“OLASILIKSIZ” ROMANI ÜZERİNE

Oleh: Haydar Murad Hepsev
01 Nisan 2012

 

“OLASILIKSIZ” ROMANI ÜZERİNE

 

Kapitalizmin ağır baskısı edebiyat ve sanat dünyası üzerinde de derinden hissediliyor. Reklâm ve propaganda yoluyla nice kalitesiz ve zayıf eserler pompalanıyor ve bir bakıyorsunuz bütün gençlerin, bütün insanların elinde… İnsanımız da zannediyor ki bir kitabın dünya çapında çok satanlar listesine girmesi, o kitabı kaliteli bir eser yapıyor.

Tabii işin içine bir de inanç meselesi de giriyor, gerçi günümüzün sanat ve edebiyat çevreleri için bu mesele çağdışıdır (!) ama inancı varlık bilinciyle hatta üstün tutan bizler için asıl çağdışı olan inancı geri plana atmaktır. Onun için Adam Fawer tarafından yazılmış ve 2005 yılında yayımlanmış bilim kurgu romanı olan “Olasılıksız”ı, inanca saldırı olasılığıyla okumakta yarar olduğunu da düşünüyoruz. Yazar, bu konuları konuların ve diyalogların aralarına öyle zekice yerleştirmiş ki, bu kitabı dikkatli bir şekilde okumayan bir genç, yazarın birçok batıl görüşünü, hayatın sıradan bir gerçeği gibi algılayabilir.

Kitabı okurken sıradan bir Amerikan filmi izliyormuş gibi oluyorsunuz. Nedeni, Amerikan filmlerinde binlerce kez karşımıza çıkan kurguların, bayağı bir şekilde taklit edilmiş olması. Orijinal bir kurgu yok. İlk önce dikkati çeken özellik bu; ama kitap çok satan bir kitap, vardır elbette bir hikmeti?!

Şimdi somut cümlelerden hareket ederek eleştirelim kitabı da okuyucu ne demek istediğimizi tam olarak anlasın:

* Kitabın 392. sayfasında roman kahramanı Caine’den bahsederken kurulan şu cümle ile kader inancıyla açıkça alay ediliyor:

“Hayatının ilk otuz yılı boyunca kadere inanarak yaşasa da, şimdi bunu düşünmek bile onu dehşete düşürüyordu.”

Yazar, bu görüşünü, kitabın genelinde de veriyor. Kader diye bir şeyin olmadığını, insanın hayatta ne isterse başarabileceğini vs… Bu görüşlerini enjekte etmek için de öyle çamlar deviriyor ki sormayın gitsin. Bu hatalardan bazıları, bizim tanzimat romanlarımızdaki gülünesi kurgu hatalarını hatırlatıyor. Gerçi çok görmemek lazım, Amerikalı yazarın ilk romanı bu.

* Acemi yazarımız, ateizm propagandasında, direksiyonu öyle serbest bırakmış ki yaratıcı inancını, ”hipotez” (varlığı kanıtlanmamış bilimsel iddia) olarak adlandırmakta bir beis görmüyor:

“Napolyon, onsekizinci yüzyılda yaşayan astronoma, güneş sistemi hakkındaki eserinde niye tanrıdan söz edilmediğini sorduğunda bilim adamı şöyle cevap verdi: Efendim, bu hipoteze gerek yok…” (sayfa 79)

* “Peki, siz de dindar bir hayat tarzını mı benimsiyorsunuz, diye sordu Michael sınıfı güldürerek.
-Aslında, dedi Caine, gülümseyerek: hayır.
-Neden?
-İki nedeni var: Birincisi, bana kalırsa dünyevi zevkleri tadarak yaşanacak bir hayat insana pozitif bir sonsuzluk getirir, ama dini bir hayat negatif sonsuzluktur.
Birkaç öğrenci bunu alkışladı… (sayfa 52)

* Evrim teorisini, romancımız göklere çıkarıyor. Eserinde baştan sona yaratıcı inancı ve kader inancını çürütmeye çalışıyor. Bizim bir kısım gençlerimiz de bu kitabı “harikaydı, bir çırpıda okudum…” yorumlarıyla reklâm ediyor. Kitapta dayatılan sadece evrimcilik ve ateistlik değil. Bunun yanında Amerikan kültürü ve rasyonalist (akılcı) felsefe reklamı da garnitür olarak veriliyor.

Nava ile Caine arasında sayfa 335’te geçen şu diyalog, her şeyi özetliyor aslında:

“Şu şekilde düşün. Evrendeki tüm canlılar, tek hücreli bir canlıdan evrimle oluştuğuna göre…”(s.335)

“Newton; tanrının, evreni değişmez birtakım kurallar çerçevesinde, belirli bir planla ortaya koyduğuna inanıyordu. Bu inanış, topluma da yayıldı ve kapitalizm yayıldı. Böylece dünya arz-talep kurallarına boyun eğdi adeta…” (sayfa 336)

“Darwin, türlerin kökenini yazdığında, felsefecilere ve fizikçilere, yüce bir güç tarafından geliştirilmiş bir dünya değil de, sayısız belirsiz mutasyon sayesinde milyonlarca yıl boyunca evrim geçirmiş bir dünya olduğu görüşünü sundu. Bu eser 1859 yılında yayınlandığından beri, yaratılışçılığı reddederek evrimi kabul eden herkes, ayrıca yazgı, kader gibi belirli değişmezler olduğunu da reddetmişti ve determinizmi de reddetmek durumundaydı.(s.113, 114)

…lütfen bana yaratılışçı olduğunu söyleme…(sayfa 114)”

* Yazarın, roman kahramanı için seçtiği lakap: “Laplace’in Şeytanı”

Sayfa 438’de, dünyaca tanınmış insanlardan bazıları sayılıyor ve “hepsi de şeytandı” deniliyor. Yaratıcı anlayışını yok sayan evrimci yazarımızın, şeytanı öne çıkarması ilginç bir konu.

“Socrates, Büyük İskender, Julias Sezar, Moliere, Napolyon Bonaparte, Herman Van Helmholtz, Van Gogh, Alfred Nobel. Hepsi birer şeytan.”(s.438)

“Neden ben şeytanım, neden başkası değil?
Bu da olasılıkla ilgili, aynen çan eğrisi gibi. Herkeste şeytana özgü güçler var aslında. Bazılarının güçleri zayıf, bazılarınınki güçlü. Çok az kişide hiç yok, bu yüzden de birkaçında hepsi olmalı. İşte bunlar da şeytanlar.” (s. 438 )

Kitaptaki mantık hatalarına da birkaç örnek verelim:

* Jasper, başlarda şizofren, akli dengesi yitik bir hasta rolündeyken kitabın son bölümünde birden akıllanıyor, bilimsel vaazlar vermeye başlıyor.

* Patlama neticesinde Caine’in dizi parçalanıyor. Ajan Nava, onu ev ortamında ameliyat ediyor. Sonra da Caine bu vaziyette maceradan maceraya atılıyor. Bir Yahudinin evinde baskına uğruyorlar. Ne hikmetse Caine, bu evden, bu vaziyette kaçıyor, kalabalığa karışıyor. Amerikan dehasına müthiş bir örnek. (sayfa 365)

* İşte size bir başka komiklik. Sayfa 418’de Nava, içerisinde; bir adet uyuşturucu tabanca, iki adet Glock tabanca, üç yüz kadar mermi, bir kutu freon ve binayı yerle bir edebilecek kadar patlayıcı olan çantayla, hassas korunan bir binaya giriyor. Güvenlik görevlisi çantayı eline alıp arıyor. Her ne hikmetse, yan bölmedeki o kadar metal ağırlığı fark etmiyor, çantayı Nava’ya iade ediyor.

* Sayfa 419’da kötü adam rolündeki “Doç”, Nava ile aynı asansöre biniyor. Nava’yı fark etmiyor.

* Şöyle bir cümleye ne dersiniz: “kafasındaki delik bir beyzbol topu büyüklüğündeydi.”
***

Elbette kimseye hangi kitabı niçin okuyorsun diyecek halimiz yok! Kimse yanlış anlamasın. Ama şunu demeye hakkımız var: Bizde maalesef eleştiri kurumu yok. Tercüme veya telif eserler, bir eleştiri süzgecinden geçirilmiyor. Eleştirildikten sonra isteyen okur, istemeyen okumaz. Fakat gençlerimize, çocuklarımıza okutacağımız kitapları hem de iyi bir süzgeçten geçirmek daha doğru olmaz mı?

Hele tercümeler; hiçbir şekilde eleştirilmiyorlar. Öyle ya, Batıdaki her yazar, büyük yazar; insanüstü onlar. Onun için eleştirilemez, eleştirilmesi aklın ucundan bile geçirilemez.

Tabii hepsinden önemlisi, kendi yazarlarımızın gençlerimizin ve hatta bütün dünyanın ilgisini çekebilecek romanlar yazması… Değil mi?

 

/// MEHMET NABİ KÜÇÜK tarafından kaleme alınan bu eleştiri, Yüce Devlet Dergisi’nde (15 Şubat 2009, 4. sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , ,

Kategori: Kitap Tanıtımı | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.