ÖTE DÜNYAYA İNANMAK

Oleh: Haydar Murad Hepsev
19 Eylül 2012

 

ÖTE DÜNYAYA İNANMAK

 

Öte dünyaya yani ahirete. Ahirete yani hesap ve ceza gününe. Cezaya yani karşılık bulmaya, bu dünyada yapılan her işe karşılık bulmaya.

Kabir hayatına, yani dirilmeden önce de sorgu sualden geçmeye, mezarların cennet bahçesi ya da cehennem çukuruna dönüşmesine. Öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna, bedenimizin ruhumuzla beraber yeniden vücut bulmasına.

Haşre ve Mahşere yani “bütün insanların bir araya toplanacağı güne.” Tartıya yani sevab ve günahların tartılmasına; sonuca göre ödül ve ceza almaya. Cennet ve cehennemin hak olduğuna; işlenen iyi veya kötü amellerin karşılığı olarak iki yerden birisine girmeye ve sonsuz olarak orada kalmaya.

Din gününe yani herkesin “din” bakımından kıymet ya da kıymetsizliğinin ortaya çıkacağı güne.

İnandık ve ikrar getirdik, elhamdülillah.
***

Bir insan, herhangi bir yere, sıradan bir kazık çaksa bile, onu bir daha kimsenin çıkaramayacağı sağlamlıkta çakmak ister, bu dünyaya kazık çakmak ister gibi.

Sonlu ya da ölümlü hayatta, ebedi olmak ister insan ama nafile; ölüm vardır ve bu herkes için geçerlidir. Ama yine de bu dünyada sonsuz kalmak ister; bunu belki etten diliyle söylememektedir. Hayır, bazen de açıktan söylemektedir; Batılı meşhur şarkıcı demiyor mu: “I want to be forever young (Sonsuza kadar genç kalmak istiyorum.)” Çoğu insan o şarkıcı gibi açıkça söylememekte ama öyle işler yapmaktadır ki hal diliyle “bu dünyada ebedi olmak / kalmak istiyorum” demektedir. O koca binaları, piramitleri, sarayları başka neyle açıklayacaksınız ki… Barınma içgüdüsüyle mi?

İnsan, bu sonlu hayatta, sonsuz ve ölümsüz hayata neden inanmak istemez? Hâlbuki öte dünyayı, oturduğu odadan ötedeki odayı bilir gibi bilmektedir. Bu bilgi sezgisel bir bilgidir, belki ispatlanamaz ama insandaki “iç bilgi” ile bilinir. Ölen hiç kimsenin geri dönmemesinden sezilir. Her işin sonunda bir ödül ya da ceza olması kesinkesliğinden süzülür ve anlaşılır. Her şey bilimsel bilgiden ibaretse, insanın ölümlü dünyada sonsuz olmaya / kalmaya çalışmasını hangi bilim, nasıl açıklayacaksa açıklasın da görelim bakalım.

Ahiret ve dünya birdir aslında, bir madalyonun iki yüzü gibidir, etle tırnak gibidir, suyu oluşturan hidrojen ve oksijen gibidir. Çünkü Allah birdir, tektir, biriciktir. Çünkü her iki dünyayı yaratan O’dur. Bizi yaratan ve iki âleme de yetenekli kılan Rabbimiz hazretlerine hamdü senalar olsun.

İlham perisine inanıp da meleklere inanmamak gibi, rüyaya inanıp da maneviyata inanmamak gibi, fiziğe inanıp da metafiziğe inanmamak gibi büyük bir aldanıştır, öte dünyaya inanmamak. İnsanın en büyük aldanışlarından biridir; belki de en büyüğüdür çünkü öte dünyaya inanmayanın hüsranı pek büyüktür, kaybedişi pek büyüktür. Çünkü ahireti kaybettiği bu dünyayı da kaybetmektedir. Öte dünyaya inanmayan aslında bu dünyaya da inanmaz, ötesi olmayan bir dünyanın nesine inansın ki…
***

Öte dünyaya inanıp çalışanın kazanmasına, sadece dünya için çalışan ama ahirete inanmayanın kaybedişine, sadece öte dünyaya yönelip rüsva olanın haline dair şu üç gencin halinde ibret vardır:

Lisede okuyan son derece başarılı bir öğrenci düşünün. Öyle ki bütün dersleri pekiyi. Hiçbir dersi birbirinden ayırmıyor, hepsine çalışıyor ve yapılan sınavlarda hep üstün not alıyor. Ama nedense bu talebe üniversiteye gitmeyi düşünmüyor, aklına dahi getirmiyor.

Diğer bir öğrenci de derslerin hepsine değil de kendi gayesine uygun derslere çok çalışıyor. Bazı derslerden sınıfını geçecek kadar not alıyor ama hafta sonları da testler çözerek üniversiteye hazırlanıyor ve iyi bir fakülte kazanmaya çalışıyor; hatta yüksek lisans ve doktora yapmayı da düşünüyor, çünkü profesör olmak, büyük bir ilim adamı olmak istiyor.

Üçüncü bir genç ise üniversiteye çok ama çok iyi hazırlanıyor, çoktan seçmeli sistemin bütün inceliklerini öğreniyor, çok test çözüyor. Fakat lise derslerini tamamen boşluyor. Bu genç, sınıflarını geçemiyor, liseyi bitiremiyor, dolayısıyla üniversite sınavına girme hakkını dahi kazanamıyor.

Hangi öğrenci daha iyidir; elbette üniversiteyi kazanan değil mi? Bütün dersleri iyi olup da yüksek okula gitmeyi düşünmeyen öğrencinin çalışmalarının çoğu boşa gitmiştir değil mi? Gereksiz yere çok çalışmakla eline pek bir şey de geçmemiştir.

Üniversiteyi düşünen genç, akıllı ve planlı bir çalışmayla fakülteyi kazanmış, sonra da iyi bir meslek, aynı zamanda itibar sahibi olarak okul sonrası hayatta da başarılı olmuştur.

Sadece üniversiteyi düşünüp lise derslerini boşlayan gencin akıbetiyse birinciden kötü olmuştur, üniversiteyi kazanmak bir yana liseyi de bitirememiştir.

Öte dünyaya inanmayan adam, liseden ötesini düşünmeyen, lisede başarılı ama hayatta başarısız o öğrenci gibidir. Liseye kazık çakılır mı hiç; bir üstü, bir yükseği varken?

Hem bu dünyayı hem de öte dünyayı bilip inanan bir insan, ikinci genç gibi, bu dünyaya ve ahirete beraberce çalıştı, burada çalıştı ve başarılı oldu, daha üsttekini de hedefleyip ona göre gayret ettiği için her ikisinde de başarılı oldu.

Üçüncü genç ise sadece öte dünyaya yöneldi, yalnızca orası için çalışıp bu dünyayı boşladı. Böylece dünyadan koptu, ne olduğu bilinmez bir halde kaldı; öte dünyada da rüsvalığa aday oldu.

Bir de dördüncüsü var: Bu dünya ile öte dünyanın hakikatini az çok bildiği halde, hem burası hem orası için çok az gayret eden adamın hali nicedir acaba? İnancın kendisi eylemdir aslında, lakin inanan insanın bu dünyada işleri, ödevleri, çalışmaları vardır. Bunlara göre gayret etmezse inancının gereğini yerine getirmemiş olmaz mı? İnancı zayıflamaz mı? İnancı zayıf olanın eylemi de zayıf olur; öyle değil mi?
***

Yahudilerin çoğunluğu, lise dersleri iyi olup da üniversiteyi düşünmeyen gence benzerler. Onlar için yalnızca bu dünya vardır.

Üniversiteyi düşünen ve çalışan ama lise dersleri boşlayan genci hali de bir kısım Hıristiyan keşişlerine benzer ki onlar manastırlara çekilip hayattan tamamen kopmuşlardır.

Hem liseyi hem üniversiteyi başaranlar ise Müslümanlardır; onlar orta ümmettir, denge insanlarıdır; hem dünyayı hem ahireti bir arada ve paralel bir şekilde yürütmeye çalışırlar. Zaten dünyadaki emekleri de salih ameldir, yani sevaptır, yani öte dünyaya olan inançlarının bir gereği ve süreğidir.
***

Biz önce iman eder, sonra aklederiz; önce inanır, sonra düşünürüz. İnanmak için örnek, delil veya burhan aramayız. İmandan sonra inanç esaslarının hikmetlerini, inanç ve aklımızın nurlarıyla aramaya gayret ederiz. Bu yolda yürürken gelen örnek, delil veya burhanları, imanımızı pekiştiren hediyeler olarak alır, başımızın üstene koyar ve kabul ederiz.

İman asıldır. İnsanın yaratılış gayesi olan kulluğun giriş kapısıdır. Hayır, eksik söylenmemeli: Ancak ve sadece “kulluk” için, yani Allah’ı tanıma, bilme ve çok zikretme göreviyle yaratılan insanın ilk ve en önemli işidir.

İman neden öncedir ve insan hangi özelliğiyle iman eder diye sorulursa şöyle deriz: Yaratılan bütün her şey içinde ruhu (kalbi, aklı) olan tek mahlûk insandır. Ve insan, kalbiyle ruhuyla iman eder. Ruh ise Allah’tandır. Apaçık olan kitabımızda Rabbimiz buyuruyor: “Ona (insana) ruhumdan üfledim. (Sâd suresi, 72. ayet)” ve “Ruh, Rabbimin emrindendir (İsrâ suresi 85. ayet).” Demek ki Yaratıcı’dan bahşedilen ruh ile insan, imana layık ve muhatap kılınmıştır.

Rabbimiz bize kendini ve hangi iman esaslarına iman etmemiz gerektiğini, gönderdiği elçiler ve kitaplar yoluyla açıkça bildirmiştir. Onun içindir ki “Biz kimiz ki Tanrı’yı bilelim ve bilmediğimiz bir şeye nasıl inanalım” diyen Bilinemezciler’in davaları yanlış ve batıldır. Kendini bize, hem (elçiler ve kitaplar yoluyla) dıştan hem de (bize üflediği ruh yoluyla) içten tanıtan Rabbimize ve O’nun inanmamızı istediği esaslara iman etmek, insanın kabiliyeti dâhilindedir.

İman bizim her şeyimizdir, bu en büyük nimete yatar kalkar hamdederiz, ömrümüz boyunca binlerce şükrederiz. O’nun en büyük emaneti olan canımızı verme anına kadar koruması için de, Rabbimiz hazretlerine dua eder, ağlar ve yalvarırız.
***

Rabbimiz ve O’nun kutlu elçisi, “Allah’a ve ahiret gününe inanmayı” çoğu kereler beraberce anmışlar, böylece öte dünyaya inanmanın önemini insanlara defalarca hatırlatmışlardır. Onun için sen ey gafil kişi, Allah’a ve ahiret gününe inancının derecesi nedir? Öte dünyayı, aklına ve düşüncene ne kadar getiriyorsun? Ölümü, kabir hayatını, kıyameti, mizanı, haşri ve mahşeri, amel defterinin halini, hesaba çekilmeyi, sıratı, cehennem ve cenneti; aklına ne kadar getiriyorsun? Hepsinden önemlisi asıl yurdun olan orası için bir hazırlık yapıyor musun, yoksa oyunda oynaşta mısın?

 

/// Haydar Murad HEPSEV’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nin 1 Haziran 2012 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır.

Etiketler: , , , ,

Kategori: Fiil Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.