KABZIMALCIK (Hikâye, M. Umut ONAY)

Oleh: Haydar Murad Hepsev
18 Temmuz 2012

 

KABZIMALCIK

 

Beş kat sıralamıştı, boş hal kasalarını el arabasına. Toplamda her sırada on tane alabilen beş katta 50 kadar kasa vardı. Herkesin ortalama olarak taşıdığı bu miktar, onun standartlarının bir hayli aşağısındaydı. Zor olanı da zorlar ve bazen kapasitesinin iki katını yerleştirirdi el arabasına. Onun bu sıra dışı çalışması korkuturdu, haldeki tanıdıklarını. Çünkü devirse kasaları…

Aynı zamanda şaşırıyorlardı. Hiç devirmiyordu çünkü. Her nasılsa o küçük bedenle dağ gibi kasalar yığınını taşıyordu. İlkel benliğinde cesaret, üst benliğinde daha fazla para kazanmaktı bunun adı. Bu yüzden tutuluyordu 14 yaşına rağmen pazarcılar tarafından. Pratikti, az zamana çok iş sığdırıyordu. Ama eskiler kapmıştı yağlı müşterileri. Ona genelde halin uzak köşelerindeki işler kalıyordu.

Yine öyle bir işin peşinde “beş kat sıralamıştı, boş hal kasalarını el arabasına”. Yerde de bir sürü vardı. Gönül yine, “Onları da at da, tek seferde bitir şu işi.” diyordu. Başını yukarı kaldırdı. Zifiri karanlıkta ne arıyorsa…

Sezgileri onu hiç yanıltmazdı. Koklayarak avını öğrenen avcılar gibi havadan şüphelendi. “Ben bırakabilirim, sen az yükle pişman olabilirsin” der gibi her zamankinde sert çiseliyordu. Hafif de ısınmıştı atmosfer Cevizli Hali’nin uzak kenarında. Yağmur yağana kadar ulaştırırım” dedi yine içinden. Ve yükledi tam 80 kasayı. İyice kenetledi birbirine. Yerde kalan son kasayı fark etmemişti. Ama almazsa olmazdı onu. Patron saymıştır dedi içinden. Üzerine fırlatarak yerleştirmeye çalıştı. Olmadı. Bir daha fırlatmayı denemedi. Çünkü kasalar devrilebilirdi. Kamyona yanaştırdı ve öyle üstüne koymaya çalıştı. Lakin boyu buna da müsaade etmeyince altına yabancı bir kasa koyarak yerleştirdi. Sanki özel bir itimat istiyordu bu tek kasa.

O esnada ne kadar yüksek bir şey inşa ettiğinin sonradan farkına vardı. Alışmıştı çünkü hep böyle yüklemeye. Bilinçaltını aşmayan inşa dürtüsü, etkisini ayrımında olduğu yolda gösterdi. Yola çıkmadan, eline o uzun el arabasını direksiyonunu aldığında kasaların depo yerinin o girinti-çıkıntılı çıkış yolundan geçmenin tehlikeli olduğu aklına geldi. Bir diğer alternatifi düşündü. Uzun ama temiz olan giriş yoluna kadar gitmek… Bu zaman kaybına neden olsa da azıcık, devrilme gibi bir sorun olmayacaktı.

Elinde el arabasının kolu, alt sol dudağının üzerindeki yaranın iğleşme boyutunu dili ve dişi ile ölçerken, karar verdiği yol, uzun olan yoldu. Çünkü en son dağıtacağı en arkadaki kasaları da girişteki bir kasacıya vereceği için cazibesinin arttırmıştı bu yolun. “Peki” dedi içinden kendini onaylayarak. Dışından da hep fısıldayarak “Haydi Bismillah”ını da eksik etmedi. Bunu her el arabasına yaptığı yüklemede söylerdi. Alıştırmıştı kendisini.

Yolun dümdüz ve pürüzsüz oluşu kolayca süzülmesi için yetiyordu, Bünyamin’e. Derken tokat vurur gibi, bir rüzgâr dalgası esiverdi aniden. Yalnız başına, serserice, aniden. Bünyamin, hemen sağ eliyle hafif yana yatan kasaları tuttu. Sol elini ise hiç bırakmadığı sürer haldeki el arabasının direksiyonda bıraktı. Bu ani ve ustaca hareketle yan yatan kasaların devrilmesini önledi. Aslında devirmezdi kasaları bu rüzgâr zaten, daha serti lazımdı yere sermesi için. Zaten devrilmeye yüz tutsa Bünyamin’in o minik bedeni, mani olamazdı seksen kasaya. Yalnızca sınırdaki devrilme risklerine naçizane bir etki yapardı. Bu da onun gibi bir durumdu. Bünyamin durdu bir fizibilite çalışması için. Araca baktı önce, dağılma yoktu. Sonra da daha fazla korktuğu rüzgâr koşullarına bakmak için açıkta kaldığı o boş ve geniş alandaki atmosfere. Zira o tek akımlık rüzgâr biraz fazla sertti ve başkaları da gelirse kasaları devirebilirdi. İşin kötüsü daha yolun ortasındaydı ve bir hayli yol vardı. Henüz ışıklara bile gelmemişti. Orada bir dönemeç vardı. Yol yine düzdü ama hafif eğimi artıyordu. Benzer fütursuz bir rüzgâr akımı sezmedi ama çıkabilmesine binaen hızlı olmalıydı. Eski sarhoşluğunu ciddiyet, yürüyüşünü ise uygun adım aldı. Biraz süratini artırdı ki afet açı değiştirerek bir büyük damla olarak damladı yüzüne. Yağıyor mu diye baktığı asfalt, siyah noktaları ile söylüyordu felaketi.

“Eyvaaah” dedi içten bir şekilde. Yağmur çok korkuttu onu. Çünkü böyle büyük ve ani bir damla ile karşılanmanın, bardaktan boşalmalara gebe olduğunu bilirdi geceleri. Bir yaz yağmurundan beklendiği gibi… Bu yüzden o yüklü arabayı belki de hiç zorlamadığı kadar zorladı. Arttırdı da arttırdı hızını. Ama artan sadece hız değildi. Yağmur da şarıltılarını o bomboş düzlükçe patırdıyordu. Büyük damlalar, bilhassa asfaltta, sert bir senfoni orkestrası gibiydi. Gecenin bir yarısında insanların uyuduğu bir zamanda, dünyanın unuttuğu bir yerinde, doğal tehlikelerle yüzleşenlerin oynadığı bir filmin fon müziğiymiş gibiydi…

Bir ara kasaların etkilenip etkilenmediğini öğrenmek için bakıverdi arkasına. “Ah yalnız kasa…” dedi seslice. O yalnız kasa yok mu, tek başına bir problemdi. Arkaya kadar gitmişti. Bu gidişle düşecekti. Ama şimdi değildi. Çünkü aşağıya doğru eğim azaldığından kasa yerini pek oynatmamalıydı, fizik kanunlarına göre. Aklına azalan eğim geldiği anda dönemece denk gelen ışıklar da geldi. Çünkü bu azalan yokuşun bitimi ışıklar ve o sert dönemeçti. Dönmesi ile dönemeçle karşılaşması bir oldu. Yağmurdan ve o hain kasayla ilgilenirken fark etmemişti dönemece geldiğini. Çok ani hareketlerdi bunlar ki, önce vızır vızır araçların geçtiği yola baktı. Çünkü arabası o dönemeci alamaz ağırlıkta ve hızdaydı.

Yoldan araba geçmemesi rahatlatsa da, hızının fazlalığı nedeni ile kıramıyordu direksiyonu. Çünkü pamuk ipliğine bağlı bir düzenekti kasa yerleştirme sistemi. Bir kırma hareketi ile devrilirdi. Zaten uzun bir yolu aşmış ve dağılma sinyalleri de vermekteydi. Her şeye rağmen kılı kılına bir siyaset izleyerek hem yavaşlatıyor, hem hafiften döndürüyor hem de sağ eli ile devrilmemesi için o naçizane gücünü kullanarak kasaları tutuyordu. Aklına ise yediği haltın pişmanlığı ile, şayet devrilmezse el arabası bir kenara çekilip havanın sert yüzünün dinmesini beklemek vardı.

Lakin hayalleri; o asabi ilk rüzgârın kardeşi olan başka bir rüzgârın, dönerken yamulan kasaların “Hadi bu sefer de ayakta dur da göreyim” dercesine vurgun yapmasıyla suya düştü. Bin bir emekle buralara kadar taşıdığı onlarca kasayı rüzgâr, yağmur ve hain o tek kasa sanki aralarında anlaşmışçasına öyle bir pozisyonda devirmişleri ki, seksen kasa, bir çiftçinin buğdayını tarlasına serpmesi gibi, o arabaların vızır vızır geçtiği ana yola dağılıverdi.

Bünyamin bu duruma öyle sinirlendi ki, taa en uzağa giden o hain tek kasaya koşup ayağı kırılırcasına “Allah ta senin…” diyerek tekmeledi. Ancak ona şiddet uygulayabilmişti. Çünkü daha fazla sinirlendiği rüzgâra ve yağmura dokunamıyordu. Sert botu ayağını korumakla beraber kasayı birkaç metre uçurmuş ve kırmıştı bir kenarını.

Aslında sadece kırılan o kasaya kızmıyordu. Yaptığı hesap hatasına kızıyordu. Zira farkına varmıştı sezgileri ile olabileceklerin. “İlla tecrübe mi olmalıydı kendisine” diye düşünüyordu. Siniri yatışınca kasaların tehlikeli bir alanda dağılmış olduğunu fark etti. Toplamalı ve yerleştirmeliydi tekrar. Ama yağmur damlaları acıtacak kadar büyük ve sık, alabildiğine yağıyordu. Kasaları devirdiği Bağdat Bulvarı’nın sonuna doğru baktı. Sisli yağmurdan kamyona benzettiği hızlı bir araç hızla yerdeki kasalara doğru geliyordu. Durduramasa kaza kaçınılmazdı. Bünyamin aracın geliş yönüne doğru koşarken kollarını genişçe açıp kapayarak sinyal vermeye çalıştı. Nihayet şoför onu fark etmiş ve durmuştu. Başka aracın gelmediğini de fark edince, kamyoncunun bakışları arasında yerdeki kasaları toplamaya yöneldi. Yağmurdan olsa gerek, kamyoncu bir ara kapıyı yardım etmek için açsa da sonra tekrar kapadı. Dörtlülerini ve park lambasını açtı. Acımıştı muhtemelen yerdeki çocuğa. Henüz 14–15 yaşlarında sağanağın altında, kıyafetleri derileşmişçesine vücuduna yapışmış, iliklerine kadar üşümüş ve külotuna kadar ıslanmış bu çocuğa.

Daha fazla dayanamayan şoför, “insanlık ölmedi” dercesine dışarı fırlamış, yarısına kadar temizlediği yolun diğer kısmını beraber attılar kasaları kenara. Yolu hemen temizlediler. Şoför:
—Gerisini sen halledersin.
—Tamam abi, sen gir içeri, ıslanma, sağol.
—Peki.
Bağrışıyorlardı yan yana olmalarına rağmen. Çünkü yağmurun sesi acayip fazlaydı. Bünyamin geri dönüp kasalara bakıp ellerini omzuna atarken, kamyoncu da arabasına atmıştı kendisini. Düzgünce dizilmiş seksen kasa dağılı bir şekilde toplanınca Ağrı Dağı’nı andırıyordu. Gözü korkan Bünyamin yağmurun bitmesi ile işe koyulma kararı aldı. Ama etrafta saçak adına hiçbir şey yoktu ve yağmur tüm gücünü kullanıyor gibiydi. Bir ufak ağaç vardı ama damlaların bereketli düşüşü, onu saçak olmaktan çıkartıyordu. Ne yapsa olmuyordu. Her şey ters gidiyordu. Yarım saatte bir insan, bu kadar mı zor duruma düşerdi.

Az ilerde, bir toprak tepeciğinin, belki de sadece bir çıkıntının altında siyah bir delik farketti. Köpek yuvasını andırıyordu. “Valla köpek olsa çıkaracağım.” dedi fısıltıyla. O kadar ki bıkmıştı yağmur tanelerinin sertliğinden. Yaklaşıp tedbirli bir şekilde içine bir taş attı. Ses çıkmasa da yeterli bulmadı. Bir sopa buldu molozların arasından bir koşuda. Sokup çıkarttığında sopayı boş olduğunu ve derin olmadığını anladı mağaracığın. Ayakları ile geri geri girdi içeri. Düz girse dönemeyecek ve çıkamayabilecek kadar dardı bu yer.

Küçük bir delikti bu. Bir müddet sonra yağmur diner ve işine tekrar koyulurdu. Bu garip yerde zaten kimsecikler fark etmezdi onu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen o deliğin içinde yağmurun sesi ve görüntüsü o kadar hoş gelmişti ki, başını ıslak ellerinin arasına almış aşağısına doğru eğimlenen o geniş vadideki yağış cümbüşünü izliyordu.

Yağmur bitene kadar ne karşısındaki kasalar yığını, ne üstü bomboş kalıp moral bozucu görüntüsü ile el arabası, ne giriş kapısı aklına girebiliyordu. Olan olmuştu onun için. Artık önündeki maçlara bakacaktı. Yağmur dinecek ve her şeyi tekrar toplayıp yola koyulacaktı. Bu yüzden dertlerini bir kenara bırakmıştı. Yağmurun sertliğinin senfonisinin yerini ninnimsi bir sada almıştı. Bu güzel ortamda aklına gelen diğer bir şey de, evden kilometrelerce uzakta, gecenin bir yarısında, henüz ilkokul yaşında maruz kaldığı bu içler acısı durumdu. Annesi, babası ve diğer tüm kardeşleri kendisinden altı kilometre kadar uzakta, yataklarında mışıl mışıl uyurken niye buralardaydı. Akranları gibi sabahın erkeninde uyanıp da arkadaşlarını toplayıp maç yapamıyordu. Öğlenci öğrenciler gibi kıyafetlerini seçe seçe, özenerek giyinmeye fırsatı olmayacaktı. Ancak halin tuvaletinde okul kıyafetlerini giyinecek, yüzünü yıkayıp eve hiç uğramadan saat on üçteki derslerine yetişebilecekti. Ne kadar meşakkatli bir yaşantısı olduğunu kedisine bir kez hatırlattı. Şekva etmiyordu; bilakis o küçük yaşında böyle çetrefilli bir hayatın üstesinden gelmenin gururu vardı üzerinde.

O güzel atmosfere dalmış, düşünürken, aniden bir vahşi köpek karşısına çıkageldi. Gayri ihtiyari bağırdı. Korkan köpek de geri çekildi ama fazla değil. Beş metre kadar ileride durup geri döndü yüzünü tekrar. Yüreği ağzına gelen Bünyamin, bulunduğu yerin köpeğin yuvası olduğunu düşünerek derhal çıkmak istedi. Zira o delikte hiçbir savunma yapamaz ve köpekten de kurtulamazdı.

Fakat çıkamıyordu delikten, çırpınıyordu, sürünüyordu ama nafile. Köpekte sert hırıltısıyla üzerine doğru yavaş yavaş, korkuta korkuta geliyordu. Çıkamadığına anlam verememekle beraber etrafında savunmak için bir materyal arıyordu. Bir sopası vardı ama o da kaybolmuştu. Sanki her şey kendisinin aleyhine çalışıyordu. Köpek oldukça yaklaşmıştı. Çıkamayacağını anlayınca mağaracığa doğru gömüldü korkudan. Çünkü köpek yavaş yavaş üzerine doğru geliyordu. Hiddetli nefesini hissetmeye başladı köpeğin. Hiç havlamıyor, hırlıyor oluşu aralarında bir can pazarının yaşanacağının işareti idi. “Bir parça koparmaktan fazlasını yapacak, bu kesin.” diye düşünüyordu Bünyamin. Yalnızca bir metre kaldı aralarında ki hayvan, ağır çekimdekiymiş gibi olan ilerleyişini, son hamlesini yapacağı için durdurdu. Bünyamin’in korkudan aklı uçmuş, çıplak elleri ile yapabileceği savunmadan başka hiçbir şeyi düşünemiyordu.

Beklenen oldu ve biraz geri çekildikten sonra atladı Bünyamin’in üzerine. Bünyamin çığlığını dağlar taşlar duyarcasına attı. Kapanan gözlerini açtığında bir de ne görsün. Işıl ışıl parlayan bir güneş. Derin derin aldığı nefesle, bir kâbus olduğunu anlayınca, tebessümledi. Yüzükoyun yatışın sancısı ile sırt üstü dönerken uyuya kaldığını anlamanın enteresan kahkahası aldı kedisini. “Nasıl da mayışmışım yaa” diye gerildi. Gerilme ve esneme safhası bitince kasalar ve arabası aklına geldi. Sahibinin olmadığını umarak çalmış olabilirlerdi. Tek hamlede yine yüzükoyun döndü delikte. Yaklaşık on metre ilerde her temiz şey gibi onlar da ışıl ışıl parlıyordu. Rahatlamıştı. Ama patrona ne diyecekti şimdi. Şu saate bütün işler bitmiş, kamyon bağlanmış olacaktı aslında.

Çok önemli değildi onun için. Anlatırdı hikâyeyi olur biterdi. Delikten çıkarken üstünün başının çamur olduğunu gördü. İçinden yeni çıktığı deliğe baktı. Yağmurdan ıslanan elbisesi, eliğin kuru toprak tozu ile birleşince heykel gibi bir şeyin ortaya çıkması çok doğaldı. Bir kez daha baktığında gerçekten bir köpek yuvası olduğunu inin etrafının kazınmış toprak olduğundan anladı. Belki de o yüzdendi ki uyuya kalmışken, yuvanın gerçek sahibi olan bir köpek gelmiş de ondan kendisini rüya olarak etkilenmişti. Bunları düşünürken kasalara doğru yürüyordu. Ve az etkisi de olsa üstünü temizlemeye çalışıyordu. İşinin tekrar başına geçeceği için mağaracıkta tam yapamadığı gerilmeyi tekrar ve kasları açarcasına yaptı. Ve işe koyuldu. Her şeye rağmen, hiçbir şeye kızamıyordu. Ne fütursuz rüzgâra, ne hain kasaya ne şarıl şarıl yağan yağmura. Çünkü büyük kabahat yine kendisinindi. Ne gerek vardı ki bu kadar yüklemeye başta.

Ama bu onu vazgeçiremezdi yine yüksekçe dizmeye kasaları. Tekrar hızlıca çiftli çiftli bir birine geçirdiği kasaları arabaya dizdi. Ama bu sefer daha iyi geçirdi bir birine. Hem ağırlaşan kasalar daha sağlam yapışıyordu arabaya. Yola koyulurken aklına girişteki o büyük çukuru nasıl aşacağı düşüncesi geldi. Birinin kasaların bir kenarından tutması için birine rica ederdi. Yaklaşınca şansının döndüğünü fark etti. Yaklaşık altı kişi varı ve üstelik kasacıydılar. Tam onlara “bir el atın abiler” diyecekti ki onlar elini zaten uzatmış:
—Gel gel!
—Yanaş yanaş şuraya bakalım!
—Gel yavrum! Gel, niye bu kadar yükledin ki.

Anlık bir tebessüm aldı Bünyamin’in yüzünü. Karşılama komitesiydi sanki denk gelen grup. Bununla kalmadı bir kasacı Kendi kasalarından “Apaydın 102”lerin de olduğunu görünce mekânına kadar tuttu ve yardım etti. Boşalttılar küçük de olsa bir kısmını. Kalanı da kasacılar kısmının ortalarındaki “Derya 58”e boşaltacaktı. Oraya doğru yürürken, solunda gürül gürül bir ateş yanıyordu. Etrafında beş kişi hem ısınıyor hem sohbet ediyordu. İşi bitince buraya uğrayıp yarı kurulanmış halini tam kurulanmaya çevirebilirdi. Herkes ona bakıyordu. Birisi “Bu kadar yüklememelisin” dedi diğerleri gibi. Karşılık vermedi. Hep öyle söylerlerdi. İşi bitince hemen koşuverdi ateşe, el arabasını bir kenara atarak. Selam çaktı oradakilere. Yüzünü döndüğünde içinden “Oh bee, dünya varmış”lar geçiyordu. Bünyamin’e bakmadan söyleşilerine devam ediyordu iki ihtiyar. Diğerleri de onları dinliyor gibiydi. Bünyamin de konun ortasından dalan biri olarak hiç oralı değildi. Kulağı işitiyor ama beyni işliyordu. Bu gece sabaha kadar para kazanamadığı aklına geldi. Henüz iş bitmemişti ve ısındıktan biraz önce hale dalmalı, harçlığını çıkarmalıydı. Cebince yalnız yola ve yiyeceğe yetecek parası vardı. Okul için giyinmeye dört saati vardı. Zaten haftada iki gün ancak gelebiliyordu. Onu da böyle talihsizliklerle geçiremezdi.

—Yok, bee, okulu bitmeden olmaz. Giderse üniversiteye de yollarım. Okursa benden hep yardım var. İhtiyar olmayan bir diğeri:
—Abi okuyacak da ne olacak. Bizim Sinan’ı biliyorsun, Çocuk Ziraat Mühendisi… Bu cümle sohbeti bir ara durdurdu. Belli ki uzun süredir konuşuyorlardı. Zaten kasacılar idi hepsi. Sonra devam etti diğer ihtiyar.

—Gelsin de bu çocuk gibi olsun Kösele, şunun haline bak, belki de büyük adam olacak. Hem sen Sinan’a ne bakıyorsun. Beceriksiz çocuk. Bana da gelse iş vermem ona. Bir diğeri:
—Hayır dayıoğlu, gerçek bu, bu yaşındaki bir çocuğun yeri değil buralar, dedi Bünyamin’i işaret ederek. “Benim çocuğum olsa göndermem” dedi. Bünyamin istemese de üstüne alındı. Ön tarafını kurulandığı için arkasını dönecekken hiç konuşmayan diğeri bir soru sordu Bünyamin’e alakasızca:
—Sen kaç yaşındasın.

“Sana ne” diyebilirdi, Bünyamin. Ama ona yakışmayacaktı. Zaten ne olacak’çı bir kişiliği olduğundan söylemekte tereddüt etmedi:
—14 abi. Bu cevabı sırtını dönerek verirken Bünyamin’in aklını götüren o görüntü burada bulunanların garip tavırlarının nedenini bir anda kavratıverdi. Bulunduğu ısınma yeri, biraz önce hüzünlü maceralar yaşadığı yere öyle net bakıyordu ki, stadyumdan futbolcuları izlemek gibi bir açıya sahipti.

Bunun için bu kadar kendisine yakın cümleler kuruyorlardı, girişte kendisini karşılayanlar da onlardı. Yaşı bundan soruluyordu. Arkasındakilere “gördünüz mü?” diye soramadı. Bir süre öyle şaşkın şaşkın bakarken son algıladığı cümle, üzerine yüklenen duyguları alabildiğine kabarttı:
—Ne yapsın çocukcağız para lazım ona, para.

Bünyamin’in rengi değişti. Tekrar onlara dönmek yerine el arabasını kaptığı gibi uzaklaştı oradan.

Utanmıştı. Pek gözyaşı görmeyen gözleri, birilerinin “bir dokunmasını” bekliyordu hüngür hüngür ağlamak için. Küçümsenmiş miydi?

Hayır. Belki de durumuna içerliyordu.

 

/// M. Umut ONAY’ın bu hikâyesi, Yüce Devlet Dergisi’nin 8. Sayısında (14 Mart 2011) yayınlanmıştır.

 

Mehmet Umut ONAY, 1984 Muş (Hasköy) doğumludur, çocukluk ve gençliğini İstanbul’un muhtelif semtlerinde geçirmiştir. İstanbul Sultanbeyli’de Mevlana İlköğretim Okulu’nu ve Gediktaş Lisesi’ni bitirmiş, Kocaeli Üniversitesi İİBF İşletme Bölümü’nden mezun olmuştur. Bu üniversitenin Mühendislik Fakültesi’nde memur olarak çalışmaktadır.

Etiketler: , ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.