünkü onlar, karanlık bir geceden sonra güneşin ilk ışıkları gibi Kuran’a yeniden dönüşün işaretleri ve yol göstericileri olmuşlardır.

Ve bu yeni yoldan bütün müslümanlar gibi tarikatlar da istifade etmişlerdir. Çünkü nasıl Mesnevî hemen her ehl-i tarika tesir etmiştir, Risaleler de öyledir. Çünkü nasıl İhyau Ulumu-d-Din bütün Müslümanları etkilemiştir, Nur külliyatı da öyledir. Çünkü nasıl Hikem-i Ataiyye bütün ehl-i aşkın derdine derman olmuşsa, Bediüzzaman’ın eserleri de öyle olmuştur. Bu etkilerin somut örneklerini vermek de mümkündür, lakin bazı kardeşlerimizin alınma ve dolayısıyla gereksiz tartışmaların doğması ihtimaline binaen burada sadece değinilmiştir. Bu husus, zaman ilerledikçe ve bilgin müslüman kardeşlerimizin gayretleriyle ortaya çıkacaktır ve zaman da iyi bir bilgindir, çünkü sabretmesini bilir.)

***

Kendisi de bir Nakşî dervişi ve şeyhi olan Molla Câmî hazretlerinin Hz. Mevlana hakkında yazdığı mübarek bir şiir vardır:

“Ân feridûn-i cihân-ı ma’nevî

Bes büved burhan-ı kadreş Mesnevî

Men çi gûyem vasf-ı ân âlîcenab

Nist peygamber velî dared kitab”

“O, maneviyat dünyasının hükümdarıdır. Kadir ve kıymeti, Mesnevi’den bellidir. Onun yüksek ve yüce vasıfları hakkında ne söyleyeyim ki: Peygamber değildir velâkin kitap sahibidir.”

Bu söz, aynıyla Bediüzzaman hazretleri için de geçerlidir. Ve bugünün Nakşîleri,  içlerinden en ednaları olan fakir de, bu sözü aynen tasdik etmekten bahtiyar olmaktadırlar. Mesnevi nasıl ilhamını Kur’an’dan almış ve nice insanların irşadına vesile olmuşsa, Risaleler de aynen öyledir. Bu irşattan gereği gibi istifade etmek, uyanık ve aydın Müslümanların tabii faaliyetidir. Çünkü onlar bütün verese-i enbiyaya hürmet ve itaatten geri kalmazlar. Bal neredeyse kendi malları gibi alıp tatlanırlar; balı yapana da dua ve fatihalarını eksik etmezler.

(Yüce Devlet Dergisi, Kasım 2009, 3. sayı, s.8)

 

 

4. Ayrılmaz Bir Bütün: Bediüzzaman ve Talebeleri

Önce bir Cemil Meriç’i dinleyelim; Bediüzzaman hakkında en keskin, veciz ve isabetli yorumlar yapan üstadı.

Said Nursî

Said’in müridi, bir havariler ormanı. Yekpare ve kesif. Ağaçlar kaynaşmış birbirleriyle. Ve bağrında adsız bir uğultu yükseliyor… Bir fırtına rüzgârına benzeyen Nur risâlelerinin zaman zaman boğuk, zaman zaman heybetli yankısı.

Said, dağbaşında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.

Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti. Yani, Nurculardan önce kelâm var.

O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi(!) ile Anadolu, tereddütle inanç… karşı karşıya geldi.

Nurculuk, bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı îmanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?

Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farzetmek, gaflet. Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamağa çalışmak.

Said-i Nursî, bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman. Said’in kavgası, Yogi ile Komiser’in kavgası. (Bu Ülke)”

“Said-i Nursî’nin risâlelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabiî hukuk bakımından hamakatle kaynaşan bir cinayettir. Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferma olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar… Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum. (Jurnal 1)”

Evet, “Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler.” Özellikle de 1950’ye kadarki 25 sene içinde. Yani neredeyse Hazret-i Nebi sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin risalet müddeti kadar zamanda, Üstad Bediüzzaman ve talebeleri, Asr-ı Saadetin bir numunesini daha verirler. Çünkü o zamanda herkes ya susmayı tercih edip kabuğuna çekilmiş, ya memleketi terk etmiştir, çünkü hayatları tehlike altındadır. Ama Nur Üstadı büyük bir cesaret ve kahramanlıkla ortaya çıkmış ve insanları yeniden Kur’an’, imana ve İslam’a dönmeye çağırmıştır. Talebeleri de canları pahasına üstadlarına sahip çıkmışlar; risaleleri yazıp yazıp yurdun en ücra köşesine kadar ulaştırmışlardır. O zaman risaleler İslam harfleriyle yazılıyordu. Öyle bir fütuhat olmuştur ki bu yazıyı hiç bilmeyenler kısa biz zamanda öğrenivermişlerdir. Hatta yazıyı öğrenemeseler bile sırf hizmet olsun diye yazmaya çalışmışlardır. Hatta yaşlılar bile, hatta çocuklar dahi imanlarına, İslamlarına sahip çıkabilmek cehdiyle Risale yazmaya devam etmişlerdir ve bir rivayete göre 600 bin nüsha yazıp dağıtmışlardır. O zamanki şakirtlerin en büyük üzüntülerinden biri de evleri veya dershaneleri basıldığında el emeği göz nuruyla yazdıkları Risalelerin ellerinden alınıp yırtılması ve yok edilmesidir, çünkü onları yazmak ne kadar zamanlarını almıştır, ne kadar zorla yazmışlardır, ne kadar güçlük çekmişlerdir, muhafaza etmek için.

“Bu destansı, neredeyse insanüstü gayret, tarihin bir başka devrinde var mıdır” diye düşünmekten kendini alamıyor insan. “Peygamberan-ı izam devirleri hariç yoktur” diye cevap veriyor, hemen akabinde. Hapisler, işkenceler, zehirleme teşebbüsleri, mahkemeler, sürgünler, hakaretler, aşağılamalar, iftiralar yıldıramamıştır onları; yollarından ayıramamıştır, bir an bile tereddüde düşürememiştir hatta; yalnız Bediüzzaman hazretlerini değil, şakirtlerini de. Onun için Tanzimat’tan beri yavaş yavaş gelen, sonra keskinleşen teceddüt yani nifak dalgası, Risale-i Nur kalesi önünde gerilemeye başlamıştır.

Yani Üstad ve Talebeleri, Risale-i Nur etrafında bir manevi şahıs oluşturmuşlardır. Bu, üstadın yazması ve talebelerin Risaleleri yazıp çoğaltması ve insanlara ulaştırmasından ibaret bir hareketten ibaret değildir. Evet, bu da çok önemlidir lakin “şahs-ı manevi”nin gücünü tam olarak izah etmiyor. Etle tırnak gibi olmuşlardır desek, kan ile damar gibidirler desek, beyin ile el ve kalem gibi olmuşlardır desek doğruya daha çok yaklaşmış oluruz. Bunun daha güzel ifadesini elbette ki o mübarek külliyatta buluyoruz:

“Meselâ, Risale-i Nur’un şakirdleri içinde Cenâb-ı Hakkın nimetlerine mazhar bazı zatlar (Hüsrev, Refet gibi), iktirânı (iki şeyin bir arada bulunmasını) illetle (esas sebeple) iltibas (karıştırma) etmişler, Üstadına fazla minnettarlık gösteriyorlardı. Halbuki, Cenâb-ı Hak onlara ders-i Kur’ânîde verdiği nimet-i istifade (yararlanma nimeti) ile, Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi (ifade etme nimetini) beraber kılmış, mukarenet (yakınlık) vermiş.

Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyleyse onun ifadesi, istifademize illettir.”

Ben de derim: Ey kardeşlerim! Cenâb-ı Hakkın bana da, sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş. İki nimetin illeti de rahmet-i İlâhiyedir. Ben de sizin gibi, iktirânı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur’un sizler gibi elmas kalemli yüzer şakirtlerine çok minnettarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: “Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmî bir biçare nasıl hizmet edecekti?” Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî (kutsal) nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakiyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş; birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz. (17. Lem’a’nın 13. notasının 4. meselesinden)”

Külliyatın Barla, Kastamonu ve Emirdağ lahikaları, şakirtlerin Üstada yazdıkları ve Risale-i Nur’u kendi zaviyelerinden anlatan ve öven mektuplardan oluşur; Mektubat ise Üstadın onlara yazdıklarından… Külliyatın her yerinde vardır, ilk şakirtler; onların cümleleri ile hocalarının ki yan yanadır. Tarihçe-i Hayat’ı onlar yazmışlardır, onay alıp yayınlamışlardır.

Lahikalar için Bediüzzaman hazretleri diyor ki;

“Şu risale (Yirmiyedinci Mektub’un umumu), bir meclis-i nuranîdir (Nurlu topluluktur) ki, Kur’an’ın şu münevver(aydın), mübarek şakirdleri, içinde birbiriyle manen müzakere ve müdavele-i efkâr (fikir alışverişi) ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur’an’ın şakirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hazine-i kudsiyesinin (kutsal hazinesinin) sandukçaları olan risalelerin satıcı ve dellâllarına (duyurucu, ilan edici) muhteşem ve müzeyyen (süslenmiş) bir dükkân ve bir menzildir (mekandır). Her biri aldığı kıymetdar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. [27. Mektubun 2. zeyli, 67. nolu (Husrev Efendi’ye yazılan) mektup.]”

“Talebelerin hocanın külliyatında bu derece yer aldığı bir başka eser var mıdır?” sorusuna verilecek tek cevap “yoktur”. Calib-i dikkat ve şayan-ı hayrettir. Risale-i Nur’u şahs-ı manevi yapan en önemli unsurlardan biri işte budur. Hoca ve talebe irtibatının zirvesidir. Bu konu üzerinde ne kadar durulsa ve ne kadar söylense azdır…

***

Şimdiyi soracak olursanız deriz ki evet, belki ilk dönemdeki halâveti bulamayabilirsiniz; bu,  zaten her ihya ve teceddüd hareketi için söz konusudur. Lakin Risale-i Nur şakirtleri bugün de bu mübarek külliyata o derece bağlıdırlar ki her namazdan sonra bir bölüm okumayı asla ihmal etmezler. Hâlâ asli yazısıyla yazarlar, bunun için özel imal edilmiş, altta lambası olan camlı masalar icat etmişlerdir. Asli yazısından da okurlar, yeni yazıyla olanları da; ama mutlaka okurlar. İzah ede ede okurlar, bazı cümleleri tekrar ede ede okurlar. Müzakere ederek okurlar, tek başlarına okurlar, bir araya gelerek okurlar. Ve dünyanın her yerinde okurlar. Üstadlarını ve külliyatı tanıtmak için Güney Afrika’dan Malezya’ya, Avrupa’dan Amerika’ya kadar her yerde sempozyumlar, paneller, seminerler düzenlerler.

Nurcular, insanları bu muazzam eserle buluşturmak için gerçekten çok gayretlidirler ve bu cehdleri gerçekten takdire şayandır. Onun için hâlâ şahs-ı manevidir, Risale-i Nur hareketi.

Allah teala hazretleri sa’ylerini meşkûr eylesin, âmin. Ve sair müminlerin de bu tutkunluktan ders almasını nasib eylesin, âmin.

(Yüce Devlet Dergisi, Şubat 2009, 4. sayı, s.8)

 

5. Üç Büyük Hareket, Üç Büyük Şahsiyet ve Kurumsal Tasavvufun İhya Hareketlerindeki Yeri

I. Dünya Savaşı’yla son büyük İslam devleti olan Osmanlı yıkılmış, böylece İslam’ı ve Müslümanları savunacak bir güç kalmamış, Osmanlı’dan kalan topraklar ya Batı devletlerince işgal edilmiş, ya sömürgeleri olmuş, ya da kurulan devletlerin İslam’la bağı -tamamen veya kısmen- koparılmıştır. Yani İslam ve müslümanlar, neredeyse bir daha ayağa kalkmamacasına yere serilmiştiler; hem Batılılar hem de Müslümanların çoğu böyle düşünüyorlardı.

Bugünden bakınca yukarıdaki manzaranın olumsuzluğu pek anlaşılmayabilir, çünkü hadiseleri bizzat yaşayanlardan değiliz, korkunç yıkılışın uzağından bile geçmiş değiliz; ayrıca böyle azim ve vahim olayların en ufak benzerini dahi yaşamış bir nesil değiliz. Lakin hem büyüklerimizden dinlediklerimiz hem de okuduklarımızla biraz olsun idrak etmeye çalışıyoruz ki 1850–1920 yıllarında ülkemiz ve dünya Müslümanlarının yaşadıkları son derece trajiktir, ağırdır, katlanması güç yenilgiler dizisidir.

Lakin 1920’den sonra İslam âleminin üç yerinden üç büyük insan ve hareket çıktı; Müslümanlara yeniden ruh, heyecan ve atılım verdi. Bunlardan birincisi Bediüzzaman ve Risale-i Nur hareketidir ki 1925’te neşv ü nema bulmaya başlamıştır. İkincisi Mısırlı mücahid Hasan el-Benna’nın İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) cemiyetidir ki 1928 yılında kurulmuştur. Üçüncüsü de Hind-Pakistan âlimi Mevdudî’nin Cemâat-ı İslamî’sidir ki 1932’de başlamıştır (Cemaat-ı İslamî 1941’de kurulmuştur lakin 1932’de Mevdudî’nin Tercüman-ul-Kur’an dergisinin editörlüğüne gelmesi, bu hareketin asıl kuruluş tarihi olarak sayılmalıdır. Mevdudî’nin bu tarihten önce de mesela Hindistan Hilafet Hareketi’nde çok önemli faaliyetleri vardır ama kanaatimizce asıl atılımı bu tarihte ve bu derginin başına geçmesiyledir.)

Bu üç hareket de büyük yıkımın ardından İslam’a, yani İslam’ın ana kaynakları Kur’an ve Sünnet’e tam bir yönelişle sarılmayı ifade eden hareketler oldu. Sadece memleketlerinde değil, kendi ülkelerinden başlayıp bütün İslam âlemine kadar ulaştılar. Bu üç hareketin hepsinde, mensuplarını İslam’a göre eğitmek ve yetiştirmek vardır, yani bu cemiyetlere katılanlar aynı zamanda birer talebedir. İslam’ı savunmak ve bu uğurda her türlü sıkıntıyı göze almak, yani mücadele ve mücahede, bu üç hareketin diğer önemli bir ortak noktasıdır. Üçü de İslam Birliği’nin hararetli savunucusudur; üçü de ırkçılığa ve Batı tarzındaki milliyetçiliğe dolayısıyla ulus-devlete karşıdırlar. Hurafelere karşı amansız derecede karşıttırlar, İslam’a sokulmak istenen bid’atlere karşı çıkmayı da ilke olarak benimsemişlerdir.

Bu üç büyük hareketin başındaki şahsiyetler; fikirlerini ilmi faaliyetler, söz ile irşad, dergi ve kitap yoluyla insanlara aktarmışlardır. Şiddet yolunu asla benimsemişlerdir lakin defalarca hapsedilmişler, baskı ve işkenceye maruz bırakılmışlar, birçok kereler suikasta uğramışlardır (Hasan el-Benna ise 43 yaş gibi çok genç bir çağda ve hareketini başlattığı yıldan ancak 20 yıl sonra 1948’deki bir suikastta şehid edilmiştir.) Bediüzzaman siyasete özellikle 1950 yılına kadar tamamen ilgisiz kalmıştır (ama Osmanlı döneminde siyasi hareketlerin içinde bulunmuştur; Cumhuriyet döneminde, üzerindeki büyük baskıdan ötürü –istese bile- siyasetle ilgilenmesi kesinlikle mümkün değildi.) Hasan el-Benna ve Mevdudî’nin hareketlerinin bir yönü de siyasi faaliyet yani parti olmuştur.

Bu üç büyük şahsiyet de yetişme aşamalarında ve hayatlarında, tasavvuf ve tarikatlardan büyük ölçüde beslenmişlerse de hareketlerinin kurumsal tasavvufla bağı olmamış hatta tarikatlardan uzak durmaya çalışmışlardır. Bediüzzaman’ın Kaadirî ve Nakşibendî olduğu bilinmektedir, lakin 1925’te Tekke ve Zaviyeler kapatılmış ve yasaklanmıştı, kurumsal tasavvufla bir bağlantı kurması zaten mümkün değildi; tarikatlar da bir köşeye çekilmişlerdi; 1950’den sonraysa Risale-i Nur müstakil bir cemaat ve hareket olmuştu, kurumsal tasavvuftan çok farklılaşmıştı. Hasan el-Benna’nın Şazeliyye tarikatından olup kurumsal tasavvufa hayatının sonuna kadar bağlı kaldığı ve hareketin kuruluş aşamasında kurumsal tasavvufla uyumlu olduğu bilinmektedir; lakin hareketi kendisinden sonra selefi bir çizgiye evrilmiştir; fakat günümüzdeki bazı İhvan liderlerinin yeniden kurumsal tasavvufa dönmek istedikleri bilinmektedir. Mevdudî’nin ailesi de Çeştî şeyhleri çıkarmış bir ailedir, ama onun hareketi de selefilikten etkilenerek kurumsal tasavvufa uzak durmuştur.

Zamanımızda kanaatimizce bir yenilenme ve dirilme hareketi doğacaksa bu, kurumsal tasavvufla birlikte olacaktır. Böyle bir hareketin doğacağına dair bazı emareler belirmiştir ki sevindiricidir. Mesela bazı Nakşibendî kolları silsilelerine Bediüzzaman hazretlerini de eklemişlerdir, bazıları da medreselerinde Risale-i Nur’u başeser olarak okutmaktadır. Şakirdlerden bir kısmı da tarikatlara intisap etmektedirler.

Günümüzdeki partilerin sağlam temele dayalı, İslami kimliği sağlam olan, mensuplarını ilim ve ahlakla yetiştiren hareketler olmadığı çok açıktır. Eğer temelli, dünya çapında geniş etkili, Batıya ve kapitalizme karşı sağlam durabilecek bir tecdid olacaksa kanaatimizce ancak böyle olacaktır. Duamız ve bütün çalışmamız da bu yöndedir, bu yönde olmalıdır. Rabbimiz böyle büyük bir ihya ve tecdid nasib eylesin, bizi de bu davaya nefer eylesin, âmin.

 

6. Kaynaklar, Öneriler

Bu çalışmayı yaparken elbette birçok kaynaktan istifade ettik. Lakin iki tanesi çok önemlidir ve bizde çok tesir icra etmiştir. Birincisi Eşref Edib’in Risale-i Nur Müellifi Said Nursî, Hayatı – Eserleri – Mesleği (1952); diğeri de Rahmetli Üstad Necib Fazıl Kısakürek’in Son Devrin Din Mazlumları (ilk baskısı 1969’da yapılan kitabın içindeki Bediüzzaman’la ilgili bölüm). Bu iki eser, Nurcu olmayan ama Risale-i Nur’a çok büyük önem atfeden, Bediüzzaman ve hareketinin doğup büyüyüp tesir oluşturduğu zamanlarda yaşayan iki büyük mücahidin kaleme almış olduğu eserlerdir; dolayısıyla objektiftir ama deyim yerindeyse içeridendir.

Şerif Mardin’in Bediuzzaman Said Nursi Olayı – Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim adlı kitabı da Bediüzzaman’ın hareketini sosyolojik boyutlarıyla irdeleyen şimdilik en önemli akademik eserdir; Bediüzzaman’ı, talebelerini, hareketini Risale-i Nur’dan bağımsız olarak açıklamaya çalışan bir sosyologun önemli bir değerlendirmesidir. (Kitap ilk olarak “Religion and Social Change in Modern Turkey – The Case of Bediüzzaman Said Nursi (State University of New York Pres, 1989)” adıyla İngilizce olarak yayınlanmış; Metin Çulhaoğlu tarafından yapılan çevirisinin ilk baskısı 1992 yılında, İletişim Yay.’dan çıkmıştır; Şerif Mardin’in Bediüzzaman’la ilgili yaptığı araştırmalarını Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce olarak anlattığı seminerine 1987 veya 88 yılında katılmıştım.) Bu kitaptan daha üstün, kapsamlı ve geniş bir çalışmanın içeriden birinin yapmasını dilerim. Yapılacak daha çok iş var tabii, Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında. Yararlı olmasını umarak bu konudaki bazı önerilerimizi sıralayalım:

a) Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında şimdiye kadar yazılmış bütün kitap, makale ve araştırmaların bibliyografisi en kısa zamanda tamamlanmalıdır.

b) Bediüzzaman’ın tam ve kapsamlı bir biyografisi, mutlaka arşivlere girilip yaşadığı devrin kronolojisi, olayların Bediüzzaman ve Risale-i Nur hareketine olan etkileri dikkate alınarak hazırlanmalıdır.

c) Risale-i Nur’un bugünün insanı anlayacak şekilde şerhleri yapılmalı ve orijinaliyle beraber basılmalıdır. (Günümüzde Risale-i Nur’un bazı bölümlerinin şerhleri var ama asıl metinden daha zor ve karmaşıktır.)

d) Risale-i Nur hakkında üniversitelerin felsefe, sosyoloji, edebiyat, kelam, tasavvuf ve fen bölümlerinde doktora tezleri yapılmalıdır.

e) Risale-i Nur’un İslam ilim geleneğindeki yeri araştırılmalıdır; Risale-i Nur hareketinin çağımızdaki ve tarihteki diğer dini ihya ve teceddüd hareketleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar bulunmalıdır.

f) Risale-i Nur; liselerin din, felsefe, sosyoloji ve edebiyat kitaplarına girmelidir.

 

7. Okuyun, Dinleyin, Anlatın

Ey müslümanlar, Risale-i Nur’u mutlaka ve dikkatle okuyunuz.

Ey insanlar, Risale-i Nur’a kulak veriniz.

Ey öğrenciler, ey üniversite talebeleri, Risale-i Nur’u okuyunuz ve hayatınıza uygulayınız.

Ey askerler, Risale-i Nur okuyunuz ve gerçek askerlik nedir, oradan öğreniniz.

Ey aydınlar, Risale-i Nur’u iyice inceleyiniz, gerçek tefekkür nedir, iyice anlayınız.

Ey ilim adamları, ey akademisyenler, Risale-i Nur’a kulak kabartınız, bu büyük külliyatı anlamaya çalışmalısınız.

Ey erbab-ı tasavvuf, Risale-i Nur’un ruhuna girmeye gayret etmelisiniz.

Ey erbab-ı siyaset, Risale-i Nur’dan ahlak, maneviyat ve siyaset dersi alınız.

Ey Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur’u iyice okuyunuz, anlayınız, insanlara iyice ve güzelce açıklayınız, tatlı bir dille anlatınız.

(Yüce Devlet Dergisi, Nisan 2009, 5. sayı, s.8)

 

/// H. Murad HEPSEV’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde tefrika edilmiş; ilk olarak 29 Eylül 2010’da yucedevlet.com’a  eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1282 kere okunmuştur.

 

 

Kategori: Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.