HÂLBUKİ ve DİLİMİZ ve MEDENİYETİMİZ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
27 Şubat 2012

 

HÂLBUKİ ve DİLİMİZ ve MEDENİYETİMİZ

 

Hâlbuki edatına, lügatlerimiz “oysa ki, şu kadar ki, şu kadar var ki, hakikat şu ki, gerçi; öyle iken, buna mukabil, buna rağmen, aksine olarak, -diği halde” karşılıklarını veriyor ve “iki zıt cümleyi birbirine bağlar” diyorlar. Her zaman kullandığımız ve birleşimi hakkında pek düşünmediğimiz bu sözcük, “hâl (Arapça)”, “bu (Türkçe)” ve “ki (Farsça)” sözlerinden oluşmuş birleşik bir kelime. Yani üç dilden üç sözcüğün bir araya gelmesiyle oluşmuş farklı bir söz.

Hâlbuki (dilimizin en iyi sözlüklerinden olan Kâmûs-ı Türkî’yi hazırlayan) Şemsettin Sami, 1897′de yayımladığı “Lisan ve Edebiyatımız” adlı makalesinde (sadeleştirilerek) “Osmanlı lisânı üç dilden, yani Arabî, Farisî ve Türkçe lisanlarından oluşmuştur demek adet olmuştur. İlahi adet ve tabiata aykırı olan bu tabir, çoğu dilbilgisi kitaplarında ifade ediliyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hata! Üç dilden birleşik bir lisan, dünyada görülmemiş şey!” diyordu.

Lisan-ı Osmanî (Osmanlı Dili)”, “Osmanlıca” terimleri; Tanzimat devrinden sonra Osmanlıcılık akımının dille ilgili tavrından çıkmıştır. O devirde, Osmanlı topraklarının bölünmesini önlemek için devletin tebaası olan çeşitli unsurları kaynaştıracak bir “Millet-i Osmaniye” meydana getirmek düşüncesiyle “Osmanlıcılık” siyasî fikri ortaya atılmıştı. “Lisan-ı Osmanî” terimini ilk defa kullanan ünlü bilgin Ahmet Cevdet Paşa‘dır. Ahmet Cevdet Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa birlikte yazıp 1865’te yayımladıkları dil bilgisi kitabına “Kavaid-i Osmaniye (Osmanlıca Kuralları / Dilbilgisi)” adını vermişlerdir. Böylece “lisan-ı Osmanî” terimi oluşmuş ve Osmanlıca-Türkçe tartışmaları başlamıştır.

Şemsettin Sami, haklı olarak “Osmanlı” adının, devleti kuran kişinin adına nispetle devlete verilen isim olduğunu, hâlbuki bu devleti kuran kavmin Türk, dilinin de Türkçe olduğunu; Türklerin ve Türkçenin Osmanlı devletinden daha eski olduğunu ifade ediyordu. Ahmet Cevdet Paşa ve diğer aydınlarımız bu dilin Türkçe olduğunu elbette biliyorlardı. O zaman Ahmet Cevdet Paşa ve “lisan-ı Osmanî” tabirini kullananlar külliyen haksız mıydı? Konuyu tarihi süzgeçten bir kez daha geçirelim.

Selçuklu ve Osmanlı devrinde, daha doğrusu Türkler Müslüman olduktan sonra (uzun asırlar içinde) Türkçeye gerçekten çok fazla Arapça, Farsça kelime, tamlama ve hatta kural girmiştir. Bunun iki önemli sebebi vardır: Birincisi İslam dini ve medeniyetinin güçlü etkisidir; ikincisiyse Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelinceye kadar önce İran, daha sonra da Suriye, Irak ve Mısır’da uzun zaman boyunca kalmışlar, oradaki halkların dillerinden tabii olarak etkilenmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı devri Türkçesi de (Osmanlıca), bu kültürel ve coğrafi etkilenmeler ile oluşmuş; özellikle Osmanlı Devleti’nin büyük bir devlet olması ve güçlü bir medeniyet hamlesi oluşturması da dilin zenginliği ile doğru orantılı olmuş ve “Osmanlıca” bunun sonucunda ortaya çıkmıştır. (Ayrıca, bilindiği gibi neredeyse bütün Arap kavmi de Osmanlı’nın tebaasıydı.)

Sadece bu iki lisandan değil, Anadolu ve Rumeli’de bulunan diğer kavimlerin dillerinden de Türkçeye zannettiğimizden fazla kelime girmiştir. Bu kelimeler Anadolu’da gelişen Türkçeye uyum sağlamıştır, biz bunları hiç farkına varmadan kullanırız. Mesela kiraz, efendi ve sınır kelimeleri Grekçeden; madımak, çılbır, örnek sözleri Ermeniceden; çete, kumpir, patika ise Sırpçadan dilimize geçmiş kelimelerdir. Bu örnekleri şunun için verdim. Anadolu’da (ve Rumeli’de, hatta Osmanlı’nın hâkim olduğu coğrafyada) gelişen Türkçe; coğrafi, siyasi, etnik vb. nedenlerden ötürü aslından oldukça farklılaşmış ve deyim yerindeyse yeni bir dil olmuştur. Kuzey Türkçesi ya da Doğu Türkçesinden (Osmanlıların tabiriyle Çağatayca’dan) büyük ölçüde ayrılmıştır. (Kâmûs-ı Türkî’nin önsözünde Şemsettin Sami bu ayrımdan uzun uzun bahseder.) Bu dil tabii ki Türkçedir lakin zenginleşmiş, gelişmiş ve bir medeniyet dili, bir dünya dili haline gelmiştir. Tanzimat’tan sonra Batıya da açılmıştır, bu yönden de zenginleşmiştir. (Ahmet Cevdet Paşa ve onunla aynı fikirde olan diğer aydınların “lisan-ı Osmanî” tabirini kullanmak istemiş olmalarının arkasında Anadolu Türkçesinin bu farklılığı vardır sanıyorum.)

“Hâlbuki” işte bu farklılığın en belirgin bir örneklerinden biridir. Üç dilden üç ayrı kelime birleşmiştir, yeni kelime elbette Türkçedir lakin bu kelime aynı zamanda medeniyet belirtmektedir; Türkçenin büyük bir dil olduğunu kanıtlamaktadır. Yazının sonunda bu konuya yeniden dönelim.

Akımlar, Dönemler ve Dilimiz

Lise tahsilim sıralarında (İzmir Atatürk Lisesi’nde, 1975–78 yıllarında) bize küçük bir el kitapçığı şeklinde bir sözlük dağıtmışlardı. (Uzun bir zaman sakladım bunu lakin kim bilir hangi taşınmada kayboldu.) Sözlükçük, belleğim beni yanıltmıyorsa, yaklaşık 200 kelimenin Öztürkçe karşılıklarını içeriyordu. Bunda bugün için kabullenmesi güç olan şuydu: Bütün öğrenciler, bu sözlükçükteki sözcükleri, bütün derslerde kullanmak zorundaydılar. Benim gibi ailesi muhafazakâr olanlar bunlara alışmakta tabiidir ki zorlandılar. İlkokuldan beri çok okuyan bir talebe olmama rağmen kompozisyon derslerinden iyi not alamamaya başlamıştım. [O zamanki kitaplar, (mesela Jules Verne tercümeleri bile) henüz yeni dile de ‘çevrilmediğinden’ epeyce eski kelime ile doluydu. Bunları okuya okuya kelime hazinemiz epeyce genişlemişti ama bu hazineyi öğretmenlerimiz beğenmiyordu.]

Yazının devamı Haydar Murad HEPSEV’in Medeniyet Millet Devlet Birlik (Yüce Devlet Dergisi ve Yayınevi, İstanbul, Kasım 2010) kitabındadır.

 

/// 08 Haziran 2008 tarihinde yucedevlet.com’a eklenen bu yazı, sitemiz yeniden yapılandırılmadan (Aralık 2011′den) önce 1184 kez okunmuştu.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Fikir Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.