NECİP FAZIL KISAKÜREK’İN ESERLERİNDEKİ TEMEL DÜŞÜNCELER ÜZERİNE

Oleh: Haydar Murad Hepsev
23 Ocak 2012

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK’İN ESERLERİNDEKİ

TEMEL DÜŞÜNCELER ÜZERİNE

 

Şairlerimiz ve edebiyatçılarımız hakkında yapılan bazı çalışmalar, kanaatimce, eser ve şahsın özüne tam olarak inemiyor. O kadar çok söz söyleniyor ki incelenen ve tanıtılan şahıs dahi ortadan kaybolabiliyor. Hâlbuki yazar, edebi eser ve içinde yaşadığı dönem hakkında temel konular bulunmalı ve incelemeler buna dayandırılmalıdır. Üstad Necip Fazıl hakkında da birçok çalışma yapıldı, fakat temel düşünce ve anlayışları hâlâ pek bilinmemektedir. Bu âcizane yazıda, en azından bu arzuyu dile getirmek istiyorum.
* * *

 

Necip Fazıl önce kendi iç dünyasını adım adım gezmiş, santim santim incelemiş ve orada müşahede ettiği hakikatlerle toplumun gerçeklerine yönelmiştir. Bu sebeple Necip Fazıl’ın iç dünyasına yönelik olan tahlil ve değerlendirmeler, öncelikle ele alınmalıdır. Çünkü onu tanıyan bilir ki onun her eserinde daima fert ön plandadır. Fert maddenin atomu, canlının hücresi gibi temel bir öğedir.

Onu iç dünyasını didiklemeye sevk eden zaman, mekân, ölüm, hayatın gayesi, tahkiken Allah’ı bilmek, kader, şüphe, yaratılışındaki incelikler vb. olumlu olumsuz düşünebilen, hayal edebilen ve hissedebilen pek çok şey vardır. Bütün bu soruları üç kelimede toplamak mümkündür. Allah, Kâinat ve İnsan

İnsanda, kendisini ve kendinden gayrını görmek şuuru apaçık bir vakıa… İnsan, içine doğru bir iç dünyayı ve dışına doğru da içte gördüğü büyük kâinatı hissediyor ve burada kendi mevkiini arıyor.” (Yolumuz-Halimiz-Çaremiz)

İnsan bu mevkii neyle arıyor ve ararken nelerle karşılaşıyor, neler elde ediyor? Elbette insan bu arayışını bir vasıta ile yapmaktadır. Bu vasıta Necip Fazıl’a göre şudur:
Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapılamayacak olan, kendini her şey zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedi felakete köprü dayayan, en büyük ilahi nimetle korkunç hüsran vesilesi arasında bir bakıma harikalar harikası, bir bakıma aşağının aşağısı bir vasıtacıktan başka bir şey değildir.” (İdeolocya Örgüsü)

İşte iç dünyayı incelemek için kullanılan mikroskop. Bu vasıta yukarıda saydığımız zaman, mekân gibi bir türlü tam manasıyla aklın ihata edemediği hususlarda takatsiz kalmaktır çünkü bütün bir âlem sırlarla doludur. Necip Fazıl’ın eserlerinde aklın takatsiz kaldığı hususlar defalarca zikredilmektedir.

“Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış onu öğrensem asıl?
(Çile)

Bir aralık zaman fikri beni çıldırtacaktı. Bir musiki cümlesi dinleyecek olsam, onun her an uçup giderek, yerini başka bir notaya bırakan akışı karşısında, ahenk bütününü muhafaza edemez ve bütün sesleri tek bir “gık” halinde, birbiriyle irtibatsız bir darbe olarak işitir oldum. Her an yaşadığımız mazi, hâl ve istikbal temposu içinde, lastik bir topa bindirilmiş, muvazenesini arayan bir kedi yavrusuna döndü ruhum. Öyle ya; her an yokluğa karışan bir mazi şeridi; ve her an yok olan, bir istikbal zinciri; ve bunların üzerine aktığı çark… İşte yuvarlanan topun tepesindeki, yani tek an içinde muvazenesini aramaktaki kedi yavrusu…” (Hikâyelerim, “Gölgeler”).

“Evet her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!”
(Çile)

“Eliyorum!
Akıl sormaya mecbur;
Gökleri kalbur kalbur
Eliyorum”
(Çile)

Nasıl olur? Düşünen bir varlık nasıl yok olabilir? Şuur isimli haysiyet ele geçer de sonra nasıl silinir? Korkunun bu kadar büyüğü altından nasıl hiçlik gelebilir? Haydi madde, et, kemik, silinsin; fakat fikir, hiçbir bıçağın kesemediği ulvi mevcut, nasıl gider, nasıl kalmaz, gelmiş ve olmuşken, gelmemiş ve olmamışa nasıl dönebilir?” (Hikâyelerim, “Ses”)

“Ey akıl, nasıl delinmez küfen?
Ebedi oluşan urbası kefen
Kursa da boşluğa asma köprü, fen
Allah derim, başka hiçbir şey demem”
(Çile)

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Görülüyor ki insan aklıyla dünyada sürekli bir şeyler aramakta ve hep bilinmeyenin peşinde koşmaktadır. Adeta bütün bu arayışlar insanın meçhule âşık olduğunun göstergesidir. Hatta Necip Fazıl’a göre Don Juan kadında, kumarbaz kâğıtlarda bu bilinmeyeni aramaktadır. Kesif bir merak duygusuyla gelen bu aşk insanın fıtratından gelmektedir. Henüz konuşmayan bir bebekten, 80’lik ihtiyara kadar her yaşta insan bilinmeyene karşı aynı duyguların titreşimlerini hissetmektedir.

Necip Fazıl bilinmeyenlere karşı hep iç dünyasında cevap aramıştır. Bir bakıma insan için en büyük delil kendi içinden gelir. Öyle ya yaşadığımız ve hissettiğimiz şeylerden daha gerçek ne olabilir bizim için… Bilinmeyenleri iç dünyamızdan elde ettiğimiz delillerle anlamanın adı “Sır idraki”dir. (Batı Tefekkürü İslam Tasavvufu)

Aklın kuşattığı hiçbir şey hiçbir yerde sır yok, kuşattığı her yerde sır var… Allah kuşatılması muhal, kuşatması mutlak olduğuna göre, O’na giden yol sır idrakinden başka ne olabilir.” (İman ve İslam Atlası) Sır idraki (sezgi) aklın kendi yetmezliğini idrak etmesi ve teslim olması ile ortaya çıkmaktadır.

“Bir ilim vardır ki, her şey unutulduğu ortada hiçbir şey kalmadığı zaman başlar. Bir ilim vardır ki şuur fotoğrafının filmi ışık görüp bozulduğu, ruha ne kadar yanlış birikmişse hepsinin üstüne yokluk düştüğü zaman ışıldar. Bir ilim vardır ki, ismi bilmemek, görmemek anlamamak, tanımamaktır. Ey ilim ezbercisi işte ilim budur.” (Aynadaki Yalan)

Metafizik alandaki bütün bilinmeyenler bu idrak vasıtasıyla kavranabilir. Zira akıl onları ihata edemez. Allah da mücerred bir kavramdır ve akıl onu ihata edememektedir. Necip Fazıl burada şu tarifi yapar:

Allah en büyük malumu meçhul olmaktan ibaret temel varlık” (Hikâyelerim,”Yemin”).

İnsan meçhule âşıktır.” / “Allah hakkında tek bilinen şey onun meçhul olmasıdır.” Bu iki önermeden, çıkacak basit mantık çıkarımını telaffuza bile ihtiyaç yoktur. Ve bu çıkarım, sadece kelimelerden ibaret bir çıkarım değildir. Zira bu kelimelerin içi duygu ile doludur:

“Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İç içe mimari, iç içe benlik;
Bildim seni ey rab, bilinmez meşhur!”
(Çile)

 

* İskender TÜRE’nin bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Kasım 1995, 4. sayı, s.7) yayınlanmıştır. Yazı, 13 Şubat 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1411 kere okunmuştur.

İskender TÜRE, 1963 yılında Eskişehir Sivrihisar’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Eskişehir’de tamamladı. 1986 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptı. 1988’den itibaren Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda çalışmaktadır. Zülkarneyn adıyla yayımlanmış bir kitabı vardır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.