İRONİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
21 Nisan 2012

 

İRONİ

 

                                                      Biz mi öldürüyoruz birbirimizi…

DÜNYA

Biçilirken tırpanın kesemediği, buğday gövdelerinin toprağı söktüğü tarlanın üstünden akıp hemen kayboluveren kan ve altın sarısı buğday saplarının üstüne yığılıveren bir beden… Cesedin başına çöküveren bir genç adam.

Genç adam ne yapacağını bilmez bir halde kanla kınalanmış aksakala bakarak saatlerce düşündü. -Gözlerinde okunan sadece pişmanlık pırıltılarıydı.- Kafasını kaldırıp etrafına bakındığında her şeyin gölgesi iki katı kadardı. Ani bir karar verişle çöktüğü yerden kalktı. Metin adımlarla kağnıya kadar yürüdü. Kazmayı aldı. İki tarlayı birbirinden ayıran on karış kadar sınırın, iki tarlaya göre tam orta yerini kazmağa başladı. Bir mezar kazdığı belliydi. Kazdıktan sonra cesedi büyük bir saygıyla kucakladı. Mezarına terk etti. Kazdığı toprağı özenle üzerine küredi. Peştamalını önüne bağladı, gündelik işini yapıyormuş gibi gayet rahat, tarlanın yüzündeki tırpana dokunması muhtemel taşları toplayarak mezarın üstünde biriktirdi. İşlerini bitirip köye dönen yaşlı çiftçilerden biri -onun taşları topladığını görünce- diğerine şöyle diyordu:

— Bizim oğullarımız da harbe gitmeseydiler, tarlalarımız tertemiz olurdu. Taşlı tarlaları biçmekten tırpanlarımızın ağzı teneke gibi oldu.

 

BERZAH

                                                    sizin gözbebeklerinize kimi

                                                    gözlerden pişmanlık pırıltıları

                                                    düştüğü oldu mu?

Bir halı gibi dümdüz tarlada, öküzlerin çektiği sabana abanmış, habire dönüp duran yaşlı adam beni görünce irkildi. Selam verdim, iade etti. Yığılırcasına olduğu yere çöktü. Öküzler kendiliğinden durmuşlardı. Heyecandan elleri titreyerek tabakasını çıkardı. Tütünü sararken gözlerini benden kaçırmaya gayret ediyordu. Gözlerinde okuduğum sadece pişmanlık pırıltılarıydı.

Tütünü sardıktan sonra anlaşılmaz bir sevk-i tabii ile tabakayı kapatıp bana doğru uzattı. Uzatma fiilini yapan kendisi değilmiş gibi, gözleri tarlanın ortasında bulunan taşlığa bakarken tabaka tutun eli elime dokundu. Aldım ve tarlanın ortasında bir mezar gibi duran taşlığı, gözlerindeki pişmanlık pırıltılarından ayırt ettim.

Bu taşlarla ilgili taşlaşmış bir sırrı olduğunu sezdim. Bu kadar düz bir tarlanın ortasında bu taş yığınının ne işi olabilirdi? Sürmeyi ve biçmeyi de zorlaştırdığı da ortadaydı. Dayanamadım, sordum. Pırıltılar, gözlerinde daha bir belirginleşti:

— Bunu sormandan korkuyordum zaten evlat, dedi, senden önce soranlar, tarladaki tırpana dokunacak taşların ayıklanıp atıldığı yerdir, cevabını alırdı. Ama artık yaşlandım ve senin gelişin ölümün bana yaklaştığını fark ettiriyor, -ölüm her zaman yakındı- ama ne var ki gençken ölümü yendiğimi sandığım anlar bile olmuştu. O taşlara gelince; onların altında yatan keşke ben olsaydım, ben olsaydım ölümün beni yendiğini anlamadan ve ruhumda hiç bir azap lekesi olmadan göçüp gitmiş olacaktım.

Sigarasını ağzına götürürken, hemen yarısına kadar küllenmiş olan kısmı, çamurlu gömleğine bir tutam karmışçasına dağılarak yuvarlandı. Aldırış etmedi. Konuşmaya başladığında zaten çatallı olan sesi titriyordu. Ağlamaklıydı:

— Harp yıllarıydı… Bir ay önce doğmuş olsaydım askere alacaklardı. Köyde kalan tek delikanlıydım. Annem ve kardeşlerim cepheye gitmeyişime ne kadar sevinmişlerdi bilemezsin… Öyle ya buradaydım, tarlalar ekilip biçilecek eve ekmek gelecekti. Bu gördüğün tarlanın ortasındaki -sebebini sorduğun- taşlık yerden bu oturduğumuz tarafı bizimdi. Öbür kısmı büyük amcama aitti. Sönmüş sigarasını bir daha yakıp bir nefes çekti. Tohumumuz az olduğu için tarlamızın öbür tarlayla birleştiği yerdeki daha verimli kısmını ekmiştim. Yaşlı amcam da kendi tarlasının bizim tarlaya yakın olan kısmını ekmişti. Biçme zamanı geldiğinde, ben delikanlılığıma güvenerek habire büyük amcamın tarlasından o güzelim buğday başaklarını, birer tırpan ağzı kendi tarlamıza doğru biçiyordum ki birden onun geldiğini gördüm. Çok kızgındı. Bağırarak bastonuyla bana öyle vuruyordu ki terden ıslanmış olan vücudum acıya dayanamıyordu. Bana böyle vuramazsın diyecek oldum, bir darbe de göğsüme indi. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Tırpanı ona doğru salladığımı hatırlıyorum.

Saatler sonra beni tarlada görenler, taşları ayıkladığımı sanıyorlardı. Bir insanı öldürüp gömdüğümü -her şeyi görenden başka- hiç kimse görmemişti. Onun kaybolduğunu zannettiler. Onu arayanlar arasına ben de katıldım. Diğer tarlalarında ve ormanın her kuytusunda sabaha kadar aradık onu.

Tarlalarını ellerimle biçtim sonra. Buğdayını harmanlayıp değirmende öğüttüğüm unu karısına ellerimle teslim ettim.

Sustuğunda yıllarca sakladığı sırrını anlatmanın durgunluğu vardı üzerimde.

— Peki, dedim, bu tarlayı nasıl kendi tarlana kattın?

—Oğulları cepheden dönmedi, Karısı da can verince tek varisi ben kalmıştım. Bu da azabımın bir başka veçhesi.

Kendimi bu korkunç olayın gidişine kaptırdığımdan olacak asıl sormam gerekeni sormadığımı düşündüm. (Bu sualin, biteni başlatacağını nereden bilecektim ki.) Bütün cesaretim ve topyekûn korkularımla sordum:

— Bu sırra beni niçin layık gördün?

— Karşıdan bana doğru gelirken, elimde tırpan o uğursuz gün tarlaya gelişimi hatırlattın bana. Senin gözlerinde benim gençliğimin izlerini okudum. (Bense gözlerinde onun, pişmanlığı okumuştum.) Bir hata işlemekten korktum. Nefsim hesabına değil bu korku senin hesabına.

Ayrıldım o yöreden. Bir tırpana el sürmek korkusu beni kentlere kaçırıyordu. Neden bana sırrını açtı, gençliğinin izlerini bende nasıl okudu, düşüncelerinin beynimi kemirdiği günlerde, tırpanı bulunmaz sandığım başka bir kente kaçmak için istasyona gitmiştim. Binbir düşünce içerisinde kıvranırken bilet almayı becerebildim. Bekleme salonuna girdim. Oradaki oturağın hemen ucuna oturmuş, iki eliyle tuttuğu bastonuna alnını dayamış uyuklayan bir ihtiyardan başka kimse yoktu. Birden gözlerini açtı ve beni yanına çağırdı. Bütün çekingenliğim ve topyekûn korkularımla yaklaştım.

— Üzülme, dedi, o bir kaza idi. Ben tırpanı öldürmek kastıyla sallamamıştım

Yine bastonuna yaslanıp uyuklamaya başladı. Kaçarcasına dışarı fırladım…

Beni, karşılaştığımdan beri takip ettiğinden şüphelendim. Sormak arzusuyla tekrar içeriye girdiğimde yine uyukluyordu. Zihnimde toparlayabildiğim sualleri sormak için kolunu -tutmadan- sertçe sarstım. (Meğer öz elim tırpanmış benim.) Oturaktan aşağı yuvarlandığını gördüm.

Ne yazık ki kanayan kafasından sızan kanları içecek toprak yoktu. Betonun sert ve kaygan yüzeyinden kan akıp gidiyordu.

Büyük bir kalabalığın toplandığını neden sonra fark ettim. Bana bir şey soran olmadı. Ben de herkes gibi sedyeye konup ambülânsa götürülmesine yardım ettim.

 

KABİR

Kentin mezarlığında farz edin kendinizi. Kitabesinde:

“içinde yattığım mermer bir mezar

ezer yüreğimi bu keder ezer

insanlar durmadan sırları çözer

bilmezler ki kader neleri gizler” kıtası bulunan bir kabrin başında oturuyorsunuz.

Genç bir adam, taşların silik kitabesinde bulmak istediğini araya araya size doğru geliyor. İstasyonda ölüme yakalananın yaşındasınız. Burada yatanın sizin gözlerinizde okuduğunu siz de gencin gözlerinde heceliyorsunuz. Dayanamayıp korkuyla soruyorsunuz:

— Gözlerimde bir pişmanlık okunuyor mu?

— Evet, hem de çok keskin.

— Öyleyse benden uzak durmalısın.

— Neye yarar. Ölüme buradan daha yakın bir yer mi var:

— Evlat kimsin sen?

— İstasyonda ölen bir babanın oğluyum ben.

— Tarlanızda bir mezar?

— Var…

Cevap vermiyorsunuz.

Zaten ölüme çok yakınsınız, ölüm de sizin çok yakın bir yakınınız.

 

/// Hayreddin MERAL’in bu hikâyesi, Yüce Devlet Dergisi’nde (16 Ekim 1995, sayı 3, s.10–11) yayınlanmış; 29 Ocak 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 453 kere okunmuştur.

 

Etiketler: ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.