KAŞIKÇI ALİ RIZA EFENDİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
03 Mayıs 2012

 

Cenab-ı Hakk’ın Mahbub-ı Hassı:

KAŞIKÇI ALİ RIZA EFENDİ

 

“Ah şu cerre çıkmak yok mu? Onca yolu yaya yapıldak yürü, sonra bir köye git, dinleseler de dinlemeseler de va’z u nasihat et, eziyet çek, minnet altında kal, sonra diğer köyün yolunu tut…. Allah’ım ne zaman kurtulurum bu güçlükten” diye düşünüyordu talebe-i ulumdan Ali Rıza Efendi.

Bir gece bir köy odasında yine bunları düşünürken yatsı namazını kılıp yatmış; gece rüyasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi görmüş; Hazret-i Peygamber de ona, “Bir seneye kadar sen bundan kurtulacaksın” müjdesini vermiştir. Her yıl Konya’ya ders almaya gitmektedir; o yıl derslere tekrar başlar ama bu kez cerre çıkmaz, doğru köyüne döner; köylerine tahta kaşık yapan bir usta gelir, kaşık yapar, köylülere satar ve para kazanır; Ali Rıza Efendi de o ustadan kaşık yapma sanatını öğrenir. Kısa sürede ustasından daha seri ve daha iyi kaşık yapar hâle gelir; Konya’ya geldiğinde kaşıkları boyamasını da öğrenir.

İşte hayatından bahsedeceğimiz âlim ve şair Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, 1883 yılında Konya’nın Hadim ilçesine bağlı Alata köyünde doğmuştur; babası Abdülkerim Efendi’dir.

Hadim’de bir müddet İslami ilimleri tedris eder; Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar kitaplarını iki sene kadar okur ve sonra, 18 yaşında Konya’ya gelir ve o devrin büyük âlimlerinden biri olan Konya Müftüsü Yalvaçlı Ömer Vehbi Efendi’nin ders halkasına katılır. Onun hakkında Gülzâr-ı Medine adlı kitabında söylediği beyitler şöyledir: “Buldum anda Yalvacî Ömer’i / Sahib-ül-fazl o vech-i keremi / Gördüm ol ehl-i fünun merd-i gayur / İnce tedkikatla ders okutur / Bulmuşum onu ilimde derya / Şeker armut gibi olgun guya” Uzun yıllar ondan feyz alarak tahsiline devam eder; Molla Cami, Akaid, Menar, Berika, Kadi Beydâvî tefsiri, Şemail-i Şerif kitaplarını okur. Tabii okumak demek, medrese sisteminde, o kitapları derinlemesine tedris etmek hatta okutacak seviyeye gelip icazet almak demektir.

Tahsiline devam ederken bir yandan da kaşık yapmaya devam eder ve bu şekilde rızkını temin eder. Tahsilini tamamladıktan sonra da bu sanatla uğraşır, hayatını böyle kazanır, daha sonra Konya’da evlenir, oraya yerleşir, çoluk çocuğunun rızkını da bu yolla sağlar. 40 yaşındayken Nakşibendî Şeyhi Es’ad Erbilî kuddise sirruh* hazretlerine intisap eder: “Zahiri ilimle imrar-ı hayat / Vermedi kalbime bir hüsn-i sıfat / İstedim rabt olayım silsileye / Uyayım Hakk’a giden kafileye / Eyledim ilm-i tasavvufa rükun / Geldi bu kalbe onun ile sükûn / Hakk yolunda doğru mürşid bulayım / Bulayım ondan inabe alayım / Çok zamanlar aradım ehl-i kemâl / Bulmadım kandıracak mâ-i zülâl / Geçdi bu hâlet ile hayli zaman / Tâ ki yaş kırkına girmişdi heman / Çıktı bir günde Stanbul seferi / Maksadım bulmak idi bir yol eri / Hamdü lillah etti yardım kaderim / Buldum ol ma’nevî zâtı pederim / Hazret-i Es’ad ki o bahr-i kemâl / Gördüm onda eser-i nûr-ı cemâl”

Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ında (cilt 1, 4. baskı, İstanbul 2008, s.271) “Ali Rıza Efendi’nin Şeyh Esad Efendi nezdinde, büyük değeri ve itibarı vardı” dendikten sonra Esad Efendi’nin şu cümleleri yer almaktadır: “Ali Rıza Efendi, benim halifelerimden biri olmakla birlikte, Cenab-ı Hakk’ın mahbub-ı hassıdır. Binaenaleyh onu gücendiren, sade benim gönlümü kırmakla kalmaz, Allahu azimüşşanı gücendirir.”

Uzun yıllar Konya’nın Ahmet Dede mahallesinde imamlık ve hatiplik yapar. Böylece yıllar geçer. I. Dünya Savaşı çıkar, İstiklal Harbi olur ve sonrasında işler karışır; Hazret, bunu Gülzâr-ı Medine’de şöyle anlatır: “Devre döndü çarh-ı devran-ı zaman / Kapladı âlemi bir sisli duman / Nice tahkir ile bu ehl-i dine / Gitdiler zümre-i şeytan izine / Yırtılıp âr-ı nisa perdeleri / Gitti dinsizlik cihanda ileri / Hapse mahkûm oldu Kur’an okutan / Sokulup çıkmadı ihvân pusudan / Neşr-i tevhid cürm-i meşhud oluben / Hapse kondu nice tevhidi çeken” Hatta kendisini de bir müddet hapse atarlar: “Çünkü ihya edeyim derken dini / Attılar Konya’da mahbusa beni”

Allah’ın lutfuyla nice insanın nice gafilin, içki içenlerin ve namaz kılmayanların kendisiyle Hak yoluna girdiklerini söyleyen Ali Rıza Efendi kuddise sirruh hazretlerinin zikir talimiyle vazifelendirildiği bilinmektedir. Bu durumu Gülzar-ı Medine’de şöyle anlatır: “Hakk bu yolda bahtiyar kıldı beni / Neşr-i zikre ihtiyar kıldı beni**”

Menemen hadisesinden sonra mürşidi olan Es’ad Erbilî hazretlerinin haksız olarak hapsedilmesi ve 1931’deki vefatından sonradır ki Medine-i Münevvere’ye hicret etmeyi arzu eder. Yine bu kaşıkçılık sanatı vasıtasıyla orada da geçinebileceğini düşünür. 1934 yılında büyük oğlu Mustafa ile Hacca gider, ertesi sene bütün ailesini alarak Şam’da bir sene kalır ve akabinde hep beraber Medine’ye hicret ederler. Şöyle anlatır bu olayı: “Eyledim Hâlık’ıma arz-ı niyaz / Meskenim eyle deyü arz-ı Hicaz / Nezd-i Mevlâ’da kabul oldu dilek / Çıkdım andan vatanım terk ederek” Medine’de de kaşıkçılık yapar. Hac mevsimi gelince, yaptığı kaşıkları hacca gelenlere “Medine yadigârı” diye satar. Diğer zamanlarda ise çeşitli eserleri mütalaa eder ve kendisi de eser yazmağa başlar. Böylece yıllar önce gördüğü rüya ve Hazret-i Peygamber’in verdiği müjde Medine-i Münevvere’de gerçekleşir.

Ali Rıza Efendi, Ravza-i Mutahhara’da da ve oraya gelip giderken, devamlı Kur’an okuduğunu ve sık sık hatim indirdiğini söyler hatta Kur’an-ı Kerimi böylece ezberler: “Elli beşden sonra hıfz-ı Kur’an / Avn-i Hak’la bana oldu ihsan”

Hazretin “tercüme-i hâli” Gülzar-ı Medine’nin 346. sayfasındadır; yazış sebebi de derin tevazuunu gösterir: “İhvan-ı kirama bilahare vesile-i dua olur ümidiyle”, “icmâlen” ve “manzum olarak yazıyorum.” Manzumeyi 76 yaşında kaleme almıştır (“Ömrüm erdi yetmiş altı yaşıma / Dahi bilmem ne gelir bu başıma”) ve bundan sonra on yıl daha imrar-ı hayat eder ve 19 Ocak 1969 tarihinde yine Medine-i Münevvere’de Hakk’ın rahmetine kavuşur ve orada Cennet-ül-Bakiy mezarlığına defnedilir.***

 

Aynı zamanda iyi bir şair olan Kaşıkçı Ali Rıza Efendi, bütün eserlerinde ilahî aşk ve Hazret-i Peygamber sevgisini ele almış; aşk ve muhabbetini şiirlerle dile getirmiştir. Öğretici bir üslubu vardır ve dili de halkın rahatlıkla anlayabileceği bir şekilde sadedir. Bir örnek olması için onun, Hz. Peygamberin Hicret ederken gittiği Sevr Mağarasını ziyaret ettikten sonra yazdığı ve divanın 290–291. sayfalarında yer alan “gar-ı şerif” redifli güzel şiirini alıyoruz:

Dağlar içinde bahtiyar oldun mu ey gar-ı şerif
Sen ol Habibin yüzünü gördün mü ey gar-ı şerif

Hakk’ın Habibin saklayan içinde üç gün besleyen
O gül cemalin koklayan sen miydin ey gar-ı şerif

Çıkarken nerden çıktı ol, nerende verdin ona yol
Ol sevgili gar-ı resul sen miydin ey gar-ı şerif

Yanda Ebu Bekir ile baktın mı ol iki güle
Nerende hıfz ettin, hele söyle sen gar-ı şerif.

Benzer için sefineye uymaz sana hiç bir kaya
Senden çıkıp Medine’ye gitti mi ey gar-ı şerif

Öptün mü onun izini gördün mü gökçek yüzünü
Duydun mu tatlı sözünü haber ver ey gar-ı şerif

Sende mi saklandı heman ol hicret ettiği zaman
Eyle şefaat el-aman bize sen ey gar-ı şerif

Girince Şah-ı Enbiya nerende oturmuştu
Ondan selam aldın mı ya söyle ey gar-ı şerif

Kur’an’da ismin yâd olur, sana gelenler şad olur,
Her korkudan azad olur, oldun mu ey gar-ı şerif

Çıktık sana yalçın kaya gönlümüze verdin ziya
Zevk u safalı bahçeye döndün mü ey gar-ı şerif

Bu nazmı sende söyledik, girdik içinde ağladık,
Tevhid emanet eyledik, duydun mu ey gar-ı şerif

Lutfun o şahın bekleriz derdiyle dolduk inleriz
Ondandan şefaat bekleriz, duydun mu ey gar-ı şerif

Ey garım ey kadr-i refî’ ol sen Rızaî’ye şefî’
Dağlar içinde çok şecî’ oldun mu ey gar-ı şerif

Eserleri:
1. a) Necât -ül-Mü’minîn min Ehâdisi’l-Erba’în (Kırk Hadis ile Müminlerin Kurtuluşu) : 40 hadis sünnetine uyma maksadıyla yazılmış bir eserdir. Hadislerin Arapça metinleri ve manaları verilip açıklamaları yapıldıktan sonra hadislerin anlamlarına uygun 44 manzume konmuştur.****

b) Dîvân-ı Rızâî li-Necâti Yevm -il-Haşri Ve-l-Cezâ (Diriliş ve Ceza Gününde Kurtuluş Niyetiyle Rızâî Divanı): Geleneksel bir şekilde tertip edilmiş yani her harf ile yazılmış manzumelerden oluşan bir eserdir. Eserin sonunda (s.453) söylendiği gibi “dua mecmuası makamında nice münacatı ve tazarruatı içeren, Medine’yi öven, Peygamber Efendimiz ve ashabı hakkındaki naatları ihtiva eden, âşıkların kalbinde aşkullah ve muhabbetullahı canlandıran” bir kitaptır.

Bu iki kitap tek cilt olarak basılmıştır ve Necât-ül-Mü’minîn 131. sayfada sona erer; 132–134. sayfalarında bazı Arapça kasidelere yer verilmiş; Dîvân-ı Rızâî ise 135 ila 453. sayfalarında yer almıştır.

2. Gülzâr-ı Medîne (Kader Yay. İstanbul, 1965): Nazım ve nesirlerden oluşan, bazı ayet ve hadislerin meali, hikmetli sözlerin açıklanması şeklinde didaktik bir eserdir.

3. İmdâdü’l-Mü’minîn Fî Akâidi’l-Müslimîn (Müslümanların İtikatları ile Müminlere İmdad): Hakkında bilgi bulunamadı.

4. İlticânâme-i Rizâiye (Rıza’nın Allah’a İlticası): Hakkında bilgi bulunamadı.

5. Rahmet Damlaları (Kader Yay. İstanbul, 1969): 162 ayetin metin ve meali verildikten sonra manzum açıklamasının yapıldığı 1635 beyitten oluşan bir eserdir. Eser, müellifin vefatından kısa bir süre önce bitirilmiştir (Kitabın bitiş tarihi 23 Recep 1388, müellifin vefat tarihi 29 Şevval 1388 / 1969).

Kendisini bizzat tanıyan, beraber Hac yapmış ve ondan istifade etmiş olan Ali Ulvi Kurucu rahmetullahi aleyhin Ali Rıza Efendi hakkında anlattıklarını da iktibas ederek bu büyük zatın hal tercümesini tamamlamak istiyoruz: “Merhum Ali Rıza Efendi, sureten güzel, mehib, heybetli bir adamdı. Bu cemaliyle beraber ahlâkı da kemal halindeydi. Şairane kal ve hâliyle birlikte, ciddi, boş sözü sevmeyen, celal sahibi bir zattı… Gül renkli simasına, gözlerini kapatacak kadar gür olan kaşları, heybet hissi verirdi. Konya’da zengin olmasına rağmen, malı mülkü terk etmiş; iman zenginliği ile hicret etmiş, hicretin ateşten gömleğini giymişti. Medine-i Münevvere’de yaşadığı elli yıl içinde kimseye yük olmamış; kaşık yapmakla geçinmiş; bir sene çalışarak yaptığı kaşıkları Hac mevsiminde satarak maişetini temin etmişti. Sabah namazından sonra gelir, evin avlusunda keserle kaşık yapardı… Yunus Emre ve Kuddusî tarzında, ilâhî aşk şiirleri yazardı. … Kaşık yaparken yanında ağaçların, yongaların, talaşların arasında daima kalem kâğıt bulundurur, ilham geldiği zaman şiirlerini kayda geçirirdi. … Ali Rıza Efendi âşık ve cezbeli bir zat idi. Meclislerde Kur’an-ı Kerim yahud kasideler okunurken ağlar, cezbelenirdi. Bulunduğu meclisleri, aşk, vecd ve cezbe hâline getiren, samimiyetli bir kimseydi. [(M. Ertuğrul Düzdağ tarafından hazırlanan) Hatıralar, cilt 1, 4. baskı, İstanbul 2008, s.272]”
_____________________

*Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî (1847–1931); (bugünkü Irak’taki Musul’un) Erbil kasabasında doğmuştur. Dedesi ve babası da Nakşibendî-Halidî şeyhi olan Es’ad Efendi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra 23 yaşında Nakşî-Halidî Şeyhi Tâhâ-l-Harirî’ye intisap etti ve beş yıl sonra hilafet aldı. (Abdülhamid er-Rifkanî adlı bir şeyhten de Kadirî icazeti almıştır.) 1873 yılında hacca gitti, dönüşünde şeyhinin vefat etmiş olduğunu görünce İstanbul’a geldi. Fatih Camii’nde Hafız Divanı’nı okuttu; Meclis-i Meşayih azalığına ve 1883’te Koca Mustafa Paşa’daki Kelamî Dergâhı’na (Kadirî icazetiyle) şeyh olarak tayin edildi. Halkın, devrin âlim, aydın ve mutasavvıflarının ve ileri gelen yöneticilerin büyük ilgisiyle geniş bir çevreye hitap etti. 1900’de II. Abdülhamit Han tarafından memleketine sürgün edildi; İkinci Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geri döndü. Kuruluş çalışmaları Kelamî Dergâhı’nda yürütülen Cem’iyyet-i Sûfiyye’de ikinci reislik; 1914’de Meclis-i Meşayih reisliği yaptı. Tasavvuf ve Beyanu-l-Hak mecmualarında yazılar yazdı. Sürre Emini olarak Hacca gönderildi. 1925’te tekkelerin kapatılmasıyla inzivaya çekilmesine rağmen Kazasker’deki köşkünde sürekli polis gözetimi altında tutuldu. Menemen hadisesi üzerine idam talebiyle yargılandı, olayla hiçbir şekilde ilgisi ve bağlantısı olmadığı halde müebbet hapse mahkûm edildi; yaşlılığı sebebiyle kaldırıldığı hastanede 1931’de vefat etti. (kuddise sirruhu) Eserleri şunlardır: 1. Kenzü-l-İrfan; konularına göre ayrılmış 1001 hadisin metni, tercümesi ve bir kısmının şerhinden oluşan bu kitap birçok defalar basılmıştır. 2. Mektûbât; Erbil’deki sürgününde müntesip ve dostlarına gönderdiği mektuplardan oluşmuştur. 3. Risale-i Es’adiyye; tasavvuf ve tarikat adabıyla ilgili bir eserdir ve sonunda müellifinin kendi hal tercümesi bulunmaktadır. 4. Risale-i Tevhid; Evhadüddin Balyânî’ye ait bir risalenin tercümesidir. 5. Fatiha-i Şerif Tercümesi. 6. Fârisî ve Türkî Divan-ı Es’ad; içinde Arapça ve Kürdçe birer şiirin de bulunduğu divan, tasavvufi neşvenin en güzel ve yetkin örnekleriyle doludur ve hâlâ büyük bir beğeniyle okunmaktadır; hatta bazı şiirleri bestelenmiştir, kaside ve gazel tarzıyla da söylenmektedir. Divan-ı Es’ad (h.1337, m.1918 yılında) İstanbul’da basılmıştır.

** Kaşıkçı Ali Rıza Efendi hazretlerinin manevi mirasının Mustafa Ulu ve onun vefatından sonra oğlu Mehmet Ulu hazeratı tarafından devam ettirildiğini, Riza Konevi Vakfi Başkanı Hacı Ali Demirlek Bey ile yaptığımız telefon görüşmesiyle öğrendik. İlgilenenler için vakfın iletişim bilgilerini de verelim: Pürkçüklü Mah. Yeni Aziziye Caddesi İktisap Sok. No:42/2 Karatay / KONYA Tel: (332) 353 7230 Cep: (536) 700 3198; (533) 371 7138.

*** 1917′de Konya’da doğan büyük oğlu Mustafa Runyun, Ezher’den mezun olmuş, ezanın aslına döndüğü yıllarda anavatanına dönmüş, Diyanet’te çalışmış; milletvekilliği yapmış, 60 darbesinden sonra Yassıada’da hapsedilmiş; Şişli Camii’nde imam-hatiplik yapmış; babasının kitaplarını da yayınladığı Kader Kitabevi’ni kurmuş; Yüksek İslam Enstitüsü’nde hocalık yapmış; kitaplar yazmış, 1988 yılında vefat etmiş ehl-i hizmet bir zattır. [bkz. Hatıralar (Ali Ulvi Kurucu, s.277–294); DİA, c. 35, s.245–6) Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde oğlu hakkında madde bulunurken Ali Rıza Efendi hazretleri hakkında madde bulunmaması gariptir. Ansiklopedinin ikinci baskısında, umarız bu hata düzeltilir.]

Diğer oğlu Abdullah Rıza Runyun ise sanatkâr ruhludur, hattattır, Hattat Hamid Aytaç’tan icazet almıştır; Mescid-i Nebevî’nin ilk genişletilmesi sırasında pencerelerdeki kelime-i tevhidleri, kıble tarafındaki ism-i Rasûl ve esma-yı sahabeyi yazma şerefine nail olmuş, hat albümü bastırmış; babasından öğrendiği kaşıkçılığı devam ettirmiş, şiirler yazmış bir zattır (bkz. Hatıralar (Ali Ulvi Kurucu, s.294–296).

**** Bu eser, yani Müminlerin Kurtuluşuna Dair Kırk Hadis (Hazırlayanlar: Mahmut Kanık-Dr. Fatma Zehra Kavukçu, Hece Yay. Ankara, 2006) adıyla baş tarafında (bizim de bu yazıyı hazırlarken istifade ettiğimiz) müellif ve eserleri hakkında geniş bir incelemeyle transkripsiyonlu metin halinde Latin harfleriyle yayınlanmıştır. Vesileyle şunu söylemek gerekir ki biz eserin hazırlanış ve basılış kastını tam manasıyla fehmedemedik. Çünkü bu baskı, üniversitelerde akademik çalışma yapanlardan başka kimseye hitap etmemektedir; akademisyenler de eğer bu zatı ve eserini merak ederlerse orijinali varken bu neşre neden ihtiyaç duysunlar? Metni sadeleştirip açıklamalarla zenginleştirerek ilim ve kültür dünyamıza sunmak daha doğru olmaz mıydı? Bu tür akademik kitapları zaten üniversiteler ve bazı ihtisas yayıncıları basıyorlar; Hece Yayınları gibi genele ve yeni nesle hitap eden bir yayınevinin bu kitabı neden bastığını anlamakta zorlanıyoruz., yayın dünyasını az çok takip eden insanlar olarak… Yayınevleri bazen böyle kazalara uğruyorlar, fayda verecek isabetli kitapları basmak yerine çok dar çevreye hitap eden böyle eksik çalışmaları yayınlayabiliyorlar. Bunu da buraya bir not olarak koymakta yarar görüyoruz, umarız faydalı olur.

 

Metinde geçen bazı kelimeler: mahbub-ı has: has: halis dost, gerçek sevgili. sahib-ül-fazl: fazilet sahibi. / vech-i kerem: cömert yüz. / ehl-i fünun: ilim ve fen ehli. / merd-i gayur: gayret sahibi mert adam. / imrar-ı hayat: hayatı devam ettirmek. / inabe: günahları terk ile Hakk’a dönüş ve Hakk’a tâbi bir mürşide bağlanma. / ehl-i kemal: olgunluk ehli. / bahr-i kemal: olgunluk denizi. / mâ-i zülal: tatlı su. / eser-i nur-i cemal: güzellik nurunun eseri. / icmalen: kısaltarak. / çarh-ı devran-ı zaman: zaman devranının çarkı. / tahkir: küçük görme, hakaret etme. / âr-ı nisa: kadınların ar ve hayâsı. / neşr-i tevhid: kelime-i tevhidi yayma. / cürm-i meşhud: suçüstü. / neşr-i zikr: zikri yayma, tarikatlarda zikir telkini. / hıfz-ı Kur’an: Kur’an’ı ezberleme. / avn-i Hakk: Allah’ın yardımı. / ihvan: kardeşler, tarikat kardeşleri. / vesile-i dua: duaya vesile olma. / ağyâr: yabancılar, başkaları, rakipler. / peymane: kadeh, büyük kadeh. / bâde-i aşk: aşk şarabı. / bârân: yağmur. / matar: yağmur. / nâr-ı cahîm: cehennem ateşi. / meşiyyûn: yürüyenler. / kabz eylemek: tutarak almak. / atâ kılmak: hediye, ihsan vermek. / âlûde: bulaşık, bulaşmış; suçlu, kabahatli. / bî-haber: habersiz.

 

/// Haydar Hepsev ve Hayreddin Meral tarafından hazırlanan bu yazı, Yüce Devlet Dergisi’nin 15 Ş ubat 2010 tarihli 4. Sayısında yayınlanmış; 18 Haziran 2011 tarihinde yucedevlet.com’a eklenen bu yazı, sitemiz yeniden yapılandırılmadan (01 Aralık 2008′den) önce 530 kez okunmuştur.

Etiketler: , , ,

Kategori: Büyüklerimiz | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.