MEYVASI TATLI İMAN

Oleh: Haydar Murad Hepsev
16 Mart 2012

 

MEYVASI TATLI İMAN

 

İman, büyük bir olgudur. İman erdemdir. Nurdur. Kuvvettir. Huzur sebebidir. Yokluğu bunalımdır. Lakin varlığı ile yokluğu bir olan imanlar, yani sözde inanmalar da, bocalamaya yarar. O halde nasıl bir inanca sahip olmalıyız?

Buyurur ki Rabbimiz: “Ey inananlar! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği Kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır. İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenler var ya; Allah onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir. Münafıklara, kendilerine elem verici bir azap olduğunu müjdele. Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir; onların (kâfirlerin) yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah’a aittir. Oysa Allah size Kitapta (Kur’an’da) ‘Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi halde siz de onlar gibi olursunuz’ diye hüküm indirmiştir. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. (Nisâ Sûresi, 136–140. ayetler)” Burada “yapın” denilen şeyler şunlardır;

1. Bizler inandığımızı sanıyoruz. Hâlbuki “Ey inananlar! İmanda sebat gösterin” buyruluyor. Bu, diri bir iman çağrısıdır. Hele bu fitne zamanında, bu İlahî buyruk asla unutulmamalı.

2. Kur’an’ın “derin bir sapıklık” dediği küfrü bizim de aynı görmemiz gerekir. Hiçbir zaman kâfirlere gönül kaptırmamak durumundayız. “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez. (Hûd suresi, 113. ayet)”

3. Her fırsatta inkâr eden münafıklar gibi olmamaktır. Bunlar ne derin müşriklerdir; af dışı bırakılmışlardır. Şüphe ile iman bağdaşmaz. Ayrıca iman şakaya da gelmez.

4. Müminleri bırakıp kâfirlerle dost olan münafıkların bu özelliklerinden kaçınmaktır. Kâfirlerde bir üstünlük arayanlar da, aynen münafıktırlar.

5. Onur, saygınlık ve yücelik ancak Allah’ındır; ancak ve ancak Allah’tandır.

Konumuzu, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin açıklamalarıyla geliştirelim. Enes b. Mâlik (radiyallahu anh) naklediyor. Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “Üç haslet vardır ki, bunlar kimde olursa, o kimse imanın zevkine varır, tadını alır. Bunlar: Allah ve Resulünü her şeyden çok sevmesidir. Allah için sevip Allah için bugz etmesidir. Allah’a şirk koşmaktansa, büyük bir ateşe atılmaya razı olmasıdır.” (1) Açıklayalım:

1. “İmanın tadını alır” sözüyle şunlar kastedilmektedir: Hasta olan bir kimse yaptığı işin tadını almaz. Bal bile yese ona acı gelir. İmanı zayıf olan kimse de yaptığı amellerin zevkini almaz. Onları zoraki yapar.

2. Allah ve Resulünü sevmek hususunda büyük müfessir Beyzavî der ki: “Buradaki sevgi içgüdüsel sevgi değildir. Akıl ve irade ile sevgidir, hastanın ilâcı sevmesi gibi. Hasta mizacı bakımından ilâcı sevmez. Fakat ilâcın dertlerine düşman, hastalığına şifa olacağını düşününce, aklî olarak ilâcı sever ve şifa bulur. Mümin de aklını kullanarak düşünürse, şeriatta mutlak fayda görür. Böylece Allah ve Resulünü candan sever.”

3. Allah Resulüne isyan etmektense, ateşe atılmaya razı olur. Kendisinde zikir ve ibadet meclisleri Cennet bahçesi; küfre-isyana dönmek ise ateşe atılmak olduğu kanaati uyanır… Böylece “Nefsi için sevdiğini, mümin kardeşi için de sevmedikçe, mümin olamazsınız.” sözü tecelli eder. Bu hâl önce kendi nefsine infak etmesi, bazı durumlarda kendi nefsini başkalarına tercih etmesine engel değildir. Resulü Ekrem (sav) de “Kendi nefsinle başla” buyurdu. (2)

İşte imanımız bu meyveyi verdiği zaman kalbimize oturmuş demektir. Yoksa her an gidebilir… Bu noktaya gelene kadar birkaç çizgisini belirttiğimiz bu imana sahiplenmek gerek. Bu işler derunî olduğu için garantili konuşamayız. Fakat kişilerin imanlarına işaret amelleri, kullukları vardır. O, bize bir kanaat verir.

Öncelikle kendimizi yargılamalıyız. Acaba bizim imanımız, burada işaret ettiğimiz kadar bile olsa, kurtarıcı bir iman mıdır? Bu soruya cevap vermek gerek. Eğer cevabımız (evet) ise bahtiyarız demektir; o çizgide yürüyelim, imanımızı derinleştirmeye bakalım. Yok, bu soruya (hayır) diyorsak, sebeplerini bulalım; o engelleri giderelim, iman düzlüğüne çıkalım; salih ameli takviye olarak kullanalım. Böylece “ahlâk meyvesini” derelim. Yoksa “meyvesiz kavak ağacına” benzeriz. Fakat kendimizi eleştirmek zordur. Kendimize bir değer biçmek de kolay değildir. Öyleyse kâmil adamların değerlendirmesinden geçelim. Onların tenkitlerine alınmayalım. Düzeltmelerine açık olalım. Unutmayalım ki, bahçıvan olmadan bağ budanmaz. Üzümler koruk kalır, tatlanmaz. Bizi de bir bahçıvan titizliği ile düzelten zatlar bulunsun.

Allah teala hazretleri, gerçek ve sağlam bir iman versin hepimize, imanını koruyanlardan eylesin, son nefesimizde de imanımızı şeytanın şerrinden kurtarmayı nasip etsin, âmin.

 

(1) Sûnen-i Nesâi: 8/548 (A. M. Büyükçınar tercümesi)
(2) age: 8/549

 

/// (Emekli İstanbul Vaizi) Mehmed YÖRÜK Hocaefendi’nin bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (15 Aralık 2010, 7. sayı) yayınlanmıştır.)

 

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Öğüt Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.