İRŞAD-ul-MÜRİDİN’den

Oleh: Haydar Murad Hepsev
08 Ocak 2012

 

İRŞAD-ul-MÜRİDİN’den

 

O Cenab-ı Rahim’e hamd ederiz ki bizi hidayet yoluna iletti. Kulluğunda tam ihlâs göstererek İlahi hudut ve şeriatına saygıyla ulu zatına hiçbir şeyi ortak koşmayız. O’ndan başkasına kulluk yapmayız. Salât ve selam O’nun muhterem Nebisine, evlat ve ashabına ve açık İslam dinine sıkı sıkıya tutunanlara olsun ki bize din kurallarını, şeriatın hakikatlerini ve hidayetin yararlarını gösterip öğrettiler.

Sadık dostlardan birçokları benden bir risale istediler ve onda ehl-i sülukun yolunun gösterilmesini arzu buyurdular. Bu yönlendirmeyle İlahi yardıma dayanarak bu kısa risaleyi ve bu yolu ilgilendiren konuları telif ettim.

Ahkâm-ı Tarîkat

Tarikatın temel kuralı üçtür: Şeriat, tarikat ve hakikattir. Şeriat gemiye, tarikat ise denize, hakikat de inciye benzetilebilir. İnciyi isteyen gemiye binmeli, denizde seyreylemeli, inciye erişmelidir. Bu tertibe riayet etmeyen inciyi ele geçiremez.

İsteyenin ilk başta yöneleceği yön şeriattır. Şeriattan murat ise Cenab-ı Hakk’ın Resulünün gösterdiği kurtuluş ve mutluluk kurallarıdır.

Bir kişiyi uçuyor, deniz üzerinde geziyor ve buna benzer keramet halleri gösteriyor ve hâlbuki kendisi farzlardan birisini dahi isteyerek terk etmekte ve peygamberin sünnetine uymamakta ise, o zatın yalancı ve gösterdiği hallerin sahte olduğunu söyleriz. Nitekim Ebu Yezid Bistâmî zühdüyle meşhur bir şahsı görmek üzere mescide girince o şahsı kıbleye dönük bir halde bulmadı. Ona selam vermeksizin geri döndü ve dedi ki “Şu hali edep ve iyilik ile nitelendirmek kimseden ümit edilemez. Mescitte Allah’ın kıblesine yönelmek, seçkin Peygamberin edeplerindendir. Bir insan şeriat elbisesini giymiş olarak zatını ve sıfatını süslemek ister de edebe riayet göstermezse onda şeriat nuru nasıl parıldar? Bu nüveden mahrum kimse, Rahmani olan açık ve kesin sırları seyran edemez.

Tarîkat

Tarikat, gerçek bir takva ile vasıflanarak menzil ve makamları geçerek Allah’a kavuşmaktır. Her makamın bir tarikatı (yolu) vardır. Şeyhlerin yolları muhteliftir. Makamlar ve bunların halleri bu ihtilafı (değişik yolları) gerektirir. Her şeyh, hal ve makama göre bir tarikat tayin eder. Şeyhlerden bazıları halk ile karışmak suretiyle beşerin nefslerinin temizlenmesine hizmet ederler. Bazısı vahdeti seçer, bazısı da değişik vaziyetlerde insani hizmetlerle meslek edindikleri hakikat usullerini kolaylaştırıp temin edilmesi için çalışır.

Hakîkat

Vuslatın maksadı ve tecelli nurunun müşahedesidir. Resul-i Ekrem sallalahu teala aleyhi ve sellem hazretleriyle Hârise radiyallahu anh arasında geçen latif bir bahis bize hakikatin şah yolunu gösteriyor. Nebiy-yi muhterem efendimiz Hârise’ye dedi ki “Her hak bir hakikat ile tecelli eder. Senin imanının hakikati nedir?” Cevaben şunu arz etti: “Ben nefsimi dünyadan çevirdim. Onun hiçbir şeyinde gözüm yoktur; gece gündüz İlahi tecelliler ile huzur ve feyz neşvesinin sahibi olmak üzereyim.” Açık dine yapışıp İlahi hükümlere sarılmak, mubah ve müteşabihlerden kaçınmayla gece gündüz Cenab-ı Mevla’ya yönelmek tarikat; günbegün ahiretin ahvaline tam anlamıyla yönelerek Sübhani feyzlere müstağrak olmak ise hakikattir.

Bazıları “Şeriat toplayıcı bir isimdir; usul, füru, ahkâm ve şeriat hükümleri onda toplanmıştır. Tarikat, tasavvuf ehlinin dilinde, her hükmün en doğru ve güzelini yol edinerek sözde ve işte güzelliklere erişmektir.” Hakikat de bir şeyin varlığını ispat ve keşfetmektir. Bu inkişaf (keşfetme) hal, burhan ve vicdana tabidir. Nitekim namazın edası, hizmet ve kurbet (yakınlık) ile vuslata vesile olduğu gibi; hizmet şeriat, kurbet tarikat ve vuslat ise hakikattir. Bu takdire göre namaz üçünü de topluyor demektir. Yine dediler ki “Şeriat olgun bir şekilde ibadet, tarikat tam bir huzur, hakikat ise kudretin kemalini müşahededir.”

Istılahat- Sufiyye (Sufi Terimleri)

Vakit

Mutasavvıflar vakit ile hal yani şimdiki zamanda maksadın en önemlisini murat ederler. Bir zat sürur (sevinç) sebeplerine mazhar ise vakti zamanı sürurdur. Ona teveccüh eden hükümlere bakılır. Geçmiş ile gelecek, vaktin sözlükteki halidir. Vakte riayetle hükmü tayin eder. Kaza ve kader bu hükmün esasını teşkil eder. Vakit kesici bir kılıçtır. Nasıl ki keskin kılıç hükmünü icra eder ise kaza ve kader de zamanın hükümlerini tayin eder.

Makâm

İnsanın menzilini gösterir. Menziller değişiktir. Emirler ve yasaklara, nefsin kulluğuna marifet ile rezilliklerden sakınmak ve faziletlerle vasıflanmak asli menzillerdendir. İnsan taat ve ibadetlerine itimat ile nefsin ayıplarını sürdürmemelidir. Salike teveccüh eden mühim şart, asıl menziline yönelirken kaygı ve isteklerden soyutlanıp temizlenmedikçe son menzile, yukarılara müteveccih olmamaktır. Hasta olanın önce ilaca müracaat ederek nefsini diğer ilgilerden soyutlamaya hizmet ettiği gibi, insanın nefsinin ayıplarını ıslah ederek olgun bir saflığa ulaşmadıkça başka menzillere, daha yukarılara çıkmaya kalkışmaması gereklidir.

Hall

Lam harfinin şeddeli okunuşuyla hall (çözme, karışık bir işi sona erdirme), kalbe inen hallerdendir. Sevinç ve kabz (kapanma, sıkıntı), şevk ve zevkin bastı (genişleme, açılma) gibi geçici hallerle belli olur. Nebiy-yi muhterem efendimiz kalbin günahlara istigfar (bağışlanma talebi) ile tasfiye ve nurlandırılmasını emir buyurmuştur. Noksanlıkta ve aşağıda kalmayıp mutluluk menziline varmak, salike muradın son basamağı olmalıdır. Ümmetin büyüklerinden bazılarının bir halden bir hale çıkmak için kırk sene bile nefisleriyle cihat içinde bulunmuş oldukları vakidir

Kabz ve Bast

Kabz ve bast (kapanma ve açılma), korku ve ümide benzer. Şu kadar ki korku ve ümit avam (halk) ve havassa (aydınlar) şamil olup kabz ve bast ise makam sahiplerinden havassa ihtisas eder.

Korku (havf), insanın sevdiği şeyin gelecekte kaybolmasından ona doğru olan çalışmasının netice bulmayacağına delalet eden gözlemlerinin sonuçlarından meydana çıkar. Ümit (reca) sevdiği şeye erişmeyi temin için veyahut elden gitmesine mahal vermemek maksadıyla çalışmaktır.

Kabz ve bast özel zamanda kalpte vücuda gelen bir haldir. Kabzın hakikati salikin kusurlarından dolayı nefsin terbiyesi için müstahak olduğu Sübhani bir işarettir. Bast da salikin kalbine İlahi bir lütuf ve kuvvetlendirmedir. Salik bazen kabz ve bastın sebeplerini bile müşahede edemez. İşbu geçici (dünyevi ilgi ve) sebepler kaldırıldıktan sonra İlahi tecellilerin ilgi ve sebeplerini anlayabilir.

Üns ve Hibe

Hibe (heybet) kabza bakar. Şu kadar ki hibe, kabzdan daha şiddetlidir. Bu hal hususi tecellilerin bir eseridir ki insan kalbini tehdit ve azarlama ile elem vericidir. Üns (müşahede) ise basta benzer. Mamafih bu da basttan daha tesirlidir. Çünkü Sübhani iltifat insanı pek ziyade keyiflendiren beşeri saadetin asli gereklerindendir.

Tevacüd, Vecd ve Vücûd

Tevacüd vecd göstermek, kendinde vecdin husulünü talep etmektir. Bazıları tevacüdü inkâr eylemişlerdir. Zira kemal ve tahkik erbabı vecdin gösterilmesine meyletmez dediler. Vecd ise kalbin şevk ve sevinç ile gidip gelmesidir, neşvedar (keyifli) olmasıdır. Çok taat ve ibadette bulunanların vecdi elde edici oldukları müşahede olunuyor. Kalbin, âlemin hakikatlerinden gerçek nurları müşahede ile nurlanmasıdır.

Buna mazhar olmak ise insanın ancak gaflet ve şehvet gibi beşere ait kötü sıfatlardan nefsini kurtarmasıyla hâsıl olur. Masivaya (Yaradandan gayri varlıklara) alakası kalmaz, kalbi İlahi sevgi ile doludur. Rabbani tecellilerle cilvedardır. Ebu Ali Dekkâk rahmetullahi aleyh diyor ki “Tevacüd kulun istiabını (tutulmasını), varlığın gark olarak vecdi ise istihlakini (tükenmesini) gerektirir. Vecd sahibi kimse sahv (ayıklık) haline gelir. Ayıklık hali ise Hakk ile bekasıdır. Sahv halinde Hak’tan başkasını söylemez.”

Cem’ ve Fark, Cem’-ul-Cem, Fark-ı Sânî

Kalbin masivayı terk ile gelişmesinin başlangıcıdır. Kalp, hakikatin manalarına tevessül eder, bu cihetle feyzlere mazhar olur. Bu lütfun başlangıcı ve Rabbani tevfiktir. Fark, salikin kulluk vazifelerini eda ettikçe Rabbani tecellilere istidadıdır. Kulluğu çoğalarak artar. Her salik cem’ ve farkı toplamış olmalıdır. Sağlam kulluğun gereği budur. Sure-i Fatiha’da “iyyâke na’budu (yalnız sana kulluk ederiz)” kavl-i şerifi bu farka işarettir. “ve iyyâke nesta’în (yalnız senden yardım dileriz)” kavl-i celili cem’e işaret olur. Alçakgönüllü bir dille, cömert Rabbinden lütuf ve ihsana dilenci olur ya da İlahi nimetlerinin şükredeni olur. Bu cihet fark makamıdır. İlahi emirlerini işlemeye sürat gösteren kulluğa yakışır davranışlarıyla Büyük Yaradanını her hal ve işte tescil eyler. Bu da cem’ makamıdır. Cem’-ul-Cem’de ise masivallahtan (Allah’ın gayrısından) başka bir şey görmez. Ayan-ı sabitenin (eşyanın yaratılmadan önceki şekillerini) müşahede ile alçakgönüllü kulluğu arasında yok olup gider. Fark-ı Sânî, salikin mahv (yok olma) halinden sahv (ayıklık) haline dönüşüdür ki farzların edası ile kulluğunu gösterir. Bu, Sübhani lütfun katıksız halidir.

Fenâ ve Bekâ

Fena, salikin beğenilmeyen kötü huylarını yok etmesi olduğu gibi, beka dahi övülmüş iyi huylarla vasıflanmasıdır. Salikler fena ve bekada farklılaşırlar. Bazısı şehvet ve nefsanî amellerinden soyutlanır. Haset, buğz, kibir gibi haller onda görülmez. Övülmüş iyi huylar davranışlarında sağlamca yerleşerek insan-ı kâmil olur.

= = =

* Şeyh Şihâbeddin Sühreverdî (1145–1234) : Keşf-uz-Zünûn zeyline göre tam künyesi Şihabüddin Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed el-Bekrî ibni Hafs es-Sühreverdî el-Bagdadî’dir (kaddesallahu sırrıhu-l-aziz). Nesebi Hz. Ebubekir’e (radiyallahu anh) dayanır. Sühreverdi hazretlerinin babası, kendisi 6 aylık çocukken, kadılık makamında bir iftira sonucu idam edilmiştir.

Şafii fakihi olan Sühreverdi hazretleri, Ebulkasım b. Faldan, Ebul Muzaffer Hibetullah eş-Şibli, Ebu-l-Feth ibn-ul-Bati, Ma’mer bin el-Fahir, Ebu Zür’a el-Makdisi, Ebu-l-Fütuh et-Tai, Abdülkadir Geylanî (kaddesallahu esrarahum) gibi birçok büyük âlim ve ariften feyz almıştır. Bahaeddin Veled, İbnu Farid, Muhyiddin ibni Arabî gibi yüce zatlarla da görüşmüştür. Tarikatı amcası Abdulkahir Es-Sühreverdi hazretlerinden almıştır.

İslami ilimlerdeki derinliği ve zamanının âlimlerine etkisinden ötürü Şihabeddin, Şeyhülislam, Şeyh-üş-şüyuh, Şeyh-ul-Irak gibi unvanlarla anılmıştır. Bir dönem uzletten sonra irşad ve vaazlara başlamış, nice insanın Hakk’a yönelmesine vesile olmuştur. Halifeleri şu zatlardır: Ebu Cafer Muhammed bin Ömer es Sühreverdi,  Bahauddin Zekeriyya el Multani,  Necmuddin Alibuzguş eş Şirazi, Kemaleddin İsfahani , İzzeddin b. Abdüsselam ve en meşhur halifesi Sadi-i Şirazi (kaddesallahu esrarahum).

Kurucusu olduğu Sühreverdiyye tarikatı İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da yayılmıştır. Birçok şubesi bulunan tarikat, Anadolu’da Zeyniyye koluyla insanları irşada devam etmiştir.

Bazı eserleri şunlarıdır: Avârif-ül-Ma’ârif, Nugbet-ül-Beyân fî Tefsîr-il-Kur’ân, Keşf-ün-Nesâyih-il-İmâniyye ve Keşf-il-Fadayıh-il-Yunâniyye, İrşâd-ül-Mürîdîn ve Mecd-üt-Tâlibîn (terc. Mehmet Fidan, Hacegan yay., İstanbul, 2004; Cep kitabı olarak yayınlanan bu tercümeye bir önsöz ve müellif hakkında bir tanıtım yazısı konsa iyi olurdu.), Cezb-ül-Kulûb ilâ Muvasalati-l-Mahbûb. En çok tanınan kitabı Avârif-ül-Ma’ârif, tasavvufun temel eserlerindendir ve yalnız kendi bağlılarınca değil diğer tarikatlarca da el üstünde tutulmuş; Molla Cami, Seyyid Şerif Cürcani, İmam Rabbani gibi büyük âlimler bu eserden istifade etmişlerdir. Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden Bigalı Hacı Ahmed b. Seydî, 1458’de Türkçe’ye tercüme etmiştir. Yeni tercümeleriyse Avarifü’l-Mearif, Marifet İhsanları (terc. Yahya Pakiş-Dilaver Selvi, Umran yay., İstanbul, 1988), Tasavvufun Esasları (terc. H. Kamil Yılmaz-İrfan Gündüz, İstanbul, 1989) ve Gerçek Tasavvuf (terc. Dr. Dilaver Selvi, Semerkand yay., bu tercümenin Ocak 2007’de 5. baskısının yapılmış olması dikkat çekici ve sevindiricidir”) başlıklı eserlerdir.

Mevlana Halid Bağdadî (kaddesallahu sırrıhu-l-ali) hazretleri Nakşibendi’dir; bununla beraber Kadiriye, Çeştiyye, Kübreviyye ve Sühreverdiyye tarikatlarından da icazet almıştır. Yani Nakşi-Halidi kolu, bu tarikatları da toplamıştır. Dolayısıyla ehl-i sünnete bağlı tasavvufun en önemli şahsiyetlerinden olan bu önemli ve büyük zatın Nakşi-Halidi geleneğine bağlı olanlarca yeniden gündeme getirilmesi vefaya uygun olacaktır. Son senelerde birçok mühim âlim ve sûfi hakkında sempozyumlar düzenlendi. Bir büyük organizasyonun Sühreverdi hazretleri ve tarikatı hakkında yapılması, tasavvuf tarihimizin aydınlatılması bakımından da yararlı olacağı şüphesizdir.

*Ceride-i Sofiye, 1325 (1909)-1335 (1919) tarihleri arasında haftalık (on beş günlük) olarak yayımlanan bir dergidir. Başlığında önceleri “Rehber-i Şeriat-ı Muhammediye, Kefil-i Hukuk-ı Osmaniye, Hadim-i Millet-i İslamiye”, sonraları “Haftalık Tasavvufî, Dînî, Ahlâkî, Siyâsî Cerîde-i İslâmiyedir”  cümleleri vardır. İmtiyaz Sahibi ve Mesul Müdürü Hasan Kâzım; başyazarı önce Ali Fuad, sonra Mustafa Fevzi’dir.

Toplam 161 sayı yayımlanan dergi, ilk olarak altı sayı çıktıktan sonra ara vermiş, düzenli olarak 1328’de neşredilmeye başlamıştır. Yazılar din, ahlak, tasavvuf, tarih, edebiyat, şiir, siyaset üzerinedir. Geniş bir yazı kadrosu vardır ve en meşhurları şunlardır: Bursalı Mehmet Tahir, Tahir-ül-Mevlevi, Mehmet Nazım Paşa, Ferid (Kam) Bey, Ahmed Muhtar Paşa, Rıza Tevfik, Abdülhalim Çelebi, Mehmet Valed Çelebi, İbnülemin Mahmut Kemal.

Başlığına uygun olarak tasavvuf ve tarikat konularına daha çok ağırlık veren dergi, bazı konularda özellikle etkili olmuştur. “Beşik şeyhliği”ne karşı çıkmış; “İslam’da sosyalizm var mı?” sorusunu sorabilmiş; İslam dünyasında kadınların durumunu dile getirmiştir. Önemli ama tamamlayamadığı bir projesi şeyhlerin, bulundukları tekkelerin tarihini yazıp dergiye göndermesi, Ceride-i Sofiye’nin de bunları yayınlamasıydı. Bu güzide derginin yeni harflere aktarılmasının önemli bir hizmet olacağını düşünüyoruz.

*Hâlis adlı bir zat tarafından tercüme edilen yukarıdaki yazı, Ceride-i Sofiye’de (Temmuz-Ağustos 1331, sayı 112–113) neşredilmiş; Haydar Hepsev tarafından bugünkü yazıya aktarılarak Diriliş Dergisi’nde (Temmuz-Ağustos 1989, sayı 54–55) yayınlanmış; Aralık 2008’de tercüme metninin aslına mümkün olduğu kadar sadık kalınarak sadeleştirilmiş ve Sühreverdi hazretleri ve Ceride-i Sofiye hakkında bilgiler eklenmiştir.

Yazı, Ceride-i Sofiye’de “Ahkam-ı Tarikat” başlığıyla yer almış ve mütercimin “Ümmetin büyüklerinin ulu eserlerini okumak, ruhun gıdalanmasına ve ahlakın altınlaşmasına sebep olduğundan incelemelerimiz sırasında karşılaştığımız Kıdve-tül-Muhakkıkin İmam-ul-Muttakin Ebu Nasr Ömer bin Muhammed’in “İrşâd-ul-Mürîdîn ve İttihâd-ül-Tâlibîn (Müridlerin İrşadı ve Taliplerin Birliği)” adlı mühim eserini, Osmanlı dilinden tecelli ettirmek maksadıyla tercüme ederek Cerîde-i Sofiye’de yayınlamak üzere veriyorum.” cümleleri en başta verilmiştir. Bu eser, kaynaklarda “İrşâd-ül-Mürîdîn ve Mecd-üt-Tâlibîn (Müridlerin İrşadı ve Taliplerin İtibarı)” olarak geçiyor, mütercimin incelediği nüshada yukarıdaki ibare yer almıştır diye kabul ediyoruz. Eserin aslına bakıldığında, Ceride-i Sofiye’de yarısı kadarının yayınlandığı görülmektedir.

 

Etiketler: , , , , ,

Kategori: Sadeleştirmeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.