ÖMER RIZÂÎ DARENDEVÎ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
01 Şubat 2012

NAKŞİBENDÎ BÜYÜKLERİNDEN

ÖMER RIZÂÎ DARENDEVÎ HAZRETLERİ *

 

Üç Rüyadan Birincisi

Mısır Valisi İzzet Paşa sadrazam olmayı çok arzulamaktaydı. Ama bir türlü bu arzusunu Şeyh Ömer Rızaî Darendevî kuddise sirruh hazretlerine söyleyemiyordu. Sonunda sohbet hükümet işlerine, siyasete kayınca bu emelini şeyhe açtı. İçinden de “ne kolay oldu, korkup duruyor, söyleyemiyordun” dedi. Ömer Efendi; “Bizim fakir elimizde bir şey yoktur, Allah’ın muradı neyse o olur, dua edelim hakkınızda hayırlısı olsun” cevabını verdikten sonra halvete girdi. Kırk gün halvette kaldıktan sonra rüyasında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini İzzet Paşa’yı bir ata bindirip “var ibadullahın işlerini güzelce gör” derken gördü ve gidip rüyasını İzzet Paşa’ya anlattı.

Gerçekten ertesi gün İstanbul’dan İzzet Paşa’nın sadarete tayin daveti gelir. İzzet Paşa Mısır’dan ayrılırken Ömer Rızaî Efendi’ye İstanbul’a geldiğinde istediği yere bir medrese yahut tekke yaptırma sözü verir.

Darende’de doğmuş olan Ömer Rızaî Darendevî hazretleri, yirmi beş yaşına kadar memleketinde yaşar. Sonra Hadim’e giderek Nakşîbendî şeyhlerinden Müftî Yeğen Efendi’ye (k.s.) intisap eder. Daha sonra ilâhî bir cezbe ile Bursa’da bulunan Münzevî Abdullah Efendi‘ye (k.s.) bağlanır. Tarikat terbiyesini böylece tamamlar.

Hacca gitmek arzusundayken Rusya’ya karşı savaş açılınca sefere katılmak üzere dervişleriyle birlikte İstanbul’a gelir. Burada devlet tarafından verilen savaş levazımatını alarak orduya katılır. Berkok Muharebe’sinde Ruslara karşı savaştıktan sonra, şeyhi Abdullah Münzevî Efendi’nin yanına döner. Şeyhi O’na: “Ömer yavrum! Şimdi size Hacc-ı Beytullah etmek lâzımdır. Beden gücünüz varken eyleyesin” der. Rodos ve Mısır üzerinden Hicaz’a giden Ömer Efendi, iki yıl Mekke’de inziva hayatı yaşadıktan sonra tekrar Mısır’a döner.

Kahire’de inziva hayatı yaşamaya devam eder. Yalnızca fakir fukara ile görüşüp sohbet etmektedir. Mısır Valisi İzzet Paşa ehl-i hâl u kemâle ihsanda bulunmak gayesiyle kitapçısı Şekûnî Efendi’yi görevlendirmiştir. Şekûnî Efendi, bir vesile ile Ömer Rızai Efendi’yi tanımış ve kemalatına hayran olmuştur; onun tavsiyesiyle vali Ömer Efendi’nin sohbet halkasına katılır. Yukarıda anlattığımız rüya doğru çıkar böylece İzzet Paşa sadrazam olur.

Bir müddet daha Kahire’de kalan Şeyh Ömer Efendi de Kudüs üzerinden Şam yoluyla önce memleketi Dârende’ye sonra İstanbul’a gelir. Sadrazam tekke yaptırmak için verdiği sözü yerine getirmeye hazır olduğunu Ömer Efendi’ye söyleyince o, şeyhi Münzevî Abdullah Efendi’ye danışmadan karar veremeyeceğini söyler. O da “o zat vaad eylemiş, hayrına mani olmayalım” diye onayladığını ifade eder. Bunun üzerinde İstanbul’a döner; sadrazam da, Eyüp’te eski bir tekkeyi satın aldırarak üzerine yeni bir tekke inşa ettirir.

Bir gün Sadrazam İzzet Paşa sohbet esnasından sözü dolaştırıp Kaptan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa’ya getirir, onun Beytülmali israf ettiğinden, hesapsız hareketlerinden bahs ederek görevden alınması için dua etmesini talep eder. Şeyh Ömer, “Fakir, cellad olmak için gelmedik, bizden o makûle şeyler sâdır olmaz ve olmak dahi ihtimâli yoktur; zirâ ol kimsenin bu kadar fukara ve bîçâregânı var ki taayyüş eyliyorlar; bir tekke binâ eyledim deyü imtinân edersiniz, bana böyle bir tekke lâzım değildir” diyerek üzgün bir şekilde sadrazamın yanından ayrılmıştır.

 

Ve İkincisi

Bu hâdise Şeyh’e o kadar dokunur ki hemen o gece Hicaz’a gitmeyi düşünmeye başlar. Sabah olsun hayr olsun diyerek yatağına yatar. Rüyasında Peygamber Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem, ona “Şeyh Ömer bu dergah Allah ve benim rızam ile bina kılınmıştı, biraz daha sâkin ol sonra gelirsin” demektedir.

Rivayete göre otuz sene müddetle İstanbul’da kalan Şeyh Ömer Efendi, hükümet kapısına ve ileri gelenlerin konaklarına çok az gitmiş, gitse bile yemek yememiş ve verilen hediyelerin anında fakir fukara ve dervişlerine dağıtmıştır.

Devlet işlerinde idarecilere yardımcı olmaya çalışmış, yol göstericilik yapmış, zayıf zamanlarında onları korumuştur.

 

Ve Sonuncusu

Hafız İsmail Paşa, Bostancıbaşı idi. Çoğu zaman tebdil-i kıyafet ederek Şeyh Ömer Efendi’yi ziyarete gelir hulûs-ı hâl ile hizmetinde bulunurdu. Daha sonra Müşir olunca, III. Selin Nizam-ı Cedid ordusunu onun kumandasında Trakya’ya göndereceği vakit, bu fikir kendisine hoş gelmemiş, olayı “Devlet-i Aliyye’ye mütaallik bir meselede padişah tarafından görevlendirildim, bu emrin yerine getirmesi hususunda görüşünüzü ve hayır duanızı istiyorum” diyerek görevinin mahiyeti hakkında bilgi vermeden duasını istemiştir. İşte o gece Şeyh Ömer Efendi bir rüya daha görür. Rüyasında Eyüp Sultan Türbesi’ne gider. Türbede oturan iki zat “Gel ya Ömer, biz kimleriz bilir misin; ben Fatih Sultan Mehmed’im, bu da oğlum Bâyezid’dir. Sultan Selim oğlum Tuna canibine asker göndermek murad eylemişti, vakti değildir, terk eylesin! Fesada sebep olur, var haber ver” diye emir alır, uyanınca rüyasını İsmail Paşa’ya yazarak iletir.

Kabakçı isyanında ise Kadı Abdurrahman Paşa’yı idam edilme tehlikesine rağmen dergâhında saklamış, bir müridinin rehberliğinde Üsküdar’a geçmesine ve isyankâr yeniçerilerin zulmünden kaçmasına yardımcı olmuştur. Kadı Abdurrahman Paşa, Kayseri naibi iken bir gece rüyasında düşmanlarının kendisini kovaladıklarını onların elinden kaçıp daha önce görmediği bir mekâna sığınarak kurtulduğunu, mekânın neresi olduğunu sorunca da Eyüp’te İzzet Paşa Tekkesi cevabını aldığını görmüştür. Kadı Abdurrahman Paşa İstanbul’a geldiğinde Şeyh Ömer Efendi ile görüşüp tanışmış ve dost olmuştur. Vezir olduktan bir müddet sonra Kabakçı İsyanında Ramiz Paşa ile saraydan kaçarak Çatalca’da Tatar Sultan’ın yanına sığınmış, Abdurrahman Paşa’nın aklına daha önce gördüğü rüya gelince de çoban kılığına girerek İzzet Paşa Tekkesi’ne gelmiştir. Şeyh Ömer Efendi onu görünce “Gördüğün rüya zuhur eyledi, şimdi tekkeyi basarlar” deyip, başına derviş tacı, sırtına derviş hırkası giydirmiş bir müridiyle beraber Balat İskele’sine oradan da Üsküdar üzerinden memleketine yolcu etmiştir.

Bu olaydan sonra Şeyh Ömer Efendi tutuklanarak bir gün hapiste tutulmuş; üç yüz yeniçeri ile basılan dergâhı yağmalanmıştır. Kendisi de bir daha dergâha uğramayarak bir müddet müritlerinin evinde kaldıktan sonra Sürre-i Humâyûn ile Hicaz’a gitmiş, dönüşünde bir miktar Şam’da, ardından Konya’da ikamet etmiştir. Eşinin Konya’da vefatıyla tekrar Şam üzerinden Hicaz’a gitmiş ve orada vefat etmiştir.

Malatya Darende’de başlayan İstanbul, Bursa, Konya, Kahire, Mekke ve Medine’de geçen zengin bir hayat… Rusya’ya sefere giden bir şeyh efendi… Devlet adamlarına yön veren bilge şahsiyet… İsyanlar, savaşlar ve ihtilallerle dolu bir zamanın karışıklığına rağmen kemalatın zirvelerinde dolaşan bir derviş… Bu mübarek zat, bu toprakların mayasını yoğuran nice büyüklerimizden biridir. Onun hakkını ödeyemeyiz elbette ama onun hatırasını yaşatmak da biz evlatlarının görevlerinden biri değil midir? Büyüklerimizi anmak, onların izinden gitmek, bizim aldığımız bir terbiye değil midir? Onun için bir küçük yazı kaleme aldık ama yetmeyeceğini biliyoruz ve diyoruz ki böyle büyük bir şahsın aslında romanı yazılmalıdır. Çünkü aynı zamanda hem tasavvuf hem tarih hem macera hem sosyoloji ve hem psikoloji bakımlarından ne kadar zengin bir malzeme bulunmakta Ömer Rızai Darendevî hazretlerinin hayatında.

 

* Bu yazı kaleme alınırken, Hür Mahmut YÜCER‘in Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, 19. Yüzyıl (İnsan Yay., İstanbul 2004) ve Menâkıb-ı Ömer Rızâî Darendevî (Millet Ktp. Şer’iye, 1096) adlı eserlerden faydalanılmıştır.

 

/// Hayreddin MERAL tarafından hazırlanan bu yazı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ekim 2009, 2. sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Büyüklerimiz | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.