KARDEŞLİK ya da “LİSAN-I KÜRDİ ‘DE BİR GAZEL”

Oleh: Haydar Murad Hepsev
29 Ocak 2012

 

KARDEŞLİK ya da “LİSAN-I KÜRDİ ‘DE BİR GAZEL”

 

Yüzyıllar boyunca kendileriyle öz kardeşlerimiz kadar, amca çocukları kadar bir ve beraber yaşadığımız Kürd kardeşlerimizle bugün maalesef sorunlar yaşıyoruz. Dünyanın kıskandığı kardeşliğimize halel geldi maalesef. Bir fit soktular aramıza, bir oyuna geldik, küstük maalesef birbirimize. Evet, hepimiz değil ama bir kısmımız için bu küslük geçerli ve bunu dünya âlem görmekte. Hâlbuki öyle miydi eskiden; kol kırılır yen içinde kalırdı, ailenin sırları ele mi verilirdi. Lakin fitne büyüdü, her iki taraf da önemli hatalar yaptılar maalesef. Önce biz yaptık elbette, ırkçılık yaptık ya da ırkçılık oyununa önce biz geldik. Bilerek yapar mıydık, kardeşlerimize bilerek yanlış yapar mıydık? Ama içimizdeki ahmaklar öne çıktılar, suyun başını tuttular; Deli Dumrul’luk yaptılar, ‘Ali kıran baş kesen’lik yaptılar. Meseleyi bilenler, hadisenin önünü ve ardını bilenler, bilgeler, âlimler, şeyhler; kahroldular, perişan oldular hatta canlarını koydular. Lîk çi sûd, lakin ne fayda! Olan oldu, ölen öldü ve bugünlere geldik. Maalesef demenin vakti geçti artık. Gözyaşları sel olmuşken bir şeyler yapmanın ve bu kardeşliği yeniden kurmanın vakti geldi artık.

Sözle olmaz kardeşlik. Biz kardeşiz demekle gerçekleşmez. Yürekle, akılla, ilimle ve kültürle olur. Saygı ve sevgiyle gerçekleşir. Kardeşler birbirini sevmez mi hiç? Önce sen seveceksin. Kardeşler birbirine yardım etmez hiç? Önce sen yardım edeceksin. Onun dilini de seveceksin; kültürüne, edebiyatına önce sen sahip çıkacaksın.

Hazret-i Yakub’un oğullarından biri öfkelendiğinde, bir kardeşi onun elini tutarsa hemen sakinleşir imiş. Bizler yani Kürdler ve Türkler, birbirimizin elini tutmalıyız artık, tutmalıyız yeniden. Kendimizi, bizler sakinleştirmeliyiz. Ama önce sevgimizi, saygımızı tazelemeliyiz; ortak yönlerimizi yeniden hatırlamalıyız; dinimizi, imanımızı yani biz öz kardeş yapan değerlerimize dönmeliyiz. Kalben, aklen, madden ve manen dönmeliyiz ve bir daha bundan asla vazgeçmemeliyiz.

Kardeşliği en iyi bilenlerden biri, bir büyük kişi, bir ulu zat, Nakşibendî-Halidî şeyhi Muhammed Es’ad Erbilî, ta 1918’de, bugüne kadar yansıyan bir büyük ışık yakmış. Çok önemli bir kardeşlik örneği vermiş. Önce zat-ı muhteremlerini bir hatırlayalım sonra da o büyük ışığı yeniden yakalım.

Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî (1847–1931); (bugünkü Irak’taki Musul’un) Erbil kasabasında doğmuştur. Dedesi ve babası da Nakşibendî-Halidî şeyhi olan Es’ad Efendi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra 23 yaşında Nakşî-Halidî şeyhi Tâhâ-l-Harirî (kuddise sirruhu)’ya intisap etti ve beş yıl sonra hilafet aldı. [Abdülhamid er-Rifkanî (kuddise sirruhu) adlı bir şeyhten de Kadirî icazeti almıştır.] 1873 yılında hacca gitti, dönüşünde şeyhinin vefat etmiş olduğunu görünce İstanbul’a geldi. Fatih Camii’nde Hafız Divanı’nı okuttu; Meclis-i Meşayih azalığına ve 1883’te Şehremini’ndeki Kelamî Dergâhı’na (Kadirî icazetiyle) şeyh olarak tayin edildi. Halkın, devrin âlim, aydın ve mutasavvıflarının ve ileri gelen yöneticilerin büyük ilgisiyle geniş bir çevreye hitap etti. 1900’de II. Abdülhamit Han tarafından memleketine sürgün edildi; İkinci Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geri döndü. Kuruluş çalışmaları Kelamî Dergâhı’nda yürütülen Cem’iyyet-i Sûfiyye’de ikinci reislik; 1914’de Meclis-i Meşayih reisliği yaptı. Tasavvuf ve Beyanu-l-Hak mecmualarında yazılar yazdı. Sürre Emini olarak Hacca gönderildi. 1925’te tekkelerin kapatılmasıyla inzivaya çekilmesine rağmen Kazasker’deki köşkünde sürekli polis gözetimi altında tutuldu. Menemen hadisesi üzerine idam talebiyle yargılandı, olayla hiçbir şekilde ilgisi ve bağlantısı olmadığı halde müebbet hapse mahkûm edildi; yaşlılığı sebebiyle kaldırıldığı hastanede 1931’de vefat etti (kuddise sirruh.)

Es’ad Erbilî’nin eserleri şunlardır: 1. Kenzü-l-İrfan; konularına göre ayrılmış 1001 hadisin metni, tercümesi ve bir kısmının şerhinden oluşan bu kitap birçok defalar basılmıştır. 2. Mektûbât; Erbil’deki sürgününde müntesip ve dostlarına gönderdiği mektuplardan oluşmuştur. 3. Risale-i Es’adiyye; tasavvuf ve tarikat adabıyla ilgili bir eserdir ve sonunda müellifinin kendi hal tercümesi bulunmaktadır. 4. Risale-i Tevhid; Evhadüddin Balyânî’ye ait bir risalenin tercümesidir. 5. Fatiha-i Şerif Tercümesi, 6. Fârisî ve Türkî Divan-ı Es’ad; içinde Arapça ve Kürdçe birer şiirin de bulunduğu divan, tasavvufi neşvenin en güzel ve yetkin örnekleriyle doludur ve hâlâ büyük bir beğeniyle okunmaktadır; hatta bazı şiirleri bestelenmiştir, kaside ve gazel tarzıyla da söylenmektedir. Divan-ı Es’ad (h.1337, m.1918 yılında) İstanbul’da basılmıştır (ve “Lisan-ı Kürdi’de Bir Gazel” s.31-32’de bulunmaktadır.) Şimdi bu gazele ve tarafımızdan yapılan bugünkü dile aktarımına bir göz atalım:

şâhî ki ruh-ı gıbta-i hurşîd-i semâ bî
âşık debî feryâd resî lutf-ı hudâ bî

ey şem’-i şebistân-ı men ey nûr-ı dırahşân
pervâne –sıfat cân be cemâl-i tü fedâ bî

mümkün neye aslâ nele şâhî nele şâdî
zevkî kî le dergâh-ı le râh-ı tü peyâ bî

mecnûnem eğer meyl-i bekâ-yı nâm-u nişân kım
nahçîr-i di erbeste be- zincîr-i fêna bî

bâ key neye kurbân nele küfr ü nele îmân
dîvâne–i zülf-i tü ki sermest-i likâ bî

nâkâ be devâ-yı hikmet-i lokmân tenezzül
hâ-hoş-ı düçaret eğer erbâb-ı zekâ bî

sôfî betümây-ı bâg u ber-i cennete es’ad
hâşâ ki yebî renc ü cefâ zevk u safâ bî

. . .

ey bendesi, şahın ki yanağını kıskandığı gökteki güneşin
aşık olursan ona, feryadına yetişir tanrı lütfuna erersin

ey parlayan nur ey benim gece ülkemin mumu
fedadır canım cemaline pervane gibi güzelliğine

yoktur asla ne şadımanlık ne padişahlıkta
o zevk ve haz ki tattığım kapında yolunda senin

mecnunum eğer meyledersem bekasına nâm u nişanın
bağlıdır çünkü gönül bir avdır yokluk zincirine

neye kurbanım bilmem nedir küfür nedir iman
sarhoşum olursam yüzünün divanesi zülfünün

etmem tenezzül şifasına lokmanın hikmetinin devasına
erbab-ı zekâ gerçi gönülden buna düçar olmuşsa da

ey sofi geçerdi es’ad cennet bağından ve yemişlerinden
geçebilseydi cevr ü cefadan zevk u sefadan

Kendisi Türk olduğu halde, Kürtçe şiir yazmış olması, hazret-i şeyhin bir kerametidir yani cömertliğidir ve kanaatimce bu, çok mühimdir. İslam kardeşliği lafını etmek kolaydır, fakat eğer uygulamada değerli bir tezahürü yoksa hiçbir kıymeti yoktur. Kardeş olmak birbirine hürmet ve itibar etmek demektir; muhatabını en az kendisi kadar değerli kabul etmek demektir. Es’ad Efendi zımnen “Kürdçe benim Müslüman kardeşlerimin dilidir, onların diliyle de şiir yazarak onların gönlünü kazanmak istiyorum” demek istemiştir ve bunu 90 sene önce yapmıştır. Ve bu kutlu hareketi günümüze çok kuvvetli bir ışık tuttuğu için keramettir. İslam aydınları ve şairlerine düşen ise bu yolda yürümektir. Ecnebi dillerine gösterilen ilginin binde birini dindaş ve vatandaşlarımızın diline göstermiyoruz. Bu, kabul ve tahammül edilir bir şey değildir. Maalesef Kürdçe bilmiyorum, bilsem hemen bir Kürdçe manzume yazar ve hiç çekinmeden yayınlardım. (Fakat bu şiiri yayınlamış olmakla da bir atılım yapmış olduğumu düşünüyorum.) Yüzyıllardır beraber yaşadığımız, beraberce şehit ve gazi olduğumuz, aynı sofrada, aynı vatanda, aynı memlekette kardeş olduğumuz Kürd kardeşlerimizin her şeyine sahip çıkmak en büyük görevlerimizdendir. Diğer taraftan, Kürdleri, kurtların yani düşmanların tuzağına düşmekten korumak için bunu yapmamız, hatta, şarttır.

Bu yazı, İslam harflerini önemini de vurguluyor. İslam harfleri, bütün Müslüman kavimlerin ortak yazısıydı ve bu suretle değişik dilleri (Arapça, Farsça, Urduca, Kürdçe, Türkçe vs.) konuşan Müslümanlar (en azından aydın planında) birbirileriyle daha kolay ve çabuk bir şekilde anlaşma imkânına sahiptirler. Latin yazısı, yalnız aramıza giemekle kalmamış, ruhumuza da mı girmiştir?..
* * *

Meselelerimiz elbette derinlerde ve köklerdedir. Çözümler de böyledir. Sadece bir gazelin bile bu kadar trajik çağrışımlar yapması bu yüzdendir. Avamcılıkla gidilecek hiçbir yer yoktur. Popülizm herkesin ama en çok bizim düşmanımızdır. Güncelin ve gündemin içinde fazla kalmak derede boğulmak demektir; boğulacaksak nehirde veya denizde boğulalım. Fakat eğer hazırlığımız tamsa, teknemizi iyice gözden geçirmişsek, kaptan ve tayfalar eksik ve gediklerden arınmışlarsa, neden boğulalım veya kaybolalım denizde… Okyanusları, fırtınaları ve dev gibi dalgaları aşar ve hedefimize sağ ve salim varırız, inşallah.

İnşallah.

 

*Haydar Murad Hepsev’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nin 1 Ocak 1996 tarihli 6. sayısının 7.-8. sayfalarında yayınlanmış; Kasım 2007’de yeniden ele alınmış; 18 Kasım 2007’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 3455 kere okunmuştur.

*Metnin Latin harflerine aktarılmasında yardımcı olan arkadaşım Osmanlı Arşivi’nde çalışan ve ekraddan Ramazan Doğan’a teşekkürü bir borç bilirim.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Şiir Tercümeleri | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.