HACCETMEK

Oleh: Haydar Murad Hepsev
16 Eylül 2012

 

HACCETMEK

 

Hacc, bir çıkıştır, süre giden hayattan birdenbire.

Hacc, bir yükseliştir, yerden göğe birdenbire.

Hacc, uzaklaşmaktır; heyecansız, ağır, biteviye bir yaşantıdan.

Hacc, girmektir; hızlı, farklı, her anı heyecanlı bir memlekete.

Hacc, boyut değiştirmektir; dünyadaki cennete girmek ve bir ay kalmaktır.

Hacc, dönüştür, dünyanın ilk mabedinin etrafında.

Hacc, dönüştür; ilk önce melekler ve sonra Âdem aleyhisselam ve sonra İbrahim aleyhisselam tarafından bina edilen kutlu ve nurlu Ka’be’nin etrafında pervaneler gibi aşkla.

Hacc, dönüştür; en heybetli, en güzel, en muazzam, en muhterem, en hakiki evin etrafında; Allah teala hazretlerinin evinin dört bir yanında.

Hacc; döne döne, yürüye yürüye, yana yana, kana kana, hakikati arayıştır.

Hacc, terlemektir, zemzem içip serinlemektir.

Hacc, yorulmaktır, uykusuz kalmaktır, namaz kılıp dinlenmektir.

Hacc, mecnun olmaktır, meczup olmaktır, âşık olmaktır; Beytullah’a yüz sürüp ağlamaktır.

Hacc, kesin ve tam bir yönelişle yönelmektir. Hacc, gayeye kilitlenmektir.

Hacc, O’nun evinde O’na misafir olmaktır (fillah) ve O’na kullukta hatta yok olmaktır (fenâ fillah).

Hacc, O’ndan (minallah) bir büyük lütuftur, hediyedir, ihsandır, atiyyedir. İnsanın nasıl şükredeceğini bilemediği azim bir nimettir.

Hacc, temiz bir niyettir; O’nun rızasını (lillah), hoşnutluğunu kazanmak için sa’y etmek, çabalamak, yürümek, yorulmak, terlemektir.

Hacc, yürümektir; ağır ağır, yavaş yavaş, edeple ve haşyetle. Her daim O’na doğru (ilallah) ve O’nunla beraber (maallah) yürüdüğümüzü bize hatırlatan uzun ve büyük bir ibadettir.

Hacc, uzun bir ibadettir; günler sürer, geceler sürer; hayatın bir özüdür sanki; doğumdan ölüme bütün hayatın kulluktan ibaret olduğunu hatırlatır.

Hacc, kalabalık demektir. Yüzlerce değil, binlerce değil, milyonlarca hacının yani kadınıyla erkeğiyle, yaşlısıyla genciyle; doğulusu batılısı, kuzeylisi güneylisi, siyahı beyazı ve daha nice renkleriyle dünyanın dört bucağından gelmiş insanların buluşması, beraberce yürümesi, beraberce dua etmesi, Arafat’ta, Müzdelife’de vakfeye durmaları, üç gün şeytan taşlamaları, Ka’be’yi tavaf etmeleri, Safa ve Merve arasında sa’y etmeleri demektir. On saniyede gidilecek bir mesafeyi on dakikada hatta yarım saatte gitmek demektir. İnsanların sel olup Ka’be’ye akması, birbirine kenetlenmiş on binlerce insanın aynı anda tavaf etmesi demektir. Çokluğun içinde erimek demektir. Bir Allah’a ibadet eden binlerce, yüz binlerce, milyonlarca insanı görüp imanın genişlemesi, büyümesi ve tazelenmesidir. Cemaatte rahmet ve bereket olduğunun hakk-al-yakin müşahedesidir.

Hacc, sabır demektir. “Sabır, ya hacı” demektir, kendine ve kardeşlerine. Bilgece sabretmek ve sabrı tavsiye etmek demektir. Sabrı iyice bir öğrenmektir. Sabrın imanın yarısı olduğunu ayn-el-yakin bilmektir. Sabrın ne kadar zor hatta zorların zoru, lakin sonunun ne kadar sürurlu ve semereli olduğunu gözle görmektir.

Hacc, sevmek demektir; bir müminin dünyanın her yerinden gelmiş mümin kardeşlerini gönülden sevmesi demektir. Hatta sarılıp öpmesidir, yanaklarını ve ellerini; sarılıp kucaklaşmasıdır. Ta kaalu belâ’dan beri hasret kalmış mümin gönüllerin buluşması, kavuşması, kucaklaşmasıdır. Orada herkes birbirine tanıdıktır, herkes birbirini sever, herkes birbirine saygı duyar. Çünkü dünyanın bütün güzel insanları oradadır, diğerleri de ya daha önce gelmiştir ya da gelmek için hasretle yanmaktadır.

Hacc, herkese selam vermek demektir. Selam, orada başlı başına bir dildir. “Allah’ın selamı üzerine olsun” demektir, “seni seviyorum” demektir, “özür dilerim, kardeşim, kusura bakma” demektir, “bana da şurada bir yer açar mısın” demektir, “güzel kardeşim, bana yol verir misin” demektir, “gel bir tanışalım, konuşalım demektir, “hayırlı sabahlar, hayırlı akşamlar” demektir. Bütün diller acaba selamdan mı çıktı diye düşünür insan, çünkü selam orada başlı başına bir lisandır. Herkes orada selam alır verir, çünkü oraya müminlerden başka kimse giremez. İmanın onurunu yaşar bir mümin orada çünkü Haremeyn-i muhteremeyne müslüman olmayanlar giremez, ancak imanla temizlenmiş güzel insanlar girer.

Hacc, barışmaktır. İnsanın tabiatla, dünyayla, bitkilerle, hayvanlarla barışmasıdır; çünkü ihramlıyken bir ağaç yaprağını bile koparamaz ve hiçbir hayvanı asla öldüremezsiniz. İnsanın kendisiyle de barışmasıdır, çünkü ihramlıyken bir tek kılını bile koparamaz insan, bedenine zarar veremez. İnsanın bütün insanlarla barış ilan etmesidir, çünkü bir hacı ihramlıyken hiçbir kimseyle kavga edemez.

Hacc, barışmaktır, affetmektir, herkese hakkını gönülden helal etmektir. Akrabalarıyla, dostlarıyla, komşularıyla, arkadaşlarıyla helalleşir bir hacı, daha Hacc’a gitmeden. Ve orada, o kutlu beldede bütün hayatı bir film şeridi gibi geçer gözünün önünden ve affeder bir hacı, gönülden affeder kendisine hakkı geçmiş olanları.

Hacc, tövbe etmektir. Tövbe ve istiğfar etmektir. Günahlarından ötürü bağışlanma dilemektir, Ka’be’ye yüzünü yaslayarak, Mültezem’de kapıyı tutarak, Beytullah’ta tavaf ederken, Arafat’ta vakfedeyken, Müzdelife’de dua ederken, yürürken ağır ağır şeytan taşlamaya doğru, otururken namazlardan sonra, Kubbe-i Hadra’yı gördüğünde, Resullulah aleyhissalatu vesselam hazretlerinin eşiğine vardığında, Cennet-ül-Mualla’da, Cennet-ül-Baki’de ve her yerde.

Hacc, ağlamaktır. Hem de nasıl ağlamaktır. Gözlerden inen yaşların sel olup akmasıdır. Gönülden göze, gözden yanaklara ve elbiselere doğru nehirlerin akmasıdır. Anneden ayrılmış bir çocuk gibi ağlamaktır, kocası ölmüş taze bir gelin gibi hıçkırmaktır, çocuğu vefat etmiş bir anne ve baba gibi gözyaşı dökmektir. Ağlamaya doyamamaktır. Ağlayanlara imrenilen tek yer orasıdır. Ne mutlu ağlayanlara, ne mutlu ağlayabilenlere.

Hacc; baştan sona sevinçtir, sürurdur, mutluluktur, mesut olmaktır, memnun olmaktır. Bir gram bile hüzün yoktur orada. Vatanınızdan ayrıldığınız andan dönünceye kadar, hatta döndükten uzun bir zaman sonra bile size keder bulaşamaz. Mutluluktan uçarsınız, sevinçten ayaklarınız yerden kesilir, sürurdan başka bir şey görmezsiniz etrafınızda. Kullarını seven onlara merhamet eden Rabbimizin beldesidir çünkü orası, O’nun sevgilisinin yani Habibulllah’ın doğduğu, büyüdüğü, gezdiği, şeref verdiği yerlerdir çünkü Mekke ve Medine.

 

Hacc, cennete gitmektir. Beytullah bu dünyaya ait bir yer değil aslında. Arafat, arefe günü bu dünyaya ait değil; Müzdelife bu dünyada değil galiba; Mina hakeza. Peygamberimizin evi ile minberi arası mı; oraya girip kaybolur bir mümin, namaz mı kılar, dua mı eder, ne yapar bilinmez, lakin kaybolur, kaybolur ve sonra döner, istemeye istemeye çünkü dönmek zorundadır. Cennetten köprüler uzanır oraya, esintiler gelir Kevser ırmağının tam yanından. Enfes kokular gelir cennetin de efendisi olan sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimizden. Onun için orası kesinlikle cennet bahçelerinden bir bahçedir ve tabii ki ne kadar güzeldir. Nasib eyle, ya Rabbi yeniden hepimize; gidemeyen kardeşlerimize de bu nimetten, bu lezzetten tattır, ya Rabbi.

Hacc, hastalanmak demektir. Nasıl hastalanmasın ki bir hacı? Hayır, değil iklim değişikliğinden. Hayır, değil klimalardan ya da insanların çokluğundan veya meşakkatten yahut yorgunluktan. Hayır, değil başka hiçbir sebepten. Neden mi? Çünkü ruh, Allah’tan bir emirdir ve ruh orada yurdunu bulmuştur; onun için uçmak ister orada, hep ibadet etmek ister, namazları hep Ka’be’de kılmak ister, Beytullah’ı her gün birkaç kere tavaf etmek ister, geceleri Allah’ın evinde gecelemek ve teheccüd kılmak ister; koşmak koşmak ve uçmak ister. Bedense zavallıdır, topraktandır, acizdir, takatsizdir; beden nasıl dayansın, yurdunu bulmuş bir kuş gibi uçan ruhun kanatlanmalarına; hasta oluverir, başka çaresi mi var? Hem zaten günahlara kefaret değil mi hastalıklar? Namazda bir bakarsınız herkes öksürüyor, herkes hapşuruyor, herkes burnunu çekiyor, herkes bitkin, herkes yorgun, herkes uykusuz, herkes hasta elhamdülillah. Çünkü bütün hacılar âşıktır, ruhları kanatlanmış kanatlanmış lakin bedenleri aciz kalmıştır.

Hacc, iç içe daireler şeklindeki iman dairelerinin ortasına doğru yürümek demektir. Her hacı kendi kabiliyeti nispetinde kat eder bu yolu. el-hacc yani hacı, İslam’ın beş şartını da yerine getirmiş mutlu bir mümindir ve artık eskisinden kesinlikle farklı bir insandır. Eskisinden iyi, güzel, farklı, değişik, doğru, temiz bir adam demektir; öyle olmalıdır, çünkü o içeriye doğru yürümüş bir adamdır.

Hacc, maveradır, metafiziktir, olağanüstüdür, fevkaladedir. Haccın her anı olağanüstüdür ve keramettir. Keramet nedir? Keramet Allah’ın kullarına olan cömertliğidir. Orada herkes keramet sahibidir, velidir. Veli ne demektir? Allah’a dost olan demektir. Ya bir hacı nedir? Evini, yurdunu terk edip Allah’ın emrini yerine getirmek için türlü meşakkatleri çeken yani Allah’a dost olmak isteyen bir kul demektir. Bir kul, Allah’a dost ise O cömertlerin cömerdi olan Allah, kuluna keramet vermez mi, cömertlik etmez mi? Orada gökten rahmetini sel gibi yağdırır, her an yağdırır, gece gündüz yağdırır. Onun için her hacı olağanüstülüklerle karşılaşır; kerametler orada olağandır, doğaldır lakin tabii ki sıradan değildir.

Hacc, çağrılmaktır, ancak çağrılan gider çünkü kutsal topraklara. Hacc, bir nasip işidir, zengin de gider, fakir de; genç de gider, yaşlı da; güçlü de gider, güçsüz de… Gidenler, çağrılmışlardır. İnsanın bazen her şeyi tamam olur ama gidemez, çünkü çağrılmamıştır. Bazen de her şeyi eksiktir; parası, pulu, pasaportu, hazırlığı na-tamamdır, ama çağrılmıştır. Onlar, kalplerinden temiz ve sağlam niyet etmiş, dualarına gözyaşlarını katmış, bir önceki sene kura çıkmayınca kahr u perişan olup “Yarabbi, bize de haccetmeyi nasib eyle” diye gönülden yalvarmış müminlerdir. Hacc, niyettir, yani, temiz kalple, ihlâsla, aşkla, şevkle yapılmış bir niyettir.

Hacca üç çağrı vardır; bazı kullarını Allah teala hazretlerinin bizzat kendisi çağırır, bunlar orada vefat eder ve kutsal beldeye gömülürler. Bazı kullar da Allah’ın emriyle İbrahim aleyhisselam’ın çağrısına muhatap olmuşlardır; bunlar da kabiliyetleri nisbetinde Haccı eda eder, feyiz ve bereketle evlerine dönerler. Şeytan da çağırır, bazılarını, kendine yardımcılar olsun diye; onlar da diğer hacılara imtihan olan bedbahtlardır, lakin sonları ne olur, akıbetleri ne olur; Allah teala hazretlerinin hikmetlerinden sual olunmaz. (Bu paragrafın manası, Seyyid Sıbgatullah Arvasî kaddesallahu sirruh-ul-âlî hazretlerinin mübarek sözlerinden oluşan Minah’ın 181. minhasından alınmıştır.)

Evet, şeytan da orada hazır bulunur, hem de en büyüğü, en büyükleri. Ve hasedinden çatlar hatta kudurur ve azgın bir şekilde müminlere saldırır. Çünkü hacceden bir mümin, haccı mebrur olan kişi “anasından doğduğu gibi” günahlarından arınmış mutlu bir kişidir. Arafat’ta vakfeye durup gözyaşlarıyla dua etmiş olan, Müzdelife’de gönülden yalvarmaya devam eden, Mina’da çadırlarda geceleyen, şeytanı evet şeytanı yani kendisini bütün hayatı boyunca yoldan çıkarmaya çalışmış apaçık düşmanı olan şeytanı taşlayan, kurban kesip saçlarını kesen bir mümini görünce nasıl çıldırmaz şeytan. Kesilen her saç teli kadar ve ne kadar kısa kesilmişse o kadar günahları dökülmüş olan bir kişiyi nasıl kıskanmaz şeytan. Büyük bir kalabalığın içinde ziyaret tavafı ve sa’y yapacağım derken dört saat beş saat yürüyerek yorulan ama gönlü şenlenen bir mümine nasıl bugz etmez şeytan aley-il-la’ne. Bayramın ikinci günü yine taşlanır, üçüncü gün yine taşlanır; gücü kuvveti iyice azalır ama yine de tamamen yok olmaz, dağlara taşlara çekilir lakin ansızın iner; fitnesini, fücurunu, igvasını yapar, zehrini akıtır, şeytan. O yaşlı, çirkin, iğrenç gözlerini soldan sağa devirir, hasedinden çatlar, kudurur ve hücum eder yeniden bembeyaz olmuş mümin gönüllere. Onun için dikkatli ol ey müslüman, yani bu satırları yazan ve okuyan. Bütün ömrü hayatınca dikkatli ol, her gün taşla; her gün, yazın, kışın, sabah, akşam her dem istiaze eyle, euzu besmeleyi hiç ihmal eyleme. Ve ihlâs sahibi olmaya çalış, halis muhlis olmaya çalış ki “ihlâslılara zarar veremez” çünkü şeytan.

Hacc, Hazret-i Peygamberin hayatını, bir müminin kendi ölçeğinde yaşaması demektir, yani bir aylık bir zaman diliminde biraz da olsa tatması, Resulullah’ı ve ashabını hatırlaması demektir. İlk ayetlerin inişini, Kureyş’in inatçılarının onlara karşı çıkışını, “atalarımızın dinini bozdunuz” diye ilk müminlere işkence edişlerini hatırlayıp gözyaşı dökmesi demektir. Kâinatın efendisinin yaptığı umreyi anması, tavafta sağ kolunu çıkarak kavi kavi yürümesi demektir. Veda haccını akla getirmesi ve veda hutbesinin her cümlesini yeniden okuması demektir. Kötü bir arabada, arabanın en arkasında hasta hasta Medine’ye doğru giderken yeryüzünün en değerli kişisinin yanında “ikinin ikincisiyle” hicret edişini anmasıdır. Sükûnun, huzurun, yumuşaklığın kenti Medine’de, o beldenin sahibinin maneviyatını biraz olsun hissedebilmesidir. Muhacir olmuş sahabe efendilerimizin Mekke’ye doğru güneş batarken hüzünle ve hasretle bakışlarını anması ve onların duygularını biraz olsun anlamasıdır; kendisi de kısa süreyle de olsa bir muhacirdir çünkü. Ensar ve Muhacirlerin kardeşliklerini duyumsaması ve İslam Birliği’nin temelinin nasıl atıldığını yeniden düşünmesidir. Tasavvufun başşehrinde, Mescid-i Nebevi’de, namazlardan sonra bir köşeye çekilip ya da sokaklarda veya diğer mescidlerde ehl-i Medine’yi yani Hz. Peygamberin hemşehrilerini gözlemlemesi ve onların davranışlarından dersler çıkarmasıdır. Nebilerin Hâtemi’nin güzel ahlakının, hilminin, efendiliğinin Medinelilere yansıdığını müşahede etmesidir. Çocukların bile nasıl büyük bir asalete sahip olduğunu görerek imrenmesi, gıpta etmesidir. Hazret-i Ebubekir ve Ömer radiyallahu anhüma efendilerimizin Resulullah aleyhissalatü vesselamın diriyken yanında oluşları ve sadakatlerine mükâfat olarak ölümde de beraber oluşlarını düşünmesi ve ne kadar büyük derecelere erişmiş olduklarını tefekkür etmektir.

Hacc, tefekkür demektir; derin derin düşünmek demektir. Sakin sakin, ince ince, sağlı sollu, önlü arkalı düşünmek demektir. İbretle bakmak, madde ve manayı tefekkür etmek zaten bir müminin ön önemli ödevlerinden değil mi? Evet, lakin orası tefekkürün yurdudur. Başlangıç noktasıdır. Ka’be; kâinata çekilmiş büyük besmelenin siyah noktası değil midir? Bir noktadan sonsuz doğru geçmez mi? Onun için dünyanın ve evrenin merkezi orasıdır. Ka’be-i Muazzama diyoruz; evet, Ka’betullah gerçekten muazzamdır, azimdir, çok büyüktür; çok büyük manaları barındırır içinde ve dışında. Ka’be ilmin başıdır, inşa edile ilk evdir çünkü; hendesenin de başıdır, ama önce mana ilmin başlangıç noktasıdır, çünkü onu Hz. Âdem aleyhisselamdan önce melekler inşa etmiştir.

Âlimlerin ve şeyhlerin büyüklerinin hepsi, defalarca hem de yayan ya da binitlerin üzerinde neden haccetmişlerdir? Bugün uçakla gidip dönmek bile ne kadar zorken, neden onca ağır meşakkate katlanmışlardır? Orası hidayetin, ilmin, tefekkürün, irfan ve hikmetin öz yurdudur da ondan. İlim yoluna girmiş birçok talebe, hacı olduktan sonra gerçek âlim olmuştur. Hakikat yolcularının bazıları buradan sonra mürid, şeyh veya gavs olmuşlardır. İlim, hikmet ve irfan arayanların “Ey Rabbimiz, bize mürşid-i kâmil nasib eyle de gerçek kurtuluşa erelim” duaları burada kabul olmuştur.

Yazdığı her sayfayı dama koyar, içinde azıcık da olsa yanlışlık olanları rüzgâr uçurur; geriye kalanları tasnif eder ve böylelikle eserini oluşturur Muhyiddin Arabî kaddesallahu sirruh-ul-âlî hazretleri. Kitabın ismi Fütuhat-ı Mekkiyye’dir, yani “Mekke’de ilham olunan ve yazılan manevi fetihler”lerdir. Mekki, olduğu için bu kadar büyük bir eserdir. Kur’an-ı Kerimimizdeki “Mekki” ayetler de bizi zaten tefekküre ve irfana yöneltmiyor mu?

Orada dinlenen her ayet, görülen her kişi, müşahede olunan her olay, keşfedilen her yer ve her yeni bilgi, tefekkürle büyük bir buluşmadır. Arafat demek zaten bilmek ve tanımak değil mi? Âdem babamız ve Havva annemiz orada buluşmadılar mı? İnsan orada kendiyle, insan kardeşleriyle, doğayla, her şeyden önemlisi Rabbiyle yeniden buluşmuyor mu? Hacc demek, ruhlar âleminde verilen sözün vefasını yerine getirmek değil mi? Oradaki her mümin ariftir (tanıyan, bilen, tanışan, buluşan), çünkü Arefe (tanışma, buluşma) günü Arafat’ta (tanışma buluşma yerinde) bulunmuştur.

Meş’ar-i Haram (Müzdelife) şuurun yani bilincin yurdu değil mi? Kendini yeniden bulan insanın, bunu bilinç haline getirdiği ve daha içselleştirdiği bir yer değil mi? Mina, temenni ve dua vatanı değil mi? Dua, yani âşığın yalvarması, sevdiğine “ne olur beni affet”, “ne olur beni yeniden kabul et”, “ne olur beni yeniden sev” dediği yer değil mi?

Ya Medine… “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” sevgilinin yurdu… İrfan ve hikmet, işte orada sekîne ve huzur kazanır; içselleşir ve devamlılığa doğru adım atar. İlim ve tefekkür orada tatlılaşır; baklavaya ılık şekerin konması gibi… Hikmet orada güç kazanır, ışık olur, dört bir yana yayılır.

Hacc; ilim, hikmet ve irfan denizinde yüzmek demektir. Hacceden kişi, uykusunda bile hikmetin içindedir. Gözünü kapasa irfan ve marifet dalgası gelir ta derinlerden, başının üstüne kadar çıkar, o da bunu uykuyla uyanıklık arasında zevk ile keyif ile seyreder. Nasıl keyfetmesin ki, bu kadar büyük bir nimetle karşı karşıya gelmişken.

Hacc, dinlemek demektir. Dinlemek de ilim ve irfanın başı değil mi? Ne kadar güzel okunur orada ezanlar. Yanık, keskin, yakıcı, şiddetli, aşklı ve şevkli ezanlar… Ne kadar güzel okunur orada Kur’anlar, ayetler, sureler… Çağlayanlar gibi çağıldar, bahar dereleri gibi şırıldar, nisan yağmuru gibi bereketlidir. Gözlerden yaşlar indirir, hatta sel olup çağlatır, orada okunan Kur’anlar… Okuyanlar da ağlar zaten, zaman zaman. Zaten her an ağlayacak gibidirler, Kur’an okuduklarında, oradaki hafızlar.

Hacc, dünyanın her yerinden gelmiş müminlerle tanışmak, konuşmak, dertleşmek, paylaşmak demektir. Hacc, zaten İslam kardeşliğinin ya da İslami kardeşliğin zirveye çıktığı yerdir. Çünkü orası insanların yeniden kardeş yapıldığı mübarek bir yerdir. Müminlerin birbirlerinden kopmaz bağlarla kardeş yapıldığı bir kutlu beldedir. İslam birliğini konuşur orada, müslüman aydınlar; bu işin nasıl olacağını, burada böyle bir uhuvvet varken neden hâlihazırda olmadığını konuşurlar. İlerleme ve gelişmeleri sevinçle paylaşırlar. “Biz, sizin çıkmanızı bekliyoruz, çıkıp toparlamanızı, derleyip toplamanızı” derler, Osmanlı’nın torunlarına. Sanki bir vasiyet dinlemiş gibidirler, sanki sadık rüyalar görmüş gibidirler.

Ve nihayet… Dönüş hazırlıkları başlar. Hediyeleşme sünnetini yapmak için eşe dosta, çoluk çocuğa, hısım akrabaya çeşit çeşit hediyeler alınır. Denkler düzülür, zemzem bidonları hazırlanır, hurma alınır.

Ve gün gelir. Aylık vakti gelir. Veda zamanı gelir. Veda tavafı yapıp Ka’be’ye el salarak, ağlayarak, gönlüne korlar düşerek, “yeniden nasib et, ya Rabbi” diyerek o kutlu beldeden ayrılmanın ilk hüznünü yaşamış olan hacı, bu sefer de Medine’den, kâinatın sevgilisinin memleketinden, yani cennet bahçelerinden bir bahçe olan Ravza’dan koparılmanın acısıyla bir daha sarsılır. Ama nafile. Dönmek zorundadır.

Hacc, yeniden özlemek demektir.

Hacc, Mekke ve Medine’yi hasretle özlemek demektir.

Hacc; sevgiyle, aşkla, muhabbetle özlemek demektir.

Hacc, elveda dememektir, diyememektir, demek istememektir.

 

/// Haydar Murad Hepsev’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (Şubat 2009, 4. sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Fiil Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.