MESNEVÎ’NİN İLK 18 BEYTİ ve ŞERHİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
04 Ocak 2012

MESNEVÎ’NİN İLK 18 BEYTİ ve ŞERHİ

 

dinle bu neyi ki şikâyeti vardır
ayrılıklardan hikâyesi vardır:

kamışlıktan kestiklerinden beri
feryadımdan kadın erkek ağlayıverdi,
ayrılıktan yanmış yarılmış yürek isterim
aşk derdini anlatabilmek için,
aslından uzak kalan herkes
arar kendi vatanını, vuslatının rüzgarını,
her yerde ağladım ben
iyiler ve kötülerle oturup kalktım ben
dostum oldu herkes kendi görüşünce
içimden sırlarımdan lakin haberdar olmadı,
sırrım feryadımdan uzak değil
gözde ve kulakta lakin o nur var değil
canda ten, tende can gizli değil
canı görmeye kimse izinli değil.

neyin sesi ateştir hava değil
bu ateş kimde yoksa yok ola,
aşkın ateşidir neyi yandıran
aşkın ateşidir meyi kabartan,
ney dostundan ayrılmışların arkadaşıdır
perdeleri, perdelerimizi açmıştır,
ney gibi hem zehir hem panzehir olanı kim görmüş
hem özleyen hem sır saklayanı kim görmüş,
çok kanlı bir yoldan bahseder ney
ve mecnunun aşkının hikayelerinden,
bu aklın mahremi şuursuz değil
dile de kulaktan başkası müşteri değil.

gamımız uzadı birden günlerce sürdü
acımız günlerle yoldaş oldu,
geçsin günler geçecekse geçsin
sen var ol heman ey temiz insan,
suya kanar herkes balıklar susar
kim ki nasipsizdir rızkı hep gecikir.

hamlar pişkinden anlamaz hiçbir zaman
kısa söylemek lazım o zaman, vesselam.
***

bişnev în ney çün şikâyet mî kuned
ez cüdâyîhâ hikâyet mî kuned
dinle bu neyi ki şikayeti vardır
ayrılıklardan hikayesi vardır

“Dinle” önerisi, “oku” emrinin karşılığıdır. Okunanı dinle, evrenin derin sesini dinle, kendini dinle anlamındadır. Ney okur, herkes dinler; inanan kişi ise her şeye ibretle bakar. Dinlemek çok önemlidir. Duyanlar, kulak kabartanlar ve dinleyenler başarılı olurlar; dinleyip uyanlarsa kurtuluşa ererler. Dinlemeyen öğrenemez, bilemez ve aklı ve gönlü zenginleşemez. Dinleyen saygı duyandır; kâinata, mahlûkata, insana ve tabii ki kendine. Dinleyenin kanatları vardır; havalanır, uçar ve seyeran eder. Dinlemeyen perişandır, yılan gibi sürünür çöplükte.

Ah, ne güzeldir, sevgiliyi dinlemek, gözlerinin içine baka baka. Ne tatlıdır suyu dinlemek, şadırvanlarda, derelerde, çağlayanlarda. Yağmurun sesini duymak, ne güzeldir, sıcak yaz günlerinde. Her yerde ses var, dünya bile sesle döner, ay bile sesle bakar dünyaya. Bu sesleri duyabilmek ne güzel, ne kadar şükretsek az değil mi? Kuran’ı dinlemek ne güzel, ne tatlı, ne hoş, ne kadar coşku verici, ne kadar yakıcı ama eğitici, ne kadar ahenkli ama anlamlı. Âlimleri dinlemek ne güzel, ne kadar eğitici. Eşimizi dinlemek, çocuklarımıza kulak kabartmak, bebeklerin nefes alış verişlerini dinlemek…

Velhasıl dinlemek, dinlemek… Onun içindir ki Mesnevi “dinle” sözüyle başlıyor. Ney bir sembol elbette; kâinatı temsil ediyor insanı karşılıyor. Hz. Mevlana “bu ney” diyerek neye olan ilgi ve sevgisini izhar ediyor. Yani dostumuz, yakınımız olan bu neyi dinle; çünkü şikâyetleri var, hikâyesi var, anlatacağı şeyler var. Sadece yanık sesini dinlemekle kalma, onu da dinle lakin o hazin öyküsünü de anlamaya çalış; çünkü ayrılıklardan şikâyeti var. (Bazı rivayetlerde “ez ney (neyden)” ibaresi var. Her iki mısrada “ez” edatının tekrarı uygun değil. Bundan önemlisi ise neye olan yakınlığın “bu ney” ile ifade edilmesi daha anlamlı. Hazret-i Mevlana, ilk 18 beyti bizzat kendisi yazmıştır, bu yüzden şekil bakımından daha mükemmel olması gerekir. Zaten en eski Mesnevi yazması kabul edilen Veledî nüshasında “în” şeklinde yazılmıştır; biz de bu nüshayı esas aldık. Ayrıca bazı nüshalarda “hikâyet” ilk mısrada geçiyor. Hikâyesi olandan önce şikâyeti olanı dinlemek daha öncelikli değil midir? )

 

Veledî nüshasının ilk sayfası
(Konya Mevlana Müzesi Ktp., nr.51)

Ayrılıktan şikâyeti olmayan mı var? Herkes ayrılmış sevdiğinden, vatanından, yurdundan. Tanrı memleketinden, cennetten ayrılmış önce; dünyaya düşmüş, sıkıntılar diyarına. Ana karnından ayrılmış sonra; sıcak, koruyucu, sevgi dolu ana karnından. Baba ocağından ayrılmış, taşraya düşmüş, gurbete gitmiş, göç etmiş. Her ayrılış canını yakmış, içini sıkmış, ruhunu üzmüş. Yaşlar akıtmış, göz pınarları dolu olanlar; kimisi içine akıtmış, kimi de ney gibi yanık, acı ve tiz bir sada olmuş. Ses olmuş, çığlık olmuş, öykü olmuş da ayrılığı anlatmış.

Her yerde ve her zaman ayrılığı hatırlar insan; belki tam bilmez, belki farkında olmaz ama nasıl ki bir asker evine dönmeyi her dem arzular ve gün sayar, insan da asıl vatanını arar. Nedensiz iç sıkıntıları, sebepsiz iç çekişleri, karışık rüyaları hep bu sıla özleminin izleridir. Baba ocağında el bebek gül bebek tutulan genç kız hem de severek gittiği koca evinde neden aylarca gözyaşı döker, neden “hem ağlarım hem giderim” der.

Biz de hem ağlıyor hem gülüyoruz, şaşkınız ey ulu Rabbimiz. “Sizin Rabbiniz değil miyim” sözünün ulu çağrısı kulaklarımızda uğulduyor, gönlümüzün fanusunda çın çın ötüyor, aklımız bu derin muammayla her daim meşgul ama meczup… “Evet” diyoruz biz, her daim evet, başımız ve gözümüz üstüne, evet. Anlamayacaktık lakin ayrılmasaydık, ayrılık bizi aciz, fakir ve biçare bırakmasaydı anlayabilir miydik yakınlığı, cenneti, nübüvveti, velayeti… Gönderdiğin kitap ve peygamberler teskin ediyor acımızı, velilerin ve dostların azaltıyor azabımızı. Kuran okuyor, sizi hatırlıyoruz; Kuran okuyor vatanımızdan haberler alıyoruz. Sükûnet ve sekinet ver bize, sabır ve huzur ver, yüreklerimizi tahammüle alıştır; alıştırma bizi dünyaya, kördüğüm olmuş pislik yumağına. Cennetin kokusunu duyur bize, güneş açsın ve cennet gülsün bize.

Ney bize cennetten bir hediye midir? O yanık ses duamızın bir karşılığı mıdır? Hamdolsun ya Rabbi, size sonsuz şükürler olsun, bizi yalnız bırakmadınız, bizi hiç umarsız ve umutsuz bırakmadınız. Gurbetimizi çaresiz bırakmadınız, hicretimizi yarsız bırakmadınız. Bizi peygambersiz bırakmadınız, salât ve selam olsun Habib-i edibinize, onu miraca çıkardınız bizim adımıza ve yerimize, vatanımızdan haberler gönderdiniz. Yaratılmışların adedince şükür, hücreleri sayısınca hamd, zerrelerince övgü sizin yüce katınıza olsun.

Şikâyetlerimizi de bağışla, bizler aciz ve zayıfız. Ayrılık sabır gerektirir aslında; firak tahammül gerektirir, vatana dönmek için çaba gerektirir. Hapishaneye düşen mahkûmlar, oradan kurtulmak istemezler mi, tünel kazıp kaçmaya çalışmazlar mı? Robinson gibi bir adaya düşmüşüz, halimizden şikâyet ediyor ama hiçbir şey yapmıyoruz, çekilmişiz bir ağaç gölgesine orayı cennet zannediyoruz, kendimizi kandırıyoruz. Zaman geçiyor, ömür geçiyor, ister istemez asıl vatanımıza dönüyoruz, gün gün ihtiyarlıyor ve ölüyoruz. Ney de lisan-ı hal ile bize ayrılıklarımızı ve asıl yurdumuzu hatırlatıyor; diyor ki “dinleyin beni can kulağınızla, aldanmayın şikâyetime, ne de olsa cansız bir kamışım ben, lakin ben bile vatanımı unutmamışken, sana ne oluyor ey insan.”

kez neyistân tâ merâ bübrîdeend
der nefîrem merd ü zen nâlîdeend
kamışlıktan kestiklerinden beri
feryadımdan kadın erkek ağlayıverdi

Hz. Mevlana, neyin hikâyesiyle insanın hikâyesi arasında bir paralellik kuruyor. Ney kamışlıktan kesilmiş yani vatanından ve dostlarından ayrılmıştır. Hâlbuki kamışlıkta ne kadar mutludur, suya yakındır, hemcinslerine çok yakındır; güneş onu suyla beraber besleyip büyütmektedir. Rüzgâr esmekte ve sağa sola mesutça sallanmaktadır. Önce başını ve ayağını keserler, rüzgârını ve suyunu keserler, arkadaşlarından ayırırlar; kabuklarını soyarlar ve ney oluncaya kadar nice işlemden yani işkenceden geçirirler.

Ney insandır, ney derviştir, ney olgun bir adamdır, ney bilgedir, ney ariftir. Ney gurbetin adamıdır, vatanını hep hatırlamaktadır. Ney hicret eridir, ney muhacirdir. Peygamberle beraber Medine’ye göçen Ashab gibi, akşam vakti içleri kanaya kanaya Mekke’ye bakmaktadır, sabahın ilk ışıklarıyla beraber Mekke’yi özlemeye başlamaktadır. Ney kâmil bir insandır, asıl memleketini, cenneti hatırlamaktadır. İnsan da cennetten dünyaya düşmüş, içi yanmış, soğuk sıcak derdiyle tanışmış, toza toprağa bulanmıştır. Dünya zor bir yerdir, yazı ayrı zordur, kışı ayrı. Her dem eksik çıkarır dünya insanın başına, her daim acizletir onu. Ve bunalır insan, feryad eder, şikâyet eder. Çünkü asıl vatanını arzulamaktadır.

Ney kadını da ağlatır, erkeği de. Onlara öz hikâyelerini hatırlatır. Yanık yanık anlatır, tiz perdelere çıkarak anlatır. Çünkü ney de gariptir, garipler garipleri bulur ve ağlatır. Onlar dinler birbirlerini. Hiç gördün mü sen yerli köklüleri gariplerle beraber. Onlar kazık çakmıştır mahallelerine, konutlarına. Anlar mı onlar muhacirlerden, gariplerin hallerinden.

Sen anla bizi ey mübarek ney, biraz da sen bizi dinle, sana anlatalım halimizi, dinleyen kalmadı bizi, gariplerin halinden anlayan kalmadı. Ey ney, ey gariplerin dostu, ey benzi sarı kardeş, ey içi yanık arkadaş. Ey olgun insan, ey kamil dost, bizi bağrına basar mısın, sıcak soluğunla bize de derman olur musun?

sîne hâhem şerha şerha ez firâk
tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk
ayrılıktan yanmış yarılmış yürek isterim
aşk derdini anlatabilmek için

Susuzluktan dili bir karış dışarıya çıkmamış olan ne bilir susuzluğu. Yakup olmayan ne bilir, Yusuf’un hasretini. Ana olmayan ne bilir, çocuğundan ayrı kalmanın kahrını, gece sabahlara kadar balkonlarda beklemeyi. Kadın olmayan ne bilir, kocasının bir dakika bile geç kalışındaki derin korkuyu. Ve âşık olmayan ne bilir…

Öyle aşık olduk ki biz kara kaşlı dilbere, onsuz vakit geçiremez olduk, sabah akşam yolunu gözler olduk. Sokağın başında beliriveren bir gölgeyi o sanar olduk. Sinemaya gittik beyaz perdede bile o vardı. Akşam vakti ufukta batan oydu. Onu görüverirdik birdenbire, aklımız başımızdan giderdi, kalbimiz duracak gibi olurdu. Deli olurduk, Mecnun olurduk, meczup olurduk. Ve kınardı bizi herkes, ayıplardı; deli olmuş bu çocuk derlerdi, bize acır “ah garibim, âşık olmuş” derlerdi.

Ama asıl o zaman anladık biz kim olduğumuzu, aciz bir yaratıkmışız meğerse. Şerha şerha yarılmıştık, garipleri anladık, kendimizi anladık. Perişan olduk, perişanlığı anladık. Lakin kanatlanmıştı gönlümüz artık, ne deseler duymazdık; kulak asmazdık aşksızlara, sevdasızlara, sevgisizlere. Çünkü asıl onlar ikinci sınıf insanlardı. Aşkın verdiği yüceliği başka ne verirdi ki; para mı, mal mı, mülk mü, makam mı, ev mi, araba mı?

Ney de ister ki derdini anlasınlar, yanık sadasını duysun ve idrak etsinler. Kim dinleyecek onu, kim dökecek gözyaşı? Ve neyi ağlatacak kim, ona kanlı gözyaşı döktürecek kim? Kanlı gözyaşı dökse de şikâyet etmeyecek kimdir?

Ey kâmil insan, sil bizim gözyaşlarımızı. Babamızsın sen, bizi anla, tut bizim elimizden, götür bizi köyümüze, döndür bizi memleketimize…

herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş
bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş
aslından uzak kalan herkes
arar kendi vatanını, vuslatının rüzgarını

Ayrılığı en iyi bilen insanlardandır, Hz. Mevlana. Küçük yaşta ayrılmıştır çünkü Belh’ten, vatanından. Hocalarından, arkadaşlarından, dostlarından ayrılmıştır. Gönül güneşi Şems’ten ayrılmıştır, hem de kaç kere. Lakin ayrılığı en iyi bilen, bu dünyadaki en büyük ve yüce kişidir. Babasını hiç bilmemiş, annesinden çok erken ayrılmıştır. Azıcık dedesini görmüştür; amcalarından, akrabalarından ayrılmıştır. Nice sevdiği insan hatta ellerinde can vermiştir. Memleketinden ayrılmamıştır, ayırılmıştır. Miraca çıkmış lakin geri dönmüştür. Onun için büyüktür bizim efendimiz, peygamberimiz. Bütün acılara göğüs germiştir ve bize tam bir örnek olmuştur. Yetimsek onun yetimliğiyle teselli buluruz. Kötü muamele görmüş ve yerimizden ayrılmışsak onun kutlu hicretini hatırlar ve teskin oluruz. Mümin kardeşlerimizden ayrılmışsak amcasının oğlu Cafer-i Tayyar’ın şehadet haberi geldiğinde O’nun metin oluşundan bir iz gelir gönlümüze, sakin oluruz.

Herkes ayrılmış, herkes uzak kalmıştır. İçimizde derin sancılar var, dinmiyor. Hatırlıyoruz çocukluğumuzu, üzülüyoruz; anıyoruz gençliğimizi, hüzünleniyoruz. Hayrettir, kendi kendimizi bile terk ediyoruz. Doğru ya, ruhumuz tenimizde misafir değil mi? Her misafir ayrılıp gitmeyecek mi? Ruh asıl vatanına, kopup geldiği yere dönmeyecek mi? Dönmek istemez mi?

men beher cem’iyyetî nâlân şudem
cüft-i bed-hâlân ü hoş-hâlân şudem
her yerde ağladım ben
iyiler ve kötülerle oturup kalktım ben

Gülme yeri değil dünya, herkes ağlar, her doğan ağlar, her ölene ağlanır. Neşe ise geçici ya da her neşeden sonra yine hüzün yine üzüntü. Ney de her yerde ağlar, her mecliste yanık sadalar çıkarır. Herkesle beraber ağlar, iyilerle de kötülerle de. İyi oldukları için ağlar iyi insanlar; iyi olamadıkları demleri düşünürler, düşkünleri görür ve üzülürler; dostlarını düşünür ve hüzünlenirler. Hocalarını, üstatlarını severler, onlar için gözyaşı dökerler. Boynu bükük çiçeklere bile ağlarlar, Yunus gibi. Kötüler de kötü oldukları için ağlar, her kötülükte kalplerinde kara izler kaldığı için, bir türlü iyi olamadıkları için, mayalarında biraz olsun iyilik kaldığı için ağlarlar.

İyilerle beraber olursan iyi olursun; kötülerle beraber olursan kötü. Neyin korkusu yok, o artık olgunlaşmış. Mahrumiyetlere katlanmış; sahibinin, üstadının sıcak nefesini doya doya çekmiş, kendini terbiye etmiş, istikamet sahibi olgun bir adam olmuş. İyilerin övgüleri, kötülerin yergileri artık değiştiremez onu. Ney gibi ol sen de ey kara bahtlı nefsim, olgunlaş biraz, adam ol. Ol ki rahatla, ol ki herkes rahatlasın.

herkesî ez zann-i hod şud yâr-i men
ez derûn-ı men necüst esrâr-i men
dostum oldu herkes kendi görüşünce
içimden sırlarımdan lakin haberdar olmadı

İyi gün dostlarım vardır, elden ele gezerken yanımdadırlar. Kötü gün dostlarım vardır, Allah onlardan razı olsun, zor günümde yanımdadırlar; avutur, teselli eder, yardımcı olurlar. Lakin hikâyemin hepsini benden iyi bilen var mı; azaplarımı, dertlerimi benden iyi bilen var mı? Gece gündüz anlatıyorum, sabah akşam konuşuyorum, dilimde tüy bitti, ama her şeyi anlatmak mümkün mü? Herkes kendi kabına göre anladı beni, kendi bakış tarzına, yetişme biçimine göre kavradı benceğizi.

Bizi yalnız siz bilirsiniz ey yüce Rabbimiz! Sırlarımıza siz vakıfsınız. Bizi bizden de iyi bilirsiniz. İnsanlar bilmez, biz bilmeyiz, siz bilirsiniz. Bizler benzi sararmış zavallı kamış parçalarıyız, bağışlayın bizi, affedin günahlarımızı. Kendinize yakınlaştırın bizi n’olur; dost olursanız dünya düşman olsa ne çıkar; dostluğunuzdan düşersek dünya arkadaşla dolu olsa ne faydası olur. Ey yüce Rabbimiz, boynumuz eğik, merhametinize muhtacız, acizliğimizi kabul ediniz, çünkü size sunacak bir küçük şey bile yok bizde, belki bir damla gözyaşı… O da sizden, yüce merhametinizden…

sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist
lîk çeşm u gûşrâ ân nûr nîst
sırrım feryadımdan uzak değil
gözde ve kulakta lakin o nur var değil

Feryat; çığlıktır, tizdir, ilkeldir ama çok anlamlı, çok çağrışımlıdır, bin perdeli, bin nağmelidir. Sırrın bulunması ise zordur, bilmece çözmek bile zordur. İnsan ise meraklıdır, sırları çözmeye isteklidir. Ney ise sırrını her yerde faş ediyor, iyiye de kötüye de anlatıyor, sabah akşam hikâye ediyor. Lakin kimse anlamıyor, çözemiyor. Çünkü yeterince bilgisi, ney kadar görgüsü yok. Nur yok yani cehd ü gayret yok, incelik ve nezaket yok.

Göz duvara takılır, kulak mesafeye; lakin nur takılır mı uzay boşluğunda herhangi bir engele. O halde ya uzaya çık ya da uzayı getir yanına da nurdan nasipsiz kalma. O nur herkese de verilmez; nurun gerçek sahibinden hediyedir de onun için. Bu yüzden bütün sırlara sahip olunmaz. Mirac nasip olan o yüce zat belki agah oldu sırlara, gösterildi ona “bazı ayetler” lakin hepsi değil.

Sırları bilmek de kolay değil, yanar insan her merhalede, her seviyede ve her yeni perdede…

ten zi cân vü cân zi ten mestûr nîst
lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst
canda ten, tende can gizli değil
canı görmeye kimse izinli değil

O incecik kamıştan o ses nasıl çıkar, bilinmez. O içi boş neyden o perdeler, sesler, nidalar, feryatlar nasıl çıkar, bilinmez. Yavaştan, hafiften başlayan sesler kimi zaman öyle yükselir ki nasıl yere inecektir, nasıl toparlanacak ve bitirilecektir; bilinmez. İnsan da öyle değil mi? O aciz varlık, denizlerde seyahat eder, korkunç dalgalarla boğuşur; evler, şehirler, medeniyetler inşa eder; koca nehirlerin önünü keser, barajlar kurar…

Neyin sesi kamıştan ayrı değildir, ancak o kamıştan o ses çıkar. İnsanın maddi tarafı da ruhundan elbette ayrı değil. Ruh bedene emanet, beden ruha kıyafettir. Fizik ile metafizik bir madalyonun iki yüzü. Onun için ana karnında çok zaman geçirir, onun için ruhun bedenden çıkması çok ama çok güç olur. Derler ki ruhun bedenden çıkması, vücudun her yerine damarlar gibi yayılmış dikenli bir gül ağacının insanın ağzından kuvvetli bir elle ve güçlükle çıkarılışına benzer.

Fizyoloji ile psikoloji birbirinden ayrı değil. Fizyoloji de büyük bir ilim ama sınırları az çok belli; lakin psikoloji ufuksuz bir sahra. Ruhtan az bilgi verilmiş, çoğuna izin verilmemiş; Kuran söylüyor bunu. Hikmetinden sual olmaz ama şükür gerektirir. İnsan olmak büyük mazhariyet. Ruh ve akıl ve psikoloji sahibi ne büyük nimet. Biz genellikle yiyeceklere şükrederiz; hâlbuki bizzat kendimiz, kendi bedenimiz ve her uzvumuz ne büyük nimetlerdir. Âlemlerin Rabbine hamd ü senalar ve şükürler olsun. Her bir hücremiz kadar, her bir proton ve nötronumuz kadar şükürler olsun.

âteşest în bang-i nây ü nîst bâd
her ki în âteş nedâred nîst bâd
neyin sesi ateştir hava değil
bu ateş kimde yoksa yok ola

Neyin sesi ateştir, karşılığı da ateş. Uyandırdığı duygular yakıcı ve dağlayıcıdır. Neyi dinleyip de yanmamak mümkün mü? Derinden gelen hüzünlü sadasını duyup da acı hatıraların beyne ve kalbe üşüşmemesi mümkün mü? Doğum acısını, oksijenin ciğere hücum edişinin acısını hatırlamamak elde mi? Vücudun her büyüyüşünde, kemiklerin ilerleyişindeki o azabı yeniden hissetmemek mümkün mü? Yaşlılığın gelişini, yavaş yavaş bütün bedeni kaplayışını nasıl duymayacaksınız? Ve ayrılıklar, zilletler, aşklar, günahlar…

Biz de ateş var, ateş sadece neye has değil. Ama o ateş bazen söner, bazen küllenir. İşte bu bizim yok oluşumuzdur, perişanlığa düşüşümüzdür. Lakin bazılarımızdaki ateş tamamen sönmüştür, onlar da Hz. Mevlana’nın ve bütün büyüklerin bedduasını almışlardır. Biz de korkuyoruz; acaba o beddua bize de isabet etti mi diye… Allah teala hazretleri korusun bizi büyüklerimizin hayır duasını alamamaktan, onların razılığını kazanamamaktan…

âteş-i ıskest ka’nder ney fütâd
cûşiş-i ışkest ka’nder mey fütâd
aşkın ateşidir neyi yandıran
aşkın ateşidir meyi kabartan

İnsan aşk hamurundan yaratılmıştır, her zerresinde sevgi ve rahmetin izleri vardır; Yaratıcının kullarına olan merhamet ve muhabbetin nişaneleri vardır. İnsana da sevmek ve sevilmek hassası hediye edilmiştir ki ne büyük bir nimettir. O aşk bizi idare eder bebekliğimizde, anne olmasa, onun büyük sevgi ve ilgisi olmasa büyür mü bebek? Baba, hoca ve üstatlarımızın merhamet ve ilgisi olmasa nasıl ekmek yer, nasıl büyür, nasıl bir meslek sahibi oluruz? Kadın ve erkekteki karşılıklı sevgi olmasaydı dünyaya gelebilir miydik?

Aşk bir kayanın incecik çatlağında kalmış bir sudur ki kışın donar ve onu çatlatır, paramparça eder, uçurumlardan düşürür. Aşk, kasırganın içinde yol alan bir gemidir. Aşk, çiçeklerin her baharda yeniden açılışıdır. Aşk, ulu çınarın bin yıllık hikâyesidir. Aşk, dünyanın dönüşüdür. Aşk, güneş gibi yanmak ve yakmaktır. Aşk, ayın beyaz yüzüdür. Neydeki ses de aşktır; içkideki sarhoşluk da. Aşk, iyide de vardır, kötüde de. Günah da aşkla işleniyor, nefse ve şeytana duyulan anlık, şıpsevdilik aşkla. Kötü aşk, iyiyi öldürüyor ve sahibini perişan ediyor. Üzüm aşkla tatlanmıştır ama günahla acışıyor. Sarhoş, aşk adamı ama âlemin maskarası. Aşk adamı her dem abdestle, temiz sularla tazeler; gençken güzel değilse bile yaşadıkça güzelleşiyor, tazeliyor, alnında nur, gözünde şafak aydınlığı beliriyor.

ney harîf-i her ki ez yârî bürîd
perdehâeş perdehây-i mâ dirîd
ney dostundan ayrılmışların arkadaşıdır
perdeleri, perdelerimizi açmıştır

Şems’ten Hz. Mevlana, kim bilir ne kadar yanmıştır. Tur dağına giden ağabeyinden ayrılan Hz. Harun kim bilir ne kadar üzülmüştür. Güzeller güzeli oğlundan ayrılan Hz. Yakub’un döktüğü yaşlardan ötürü gözünün görmez olduğunu dünya alem bilmiyor mu? Hz. Peygamberin vefatında metin davranarak ashabı teskin eden Hz. Ebubekir aslında içinden ne kadar yanmıştır, kim bilir; yanıklığından ötürü ciğeri kebaba mı dönmüştür, içine attığından damarları patlayıp içi kanla mı dolmuştur, bilmiyoruz.

Biz de dostlarımızı kaybettik; arkadaşlarımızı, hocalarımızı, üstatlarımızı. Lakin büyük insanlar değiliz, kabımız küçük. Büyükleri, onların acılarını pek anlayamayız, belki tahmin edebiliriz, haddimizi biliriz. Lakin biliriz ki insanın sevdiğinden ayrılması zordur. Bir süre sonra yeni dostlar buluruz belki ama eski ve köklü dostumuzu her daim arar dururuz. Ney de yeni bir dostumuzdur, acımızı azaltmaya çalışıyor. , acımızı azaltmaya çalışıyor. Yenidir ama ince düşünceli bir kişidir. Bir perdeden diğer perdeye, bir makamdan başka makama geçer; avutur bizi, yeni şeyler söyler, eskileri hatırlatır. Alır götürür bizi semalara, yükseklere, aydınlıklara. Kapanan perdelerimizi açar, yeni perdelerin açılmasına vesile olur; bizi halden hale, makamdan makama seyrettirir.

Bakma neyin küçüklüğüne, güçsüzlüğüne, benzinin sarılığına, fakirliğine, dervişliğine. Onun alçakgönüllüğü nice yüksekliklere denktir ki acayiptir. Etkisini bile bilmez, görmez, söylemez, ağzı var dili yok bir ariftir ney. Ama dosttur, arkadaştır, kardeştir.

hemçü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd
hemçü ney demsâz ü müştâkî ki dîd
ney gibi hem zehir hem panzehir olanı kim görmüş
hem özleyen hem sır saklayanı kim görmüş

Dost bizi sever, hatamızı söyler hiç çekinmeden yüzümüze lakin kara günde de yanımızdadır. Onun verdiği zehri seve seve içeriz biz, çünkü hemen panzehirini de verir. Üstadımız, şeyhimiz de bazen acı ilaç içirir, lakin faydamızadır, iyiliğimizedir. Ney de bazen başlangıçta tuz basar kanayan yüreğimize lakin devam eder tedaviye, bakarsın biraz sonra neşelenmiş, iyilileşmişsiniz. Bazen de önce şenlendirir ortalığı, her şeyi toz pembe gösterir, lakin sonra bir yıldırım gibi keser atar, buz gibi olursunuz; yay gibi, çelik gibi olursunuz.

Hem özler sizi, bekler, dört gözle bekler; sabır ilei sevgi ile yıllarca bekler. Lakin şikâyet etmez sizden, sırrınızı ele vermez. Şu kadar zaman oldu, gelmedi, vefasızlık etti diye sizi ele vermez. Sizin bir gün tıpış tıpış döneceğinizi bilir çünkü. Sizdeki nokta kadar bile olsa sevgiyi keşfetmiştir de ondan. “Gel” der size ney, “gel, her ne olmuşsan yine gel; bâzâ bâzâ her ân çi hestî bâzâ” der. Sürüden ayrılan koyunlarını yeniden çağırır, her zaman çağırır ve bulur, geri getirir, toplar yanına, yanı başına.

Kim görmüş ney gibi seveni hem sevileni, yaralayanı hem merhem süreni, düşüreni ve kaldıranı, dostu hem vefalıyı… O halde neden kaçarsın, ey adam, bu güzel dosttan.

ney hadîs-i râh-i pür mî kuned
kıssahây-i ışk-ı mecnûn mî kuned
çok kanlı bir yoldan bahseder ney
ve mecnunun aşkının hikayelerinden

Yolun kanlı olmadığını kim söyledi sana, kolay olduğunu, düpedüz asfalttan ibaret olduğunu. Asfalt bile sıcakta çok daha sıcak değil mi, sıcağı çekip çekip geceyi bile defalarca ısıttığını görmedin mi? Zahmetsiz rahmet olmayacağını boşuna mı söylemişler. Tersiz, emeksiz, çilesiz başarı var mı?

Yolda yürümeyenin bir yere vardığını kim görmüş? Yol ne kadar yokuşsa varılan yerin de o kadar değerli olduğuna bütün bir tarih şahit değil mi? Hz. Mevlana Belh’ten kalkıp nice zahmetlerle gelmiş, Moğolların kanlı zulümlerine şahit olmuş; Şems’i zor bulmuş, kanla kaybetmiş. Oysa biz onu musiki dinleyen, şiir söyleyen, ders veren rahat bir bilge olarak tahayyül ederiz. Dünyanın en zor zamanlarından birinde yaşamıştır oysa. Manevi yolculuğu da o kadar zor olmuştur. Ta küçüklüğünde belliydi onun büyük bir insan olacağı. Ve bir insan ne kadar zekiyse azabı da o kadar büyük olur. Büyük dağın başında büyük duman olmaz mı? Büyük çölün sıcağı da büyük değil mi? Her büyük insan büyük azaplar çekmemiş mi? Hz. Mevlana’nın o büyük eserleri, şiirlerindeki kuvvet ve keskinlik, onun büyük çilesinin küçük işaretleri değil mi?

Aşk adamı diyorlar bazı insanlara. Aşk adamı Mecnun’dur, çekmediği sıkıntı kalmamıştır, hatta sevdiğine bile bu dünyada kavuşamamıştır, kanlı gözyaşları dökmüştür. Aşk adamı Ferhat’tır, dağları delmiştir ama elleri de pare pare olmuştur. Aşk adamı Şems’tir, Celaleddin’i bulmak için dünyada dolaşmadığı yer bırakmamıştır, sonunda aşk şehidi olmuştur. Aşk adamı Bediüzzaman’dır, iman hakikatlerini yaymak için çekmediği eziyet, gitmediği sürgün, girmediği hapishane kalmamıştır. Aşk adamı Necip Fazıl’dır, Mehmet Akif’tir, Sezai Karakoç’tur. Bunlara bak ve aşk adamı olup olmadığını bil ve anla. Ne kadar kan dökersen o kadar adam olacağını bil ve anla.

mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist
mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst
bu aklın mahremi şuursuz değil
dile de kulaktan başkası müşteri değil

Keşke kulak müşteri olsa dile, keşke dil sesini duyurabilse kulağa. Keşke dil hep doğru söylese, kulak hep güzeli işitse. Her ses güzel olsa, her söz tatlı olsa, yılanı deliğinden çıkarsa. Kulağımızı tırmalamasa keşke o bet ve tiz sesler.

Lakin büsbütün olumsuz düşünme, sevgili dostum. Aklın karşısında akıl var, şuur var, izan var, idrak var. Gönlün karşısında gönül var, kalp var, derya var, göğün yedi katı var. Yağmur var ışığın karşısında, eleğimsağma var, yedi renkli muhteşem gökkuşağı var. Duygunun karşısında his var, titreyiş var, gözyaşı var.

Kutuplarda titrese bir yürek, çölde onu duyan var. Çölde inlese bir âşık, deryada onu hisseden var. Bir bebek ağlasa hemen geliveren annesi var. Darda kalsa bir çocuk imdadına yetişen babası var.

Bizi bırakma ey olgun insan, yetiş imdadımıza. Bizim annemiz de babamız da sensin. Doktorumuz da öğretmenimiz de sensin. Yardım eyle bize, himmetini eksik eyleme üzerimizden. Gam yağıyor üzerimize, hastalık geliyor kalbimize; üşüdü yüreğimiz, dondu bedenimiz; ey yüce insan, bırakma bizi.

der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şud
rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şud
gamımız uzadı birden günlerce sürdü
acımız günlerle yoldaş oldu

Çığ birden düşer dağlardan. Sel birdenbire korkunç gürültülerle gelir. Kuraklık uzar, yıllarca sürer. Kıtlık büyür, herkes etkilenir.

Gam, yol arkadaşımızdır bizim. Dertler, dert ortağımızdır. Sürgünler dostumuzdur, ayrılıklar arkadaşımız. Vefasızlık sevimli bize artık, cefalar yoldaş. İhanet bize kâr etmiyor artık, üzmüyor bile.

Çölün ortasında kalmışız, tozun toprağın, yılanın çıyanın ortamında. Buz gibi bir soğuk esiyor kuzeyden, ormansız bir ovadayız. Çünkü muhabbetin bir bedeli var, onu ödüyoruz. Sevmek nasip olmuş, herkese nasip olmaz çünkü. Sevip de ağlamayan mı var? Kutlu olsun gözyaşları size, ey sevenler ve sevilenler. Sevmek ne güzel lakin sevilmek daha güzel. Sevilmişsen ey güzel adam daha ne istersin. Dünya hayatı zaten yeterince uzun, hayat zaten sıkıntılarla dolu. Sevdiğini an her zaman da günler böylece sevgiyle geçsin, sürurla geçsin. Yerine getir gereklerini sevilmenin de günler çabucak geçsin. Biraz üzüleceksin, biraz sıkılacaksın ama nasıl olsa bitecek bu günler. Toprağı üzerine sıcak bir yorgan gibi örttüklerinde bu gam da bitecek, vatanına dönecek, sevdiklerinle karşılaşacaksın. Sonu mutlu olacak bir hikâye için sen de mutlu ol.

rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst
tû bimân ey ânki çün tû pâk nist
geçsin günler geçecekse geçsin
sen var ol heman ey temiz insan

Kuş gibi geçer günler, kuşlar gibi göç eder günler. Onlar da vatanlarına dönüyorlar, zamanın sahibine koşuyorlar.

Taş gibi ağırdır günler, geçmek bilmezler. Çınar gibidirler, yerlerinden kıpırdamazlar.

Geçsin günler, nasıl geçmek isterlerse öyle geçsinler. Nasıl geçmek isterlerse öyle geçiyorlar zaten. Ey olgun insan, sen var ol. Sen var oldukça günlerin nasıl geçtiği o kadar önemli değil. Sen bir dağsın, sana bakar yeniden güçleniriz. Kutup yıldızısın sen, sana bakar yönümüzü buluruz. Ama eğer bulutluysa hava, Yemen kadar uzaktaysan, ya da biz senin yanında Yemen kadar uzaktaysak vay bizim halimize. Eyvah ki eyvah, Allah geçinden versin, dünya değiştirirsen ne yaparız. Bizi bırakma aman, o zaman da bırakma. Bizi yetim bırakma.

her ki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd
her ki bîrûzîst rûzeş dîr şüd
suya kanar herkes balıklar susar
kim ki nasipsizdir rızkı hep gecikir

Haberin var mı senin güneşten, günün tam ortasında olduğun halde, herkes sıcaktan terlerken. Tepsi gibi olmuşken bile görmüyorsan ayı, ne diyebilirim ben sana. Balık gibiysen, suyun içinde suya hasretsen ne söyleyebilirim.

Gözünü aç biraz, uyanık ol. Kulağını aç biraz, agâh ol. Gönlünü aç biraz, ferah ol. Daraltma kendini, daraltma etrafındakileri. Muhtaçsın güzelliklere, iyiliklere. İhtiyacın var maddi ve manevi nimetlere. Dar isen gelmez sana hiçbir şey. Onun için çiçek gibi açılman lazım, onun için arı gibi çalışman gerek.

der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm
pes sühan kûtâh bâyed vesselâm
hamlar pişkinden anlamaz hiçbir zaman
kısa söylemek lazım o zaman, vesselam

Ya pir, ya Hazret-i Mevlana! İçin durmaz ki senin, merhametin durmaz ki sözü kısa tutasın. Başta böyle dedin ama 25 bin şu kadar beyti söyledin, durdun durdun yine söyledin. 45 bin beyitlik Divan-ı Kebir’indeki şiirleri büyük bir coşkuyla inşad eyledin. Dersler verdin, va’z u nasihatler eyledin. Yani biz hamları irşad için elinden ne geldiyse yaptın.

Evet, doğru hamlar olgundan anlamaz. Biz seni anlayamayız, tam olarak idrak edemeyiz. Olgunlar bunu çok iyi bilir yani sen bizi çok iyi bilirsin ama bize bir kelime öğretmek için bile olsa binler nefes sarf edersiniz.

Bize düşmez ama bir teşekkürcük etmek niyetiyle deriz ki: Ne iyi ettiniz ey büyük efendimiz, pirimiz, üstadımız Mevlana. Ne iyi ettiniz de söylediniz, büyüklük ettiniz. Allah razı olsun sizden. Yüce makamınıza binler teşekkür, binler minnet ey Anadolu’nun ve dünyanın evliyası. Ey toprağımızın ulusu ve yücesi ve dünyanın efendisi, Mevlanası…
***

Mesnevi’nin üç kere büyük bereketini gördü bu aciz. İlki yine bir ramazandaydı, 1981’deydi. Edebiyat Fakültesi’nde Farsça sınavına hazırlanıyordu, hep Mesnevi’yle çalışıyordu. Tahirülmevlevi’nin Mesnevi Şerhi elinden düşmüyordu. İftar davetlerine giderken bile trende, otobüste elinde Mesnevi’den tutulmuş notlar vardı, habire okuyor, ezberliyordu. Sınavda Mesnevi’den bir bölüm çıkmıştı, çok sevinmişti. Güzelce tercüme etti o metni, kendi bile beğenmişti. İmtihandan 10 üzerinden 9,75 aldığını öğrenince arkasına önüne bakıp uzun koridorda kimseyi görmeyince havaya fırlatmıştı kendini.

Yıllar sonra bir radyo programı vermişlerdi kendisine. Mesnevi’den anlatıyordu haddi olmayarak. Özellikle ilk 18 beyti anlatırken bir saatlik programda ancak bir beyti işleyebiliyordu. Konuşuyor, konuşuyor, doyamıyordu. Mesnevi’den ve Hazretten sıcak nefesler geliyordu çünkü.

Toprağımızdan, Konya’mızdan böyle büyük bir zatın çıkması ne kadar büyük bir nimet. Lakin kadrini yeterince bilmiyoruz. Okumuyoruz ve öğrenmiyoruz, Mesnevi’yi ve diğer eserlerini. Önümüzde derya var, gemiye binip gezmiyoruz. Baklava tepsisi önümüzde yememek için direniyoruz. Hâlbuki Paulo Coelho diye bir adam çıkıyor; Mesnevi’deki bir hikâyeyi şablon olarak alıyor ve hiç değiştirmeden yeni edebiyata uygun bir tarzda bize sunuyor; ağzımızı açarak okuyoruz. Hammadde satıp bin katına mamul madde satın almak gibi bir şey bu da. Büyük bir hazine var, evimizin ortasında, kazıp çıkarmıyoruz.
***

Bir rüzgâr geldi bize Konya’dan, ramazanla beraber geldi ve bu naçizane şerh çıktı ortaya. Bütünüyle onlarındır, büyüklerindir; onlar olmasa zaten biz de olmazdık. Teşekkür onlaradır. Hamd ü senalar olsun o ulu Rabbe ki onları bize tanıttı ve sevdirdi; yakınlaştırdı ve yaklaştırdı. Şükürler olsun.

Ramazan 1429
Eylül 2008

Haydar Murad HEPSEV

 

* Yucedevlet.com’a 22 Eylül 2008’de eklenen bu yazı, sitemiz Aralık 2011’de yeniden yapılandırılıncaya kadar 3494 kere okunmuştu.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Şiir Tercümeleri | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.