EN GÜZEL KISSA: YÛSUF İLE ZÜLEYHA

Oleh: Haydar Murad Hepsev
08 Aralık 2014

başlangıcın en güzeli

bismillah diyerek başlayalım söze
rabbimiz yardım eylesin böylece bize
besmele ile başlamalı bütün sözler
besmele ve hamdele ve salveleyle
hamd ü sena ile başlamalı söz ve şiir
allaha hamd ve resulüne övgü ile
çünkü söz rabbimizden bir hediyedir
çünkü kelam asıl onun sıfatıdır
sözü ve kelamı aldık kabul eyledik
baş üstüne koyduk teşekkür eyledik.

habib-i edibi yani sevgili peygamberi
biz de sevdik gönlümüze serdar eyledik
o ki rabbimizin sevdiği beğendiği
sallu aleyhi ve âlihi ve sahbihi
o ki aleyhissalatü ves-selam efendimizdir
o ki büyüğümüz efendimiz sevdiğimizdir
bir dem ayırmasın rabbimiz bizi bu sevgiden
salat ü selamdan aşktan ve muhabbetten,
onun yolunda gidenler baş tacımızdır
onu seven şairler pirimiz üstadımızdır
bizi de onu sevenlerden eyle ya rabbi
onun yolunda gidenlerden eyle ya rabbi.

o mübarek demişti ki okuyun ve okutun
yusuf kıssasından haberdar edin
ehlinize ve çocuklarınıza anlatın
bu en güzel kıssadan hisse alın

neden yazdın bu eseri?

biz de kalkıştık bu zor işe, halimize bakmadan
hakir ü pür-taksir olduğumuza bakmadan
belki dua alır şefaate uğrarız
sevap alır ecir alır kâr ederiz
hem yeni dilde böyle bir eser yok
hem yeni edebiyatta böyle bir güzellik yok
bu kıssa ne masaldır ne de senaryo
bu sözler gayretimize dokunuyo(r)
neden sıyrıldı edeb, edebiyattan
neden ayrıldı terbiye, güzel ahlaktan
bizse hizmet etmek istiyoruz
edebi yeniden üretmek istiyoruz
yani ki irfanımız ve medeniyetimizi
yani ki şiirimiz ve hikâyelerimizi.

artık başla ey haydar murad mesneviye
yani ikişer ikişer mısralar söylemeye

rüya ile başlamıştı en güzel kıssa

rüya bazen gerçekten öncedir
rüya bazen gerçeğin ta kendisidir
uyku yarım ölümdür çünkü
ölüm gerçeğin ta kendisidir çünkü
ölümden keskin gerçek mi var
ölümden büyük doğum mu var
rüya da bir doğumdur
çünkü bir nevi ölümdür
her gece ölüyorsun ey uslanmaz kişi
lakin ölümü hatırlamıyorsun, akılsız gibi.

ölümü anmak hikmetin başlangıcıdır
rüyayı anlamak bilgeliğin bir işidir
rüya yorumu verilmiş ancak bilge adamlara
allahın sevgili salih kullarına;

onlardan birisi de yusuf aleyhisselamdı
ulu bir rüya görerek bir ulu işe başlamıştı:
düşünde on bir yıldız ay ve güneşi görmüştü
onların hepsi yusufa secde etmişti
bir ulu rüyaydı bu, hayır rüyadan öteydi
sanki gerçeklerden haber vermekteydi
uyandı bu rüyadan hayretler içinde
bu derin vâkıanın kalmıştı tesirinde
ne demekti on bir yıldız ay ve güneş
ne demekti hepsi yusufa secde etmiş
ben kimim neyim ve bu hal neyin nesi
bu rüya ne demek, neyin işareti, ne demeli,

bu rüyanın tevilini, bilse bilse babam bilir
benim babamdır, beni sever o, hem peygamberdir
ibrahimin oğlu ishakın oğlu olan babası yakub
dedi ki ey sevgili oğlum babalık sevgisi kabarıp:
yavrucuğum sakın anlatma ki bu rüyayı kardeşlerine
tuzaklardan bir tuzak hazırlarlar hilelerden bir hile
çünkü seni kıskanırlar ta içlerinden hased ederler
çünkü şeytan insanlara apaçık düşmanlık eder
çünkü insan cahildir zalimdir kıskançtır
en çok da yakınını kıskanır bu bir büyük utançtır
çünkü şeytan birlik ve beraberliğin düşmanıdır
ayırırsa iki kişiyi o gün bir iyice keyf eder
salih olanların apaçık düşmanıdır o
allaha uyanların kavi hasmıdır o;

rüyan salihtir yavrum müsterih ol
rabbin seni seçecek hazırlıklı ol
sana rüyaların tevilini öğretecek
ibrahim ve ishaka verdiği nimetten verecek
yakub evladına da verecek bu ulu nimetten
ecdadına verdiği bu yüce devletten
çünkü rabbin hakkıyla bilendir
kullarına güzelce bildirendir
bilgi ve bilgelik sahibidir o
ilim ve hikmetin asıl sahibidir o,
sana da katından büyük ilim vermeye başlamış
hikmetini vermeye salih rüyayla başlamış
herkese verilmez bu ulu nimet
herkese anlatılmaz bu yüce devlet

anlatmıştı yusuf rüyayı kardeşlerine

on bir yıldız ve dahi şems ve kamer
on bir kardeş ve baba ve öz birader
bunlar yusufun peygamberliğini tasdik edecekler
bu yalnız bir manadır, daha nice tefsir ederler
biz çok uzun etmeyelim
yalnız biraz rüyadan bahsedelim:

dört çeşittir rüya, biri günlük işin etkisidir
ikincisi şeytanın uykuda insanla oynamasıdır
üçüncüsü ne olduğu belli değildir, karışık düşlerdir
dördüncüsü salih, sadık rüyalardır ki müjdelerdir,

yusufun düşü böyle mübarek bir rüyaydı
tabii ki istikbalden izler taşımaktaydı
böylesini ehline anlatmak lazım derler
kıskançlardan kaçınmak lazım derler
hasedcinin hasedinden allaha sığınmak gerek
hasedci bir nazarla dağ devirir kaçınmak gerek
çünkü hasedcinin içi kaynamaktadır
çünkü kıskanç kişinin yüreği erimektedir,
sakın sen de, dostum anlatma her ortamda
alırlar senden o zevkı sonra, bir anda
böyle rüya binde bir ele geçer
bir güzel düş için insan bir ömür bekler
bir güzel rüya görüp de anlatmayan
var mıdır insanlarla paylaşmayan,
ki yusuf yedi yaşında bir çocuktur
içinde akan bir ırmaktır barajı yoktur
nasıl engellesin kendini söz söylemekten
nasıl dursun rüyayı kardeşlerine söylemeden
insanda varsa bir iyilik, bir özellik, bir fazilet
anlatmak ister herkese, böyle yaratmış kudret

hele gençse hele çocuksa hele yolun başındaysa
hele nimet çok büyükse yüceyse uluysa;
o zaman bekle başına gelecekleri
dilini tutmayanın var çekecekleri…

kardeşler aralarında konuşurlar

ilgiyle dinlediler önce anlat anlat dediler
ya öyle mi ya böyle mi dediler
duyunca rüyayı birbirine baktılar gizliden
irkildiler sanki bu rüya geliyordu ötelerden
amma hemen değiştiler binbir tevil ettiler
yok öyle değildir hayır böyledir dediler
dediler kardeşleri, bu babamızın has evladıdır
zaten bizi az sevmekte, onu ayrı tutmaktadır
on kişilik bir birliğiz, güçlü bir cemaatiz
böyleyken zavallı bir çocuğa mı yenileceğiz
babamız muhakkak bir yanılgı içindedir
çünkü yusufu bizden çok sevmektedir
zaten onu çok severdi şimdi daha üzerine düşmüştür
rüyadan sonra yusufu daha çok sevmeye başlamıştır
aman gidecek elimizden nimetler
hemen tedbir alalım bulalım çözümler
yoksa alıp götürecek yusuf her şeyi
bizse kalacağız her şeyden geri
“o zaman öldürün onu ve bir yere atın”
deyivermişti biri “böylece babamız bize kalsın”

“deli misiniz siz, katil mi olmak istiyorsunuz”
demişti merhametli olanı “bir kuyuya atalım isterseniz
bir kervan belki alır götürür onu uzaklara
böylece kurtuluruz ondan, böyle yapın yapacaksanız”
tamam dediler, olursa böyle olmalı
öldürmek zaten aklımıza yatmadı
aralarında konuştular, bir iyice anlaştılar
babalarına ne diyeceklerini kararlaştırdılar

tuzak kurulmuştur ya’kuba ve dahi yusufa

dediler ki sen bizim mübarek babamızsın
yusuf kardeşimiz için neden bize güvenmezsin
biz elbette onun iyiliğini isteriz
biz elbette onu sevenlerdeniz
yanımıza kat bizim yarın ki gideceğiz
oynamak için kırlara, biraz eğleneceğiz
oynamak onun da hakkı değil mi
o da bizim gibi bir çocuk değil mi
merak etme koruruz onu gözümüz gibi
dikkat ederiz ona kendimizden ileri
ya’kub aleyhisselam ne desin onlar da evladı
bir yusufa baktı bir onlara, arada kaldı
izin verse bir dert, vermese başka dert
kendi kendine dedi: yusuf da üzülür elbet
ama korkuyordu ya başına bir iş gelirse
ya kardeşleri ona bir düşmanlık ederse
onu çok sevdiğim ne kadar besbelli
onların kıskandığı da o kadar belli;

babanın annenin işi hep vehimdir
çünkü çocuklarını çok sevmektedir
korkarlar evletlarına bir şey olursa diye
korku dönüşür vehme, sonra endişeye
bin türlü şeyi akla getirir
şeytan da boş durmaz vesvese verir
unutturur, bütün mahlukatı yaradanı
hem yaratıp hem her daim koruyanı
ona sığınıp da korumasını isteyeceğine
çözümler bulmaya çalışır dua edeceğine
tedbiri elden bırakma elbet
lakin tedbirle beraber tevekkül et
unutursan eğer o’nun adını anmayı
tevekkül etmeyi işleri o’na ısmarlamayı
bekle o zaman başına gelecekleri
gafletinin cezasını çekmeyi…

babalık vehmi üstün gelip ya’kuba
gaflete düştü de ne işler geldi başına
dedi “korkarım bir kurdun yusufu yemesinden
sizler onu bir köşede unutup koşup oynarken”
rüyasında görmüştü böyle bir şeyi
bir gece evvel, sevdiğini kaybetmeyi,
içi gitti amma verdi yusufu kardeşlerine
göz kör olur kader kazaya dönüşünce;

hem de bir ipucu verdi kardeşlerine
bilmiyordu onlar böyle bir şeyi daha önce
“bela ağızdan çıkan söze bağlıdır”
bu sözde nice sırlar saklıdır
peygamber aleyhisselam boşa demez hadisini
böylece tut bu sözü her daim koru kendini
bu söz ki çıktı ya’kubun ağzından
bakalım başına neler getirecek yaradan
çünkü o peygamberdir unutmak ona yaraşmaz
rabbini her işte anması gerek gaflet ona yakışmaz

yusufu öldürmeyi bile düşünmüşlerdi

yusufun kardeşleri babalarına demişlerdi
bahane uydurmuşlardı, hava atmışlardı:
hangi kurtmuş o ki bize saldıracak
eceline susamıştır o ancak
biz ki kuvvetliyiz, çünkü kalabalığız
aslan gibiyiz, mangal gibidir yüreğimiz;
türlü sözler söyleyip yusufu aldılar
hatta ilk önce başlarında taşıdılar
ta ki babanın gözlerinden ırak oluncaya dek
yürüdüler yusufa övgüler düzerek
ne zaman ki artık babaları görünmez oldu
içlerindeki azgın kin gözle görünür oldu
yere attılar güzel yusufu, dövdüler
ağlatıncaya kadar işkence ettiler…

dediler nerede, o sana secde eden yıldızlar
hadi bakalım gelip seni kurtarsınlar
daha da ileriye gittiler sövdüler saydılar
nice kötü kelam ettiler, aşağıladılar
kimi taşla öldürmek istedi kimi boynunu kesmek
lakin dünyanın en kötü işi bir insan öldürmek
birisi de merhametliydi yehudaydı ismi
dedi siz bana söz vermediniz miydi:
yusufu öldürmeyeceğiz diye
biraz incitip bırakacağız diye.

evet, dediler diğer kardeşler öyle demiştik
sana öyle bir söz vermiştik, yemin etmiştik
evet, öldürmek çok kötüdür
bütün insanlığı öldürmek gibidir
ama bir şey yapmamız gerek
intikam almamız gerek
o zaman bize ciddi bir şey söyle
derdimize derman olacak bir şey teklif eyle
peki dedi, yehuda, size bir öneri getireyim:
ne dersiniz, yusufu bir kuyuya atalım
orada kendi kendine ölür gider
öfkemiz böylece söner gider.
tamam dediler kardeşler güzel söyledim
şimdi hemen gidip bir kuyu bulalım.

kuyuya atmışlardı sonra güzel yusufu

bir kuyu buldular ürdün nahiyesinde
ağlamıştı yusuf oraya geldiğinde
gömleğini soyup aldılar, yusuf itiraz etse de
ölürsem kefenim olur bu gömlek dese de
yusufu bağlayıp bir ip sarkıttılar
kuyudan aşağıya sallandırdılar
daha yarısına bile gelmeden ipi kestiler
böylece düşüp ölür belki dediler

lakin su vardı kuyuda yusuf biraz ıslandı
bir taşın üstüne çıkıp kardeşlerine nida eyledi,
ne kadar merhamet istediyse de etmediler
öldürmek için hatta yukarıdan taş attılar
yine merhametli yehuda mani oldu
durun ne yapıyorsunuz dedi
bunun üzerine terk edip gittiler
yusufu bir başına kuyuda bıraktılar.

on iki yaşındaydı yusuf kuyuya atıldığında
bir nevcivan idi ilk gençlik çağında
yusuf kuyuya düşünce cebrail gelmişti
ses çıkarmayın bu gelen yüce bir nebidir demişti
amma bir yılan vardı susmamıştı
fışlayarak ses çıkarmıştı
cebrail derhal sus diye sayha eyledi
o anda yılanın sesi kesiliverdi
aslında bir kötü maksadı yok imiş derler
yusuf’un harikulade hüsnüne meftun imiş derler,
öyle midir doğrusu tam bilemeyiz
lakin emre itaat lazımdır, bunu söyleriz.

aslında kuyu dibindedir sıkıntı içindedir
amma gerçek kul her an rabbiyle beraberdir
üzüntüler çileler hep olgunluk içindir
kulun imanını artırmak içindir
kaderin garip cilveleri vardır
çilelerden alınacak ibretler vardır
en büyük sıkıntıyı en büyükler çeker
peygamberler çeker veliler çeker
herkes çeker kendi nispetince bir şeyler
dünyada hiç rahat yoktur derler
lakin inançlı kişi gelen belalara sabreder
daha çok rabbine yönelir, ibadete düşer
yusuf da öyle yapmıştı rabbine yönelmişti
nice dualar etmişti gözlerinden yaşlar akmıştı:

ey kullarının her haline şahid olan
ey her zaman en yakınımızda olan
ey hiçbir zaman mağlup olmayan
her zaman her yerde galip olan
rabbimiz, üzerimden bu musibeti kaldır lütfunla
kurtar beni, bir kapı aç bana, yüce merhametinle.

allahın emriyle zaten cebrail de gelmişti
yetişip yusufa, düşmeden bir taşa oturtmuştu
o da ona güzel dualar öğretmişti
böylece yusuf zikrullaha başlamıştı
öyle güzel zikrediyordu ki rabbini
kuyuda başlamıştı sanki bir senfoni
yavaş yavaş tane tane zevk ile aşk ile
güzelce latifçe amma hafif bir ses ile

melekler bu güzel sadayı işitmişlerdi:
“ya ilahi” deyip katılmak için izin istemişlerdi
haberde gelir ki nerde bir zikir olsa
melaike de katılır zikir halkasına
zikir öyle güzel bir şeydir safi lezzettir
zikir şükür fikir yüce bir nimettir
rabbimiz nasib etsin hepimize
büyüğümüze küçüğümüze.

babalarına böylece izah etmişlerdi

bu arada yusufun kardeşleri plan yapmaktaydı
babalarına nasıl izah edeceklerini tartışmaktaydı
gömleğini aldık ya dedi biri ve devam etti
bir kuş öldürüp kanını buna sürelim dedi
babamız onu bir kurt yiyebilir dememiş miydi
deriz ki bak gerçekten senin dediğin oldu işte,
peki dediler hoşlandılar bu tekliften
eve doğru koşa koşa giderken…

kanlı gömleğini yusufun babalarına verdiler
verdiler amma başlarını öne eğdiler
yakub aleyhisselam gömleği aldı evirdi çevirdi
içinde derin bir hüzün ve tasa beliriverdi
bu nasıl bir kurtmuş ki yusufumu yemiş
amma gömlekte hiçbir diş izi bırakmamış,

anladı o anda hatasını zellesini gafletini
rabbinden korkacağına kurttan endişe ettiğini
“bana düşen güzel bir sabırdır” deyiverdi
rabbine hemen o an iltica ediverdi,
yıllar sürecek ayrılık böylece başladı
yakubun gamlı günleri işte o zaman başladı
yıllarca sürecekti, derin izler bırakacaktı
ağlayacaktı yakub, gözleri görmez olacaktı

baba kimdir, işi nicedir

bir parantez açalım mı ey dostlar
bir baba kimdir diyelim mi ey dostlar:
yıllarca ister insan, çocuğu olsun kendinden
ve sever onu candan hatta daha fazla canından,
öyle sevinir ki baba bir oğul geldiğinde
ta iliklerine kadar, ta göz bebeklerine
bütün hücreleriyle beraber sevinir
daha önce hiç böyle sevinmemiştir,
her çocuk ayrı bir neşedir, sevinçtir
rabbimizden gelen ne büyük hediyedir,
lakin çocuk hemen cana bitişiktir
ana ve babanın kalbine ilişiktir
sanki çocuğu değildir belki ciğerparesi
oğlu değildir de sanki kalbinin has köşesi
azıcık canı acımasın, birazcık ağlayıversin
ne kadar çok acır içleri babanın ve annenin
biraz hasta olsa çocuk, onlar da hastalanırlar
endişelenirler, sabahlara kadar uyuyamazlar,
kötüce bir söz söylese çocuğu hakkında birisi
öyle üzülür ki baba geçer aklından deliye dönesi
iyice bir söz söylese çocuğu hakkında birisi
öyle sevinir ki baba hem gönlünün her köşesi,
bazen ayrılık olur hasret çeker
bazen başına bir iş gelir, neler çeker
izin ister çocuk oynamaya arkadaşlarıyla
aklı onda kalır ana babanın tüm benliğiyle…

işte böyle böyle büyür çocuklar
ama nasıl büyür nasıl olgunlaşırlar
çocuklar ne bilir ana ve baba olanlar bilir
bilir amma ancak ana ve baba olunca bilir,
işte böyledir annelik ve babalık
annelik farklıdır, başkadır babalık.

anneyi anneler desin biz bahsedelim babalıktan
toprağı çömlekçi bilir, balıkçı anlar balıktan
garip bir insandır erkek, garip adamdır baba
çocuğu olunca artık bambaşka adamdır baba
ne anne anlar onu ne de çocuk ne toplum
azıcık sıkılsa derler ki “sen babasın oğlum”
belki bazen yemez baba, belki bazen giymez
amma ki çocuğa neler yedirmez neler içirmez,
bir düşükçe not alır çocuk, baba üzülür daha çok
hoca “çocuğunuz iyi” der, sevinir herkesten çok,
ister ki çocuğu hem de mükemmel olsun
kendisinden de iyi hatta daha üstün olsun
arzusu odur ki olsun çocuğu herkesten iyi
üstü başı düzgün, edebi terbiyesi pekiyi
doğruyu iyiyi güzeli öğretmek için
içi yanar babanın hem de için için
onun için bazen sert olur fakat çocuk darılır
onun için bazen tatlı olur ama çocuk şımarır,
ne çocuk beğenir babayı, ne anne, ne de elalem
o da beğenmez kendini, der “başka ne edeyim”
bazen çekilir köşesine ama sonra içi durmaz
ne yapsın babadır canparesi kenara bırakılmaz,
böylece geçer ömür, çocuk babayı bilmez
anlar biraz amma baba mezara girer girmez
velhasıl zor zanaattır babalık ey dostlar
kapayalım parantezi ki açmıştık ey dostlar.

buldular yusufu kuyu dibinde

bir başınaydı yalnız başınaydı
amma ağzı daim duadaydı
yusuf kuyuda bir başınaydı
amma rabbini anmadaydı,
öyleyken birdenbire bir kova
gördü başını kaldırınca
gencin birisi bir kova uzatmış
besbelli ki iyice susamış,
göndermişti onu kervancılar
“git şu kuyudan bize su çıkar”
kovayı sarkıtınca aşağıya saka
bir de ne görsün birisi var orada
“müjde müjde” dedi sevinerek
“bir oğlan var” dedi gülerek,

kervancılar hemen geldiler
“satılacak bir köle” dediler
tüccardı tabii ki onlar
yusuftan ne anlardılar
işleri güçleri para kazanmak
köle almak köle satmak
dediler bunu götürür mısır’da satarız
bedava bulduk zaten çok para kazanırız

yusuf aleyhisselam

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

satılmıştı yusuf az bir fiyata

o sırada yusufun kardeşlerinden biri
görmüştü ki kardeşi keşfedilmişti
kervancılar alıp yusufu götürecek
koşup gitti kardeşlerine hemencek,
dediler ki “bu bizim kölemizdir
kaçıp gitmiş bir bendemizdir”
“dilerseniz satalım size” dediler
yusufu birkaç dirheme sattılar
sattılar o güzeli birkaç ceviz pahasına
malik değildiler ticaret kafasına,
çok ucuza gitti o güzel yusuf
güzelden anlamayana olsun yuf.

lakin bir gün demişti kendi kendisine
aynaya bakarken âşık olup kendi yüzüne:
satsalar beni bir gün köle pazarında
çok para verirlerdi herhalde bana
rivayet ederler ki onun için ucuza gitmişti
kendini beğenen kişiyi Allah beğenmezdi.
sakın sen de, sakın beğenme kendini
çabuk yıkarlar zaten zayıf bendini
kibirden ve ucubdan Allaha sığın
aman ha, haddini bil, aman sakın
iman beştir biri de haddini bilmek
“men arefe” sırrına bir güzelce ermek
onun için çok ama çok sakınmalısın
kibirden ucubdan hemen kaçmalısın
satarlar seni de sonra birkaç kör kuruşa
atarlar seni de bir kenara hatta yabana.

hazret-i nebi de ucuza satılmıştı

bir gün evine dönerken son nebi
yolunu kesen çocuklar ona demişti:
“bize de bir şey vermeyince ey kutlu nebi
hasan ve hüseyine verdiğin hediyeler gibi
bırakmayız seni evine göndermeyiz
armağan almayınca seni vermeyiz”
naçar gönderdi hazret-i bilali evine
kendisini rehinlikten kurtarsın diye
dedi “ne bulursan al evden öyle gel
satılıktan kurtar beni, çabuk gel”

evde ancak sekiz adet ceviz vardı
bilal onları hazret-i habibe verdi
“kıymeti değersiz birkaç ceviz fiyatına
kardeşim yusufa biçilen mısır kuruşuna
azad edin beni de ey kadirbilir çocuklar
serbest kalayım ben de ey oğlancıklar”
o güzeller güzeli peygamber öyle demişti
çocuklara bile mütevaziydi çok müşfikti
madem ki andık onu ey güzel kardeşler
bir salavat getirelim hemen ey yarenler:

allahumme salli ve sellim alâ habîbinâ
allahumme salli ve sellim alâ seyyidinâ
salli ve sellim ve bârik alâ nebiyyinâ
salli ve sellim ve bârik alâ resûlinâ.

düşünceler içinde bir adam

kervancı lakin aslında esirci olan
seviniyordu hem de pek çok içinden
çünkü bu genç çok ama çok güzeldi
böylesini görmemişti, yoktu manendi
şimdiye dek rastlamamıştı bu kadar güzeline
çok köle satmıştı, şu kadar da cariye
bu genç adam sanki değildi bir âdemoğlu
bu kadar güzelini görmemişti insanoğlu
onun için diyordu içinden “nasibe konduk
inşaallah epeyce çok paraya kavuştuk
kim bilir kaç para verirler bu çocuğa
kim bilir almak için kaç kişi girer sıraya
bir hazine buldun oğlum esirci olalı
bir fare tuttun nihayet kedi olalı”

bu düşüncelerle yürüyordu dalgın dalgın
adamları diyordu “bizim adama hele bakın
nasıl da derine dalıp gitmiş bizim başkan
nasıl da seviniyor hem de için için
sevinsin sevinsin, aman ilişmeyiniz
o sevinirse hiç şüphesiz biz de seviniriz
cömert adamdır, bizi hep gözetir
iş bitince ücretimizden fazlasını verir”
düşüne sevine yürüyordu kervancılar
fazlaca büyük ümitler taşıyordular.

insanoğlu böyledir, daha nimet geçmeden ele
planlar, projeler kurar gönlünde ve beyninde
hayaller ümitler emeller planlar ve projeler
hiç bitmez lakin ama bir gün ömür biter,
onun için ey kişi fazla hayale dalma
emel ile rüya ile ömür geçirme
bir bakarsın gitmiş ölüm ülkesine varmışsın
hayal tatlıdır hiçbir şeyin farkına varmamışsın
bırak düşü hayali, gerçeğin içine dal
dereyi gölü bırak da ummana dal.

nihayet vardılar varacakları yere

kervancılar da kazanacakları paranın tatlı düşüyle
farkına varmadan varıverdiler mısır ülkesine:
“nasıl da çabucak geliverdik biz buraya
hâlbuki ne kadar meşakkat çekerdik bu yolda
hiç bitmeyecekmiş gibi çok çok uzun gelirdi
sanki ömrümüzden bir büyük parça giderdi
gelecek paranın hayali mi kısalttı yolu
yoksa bu gençten gelen bir bereket mi bu
öyle ya bu çocuğu kuyudan çıkardıktan beri
bir başka letafet geldi bize bereketten ileri:

eğer satarsak bu şerafet bizden gider mi
yoksa satıştan kazanacağımız bize yeter mi”

her zaman mı dünyayı tercih eder insanoğlu
onun için mi cennetten çıkarıldı ademoğlu
hâlbuki ahiret, kalıcı yurdumuz değil mi
her şey bir gün nasıl olsa aslına dönmez mi
ruh böyle söyler, nefis karşı çıkar
kalb bunu fısıldar, ego karşı çıkar
gönül böyle söyler, akıl inanmaz
bir paradokstur bu garip bir tenakuz,
dalıp dalıp gidiyorsun bugün ey adam
dön kıssaya ol doğru dürüst ibret alan.

nihayet girdiler mısır şehrinin kapısından
gizlemişti kervancı yusufu şehre girmeden
varıp bir handa güzelce dinlendiler
amma önce yusufu bir odaya gizlediler
yıkayıp pakladılar güzel elbiseler giydirdiler
ol güzeli daha da güzel göstermek istediler
gerek var mıydı ol güzeli süsleyip püslemeye
insanoğlu lakin ulaşmak ister mükemmele.

güzel çıkınca meydane, fitne salar âleme

sokağa çıkınca yusuf bütün mısır ülkesi
istediler hepsi birden o güneşi görmeyi
fitne demek büyük imtihan demek
güzellik ise büyük fitne demek
çünkü güzeli çok beğenir insanlar
amma ki hased eder çok kıskanırlar
onun için güzellerin başı hep derttedir
günleri kederde işleri hep üzüntüdedir
kötü nazarları hep çekerler üzerlerine
kirli bakış, hasetçilerin başka işi ne.

güzelin imtihanı güzelliğidir
çirkinin sınavı da çirkinliğidir
onun içindir ki büyüklerimiz demişlerdir:
güzeli ağlatırlar, çirkini güldürürler.

mısırlılar diyorlardı “çok güzel bir insan gelmiş
hayır, insan değilmiş mukarreb bir melekmiş
gelen genç herhalde cennetin bir güzeli
koşun koşun görmeden biz, geri gider belki”
üç gün devam etmişti yusufun satış işi
bu günler mısıra bayram olmuştu sanki,

öyle üşüştü ki pey sürenler ve halk-ı âlem
üç gün boyunca yoruldu yusuf her dem
akşam olana kadar hep güneşin altında
sıcağın altındaydı keskin bakışların altında
o gafil keskin şiddetli nazarların tesiriyle
bütün gece azap çekerdi hastalık sebebiyle
o kadar nazar altında kalan hasta olmaz mı hiç
o kadar güneş altında kalan bunalmaz mı hiç
göz önünde olan göze uğrar
sözü çok olan ağır söze uğrar,
onun için ey kişi meydanda olmayı isteme
onun için ey kişi çok fazla söz söyleme.

sabah olunca tekrar süslerdi esirciler
öyle ya satınca büyük mal edinecekler
yusufun bedeli arttıkça artmıştı
gün geçtikte artık alınamaz olmuştu
o kadar artmış o kadar çok artmıştı
zenginler bile pey süremez olmuştu
kıtfir aldı en sonunda yani ki mısır azizi
aziz demek, aziz dostum, demek mısır meliki
ancak onun parası yetmişti yusufu almaya
altın gümüş ve lü’lüden yusufun ağırlığınca
kilosunca misk ü anber atlas ipek ve inci
cennetten çıkma birine ancak yeter belki.

bir ihtiyar kadın da talib olmuştu

anlatırlar ki ihtiyar bir kadın da gelmişti
bütün sermayesi bükülmüş bir ipti
yani ki gücü yoktu satın almaya
var gücüyle atılıyordu amma,
gerçek âşık işte böyledir
canını ortaya sürse az gelir
varını yoğunu verir maşuku için
bir an bile olsa görebilmek için
aşk ülkesinin yusufuna talip olan
gönlüyle kalbiyle tam âşık olan
işte böyle olmalı bu ihtiyar kadın gibi
varını yoğunu ortaya koyan mecnun gibi,

bak bakalım kendine ne kadar âşıksın
ne kadar veriyorsan o kadar sadıksın
bir damla kan veren maşuk için
hızır olur billâh ab-ı hayat içen
aşktır dostum ölümsüzlük suyu
öyleyse ara dur her yerde onu
çünkü ölmez gerçek âşık olan
maşukuna ulaşmak isteyen
âşık ölür mü hiç, düşünmez misin sen
ölen ancak tendir, bilmez misin sen
ruh değil mi rabbimizden bir atiyye
bir emanettir o büyük bir hediye
o’ndan olan şey o’na döner ölür mü hiç
nefsi köreltip ruha yönelen çürür mü hiç
iyi koru emaneti o zaman ey gafil adam
bir aşk bul sağlam, aşkla süsle o zaman.

mısır aziziydi yusufu alan

derler ki yusufu satın alan kişi
mısır aziziydi yani bir ulu kişi
yani ki mısırın maliye bakanı idi
bakan dediysem anlama şimdiki gibi
hem hazineyi elinde tutan bir vezir idi
bütçeyi yapan harcamaya karar veren idi
firavunun sağ koluydu yani o
her işteki danışmanıydı o,
onun için yusufu alsa alsa o alabilirdi
en yüksek peyi ancak o sürebilirdi
o kadar yükselmişti çünkü biçilen baha
çünkü gören herkes vuruluyordu yusufa.

sonunda gürültü patırtı bitti nihayet
sükuna erdi mısır, kavga bitti nihayet
olmamıştı asırlardır böyle bir olay
güzeller güzeli yusuf bu, dile kolay.
eve getirdi yusufu âlâ ile vâlâ ile
o olu kişi yüreğinde bir şevk ile
diyordu ki kendine göstereyim eşime
sürpriz yapayım edeyim ona hediye
içi içine sığmıyordu heyecandan sevinçten
bu büyük armağan gelmişti sanki gökten,

ne kadar çok sevinmişlerdi

hanımı da sanki şok olmuş dili tutulmuştu
bu bir insan mı, yoksa, melek mi diyordu:
“bütün mısrın dediği kadar var imiş
demek bu mücevher bize kısmetmiş
dünyada beni bu kadar sevindiremezdin
öte âlemden mi bu, başka yerden getiremezdin.”
büyük şaşkınlık derin hayret ve sevinç
yüce hisler, büyük duygular ve kıvanç…
bir yusufa sonra birbirlerine bakıyorlardı
hanım da aziz de pek bocalıyorlardı

neden sonra geldi akılları başına, dediler kendilerine
unuttuk bu yavrucağızı düştük kendi derdimize,
ona en güzel odasını verdiler sarayın
emir buyurdu aziz: “bu çocuğa iyi bakın
ihtimam gösterin ey hizmetçiler bu yavruya
yoksa siz bilirsiniz koyarım sizi kapıya.”
baş başa kalınca sustular uzun bir süre
hayret ve sevinç susturur çünkü böyle.

nasıl davranalım bu çocuğa

derler ki “kıtfîr” idi veya “ıtfîr” azizin adı
ileri görüşlü biriydi hem de zeki ve akıllı
büyük firaset sahibiydi ki mısır azizi
onun için bu makamlara erişmiş idi,

çok düşündü yusuf’la güzelliği hakkında
ölçtü biçti tarttı bu zaman arasında
ileriyi çok ileriyi görür gibiydi
yusufun geleceğini bilir gibiydi,
neden sonra konuştu aziz, dedi “hanımcığım
ona gözümüz gibi bakalım pek sakınalım
cömert olalım bu yavrucağıza ikram edelim
kendi canımızla bir tutalım öyle bakalım
zannederim ki bize pek büyük yarar verecektir
zaten insan değil bu, gökten gelen bir melektir,
evlat edinelim onu kendimizden sayalım
üçüncümüz yapalım öyle kabul edelim”
çocukları yoktu olmamıştı bu sevgililerin
boyunları büküktü üzülürlerdi onun için

neden yerleştirildi yusuf o saraya

lakin bu hüzünlü mevzuya daha sonra dönelim
neden yerleştirildi yusuf o saraya bir düşünelim:
sarayda yetişen her şeyi görür görgülü olur
herkesten çok öğrenir herkesten bilgili olur
ilerde kavmine lider olacak önder olacak
insanları irşad eden bir ulu lider olacak
onun için bilgili ve görgülü olmalı
ki insanları güzelce ikna edebilmeli,

çok bilen çok gören olur değerli biri
çözebilir olayları sorunları işleri
dıştakileri ve hem içtekileri
yüzeydekileri ve derindekileri,
ki yusufa rüya tabiri de öğretilecektir
büyük bir ilimdir herkese verilmeyecektir
insanları da tanımalı o zaman her bakımdan
hayalleriyle hüzünleriyle her açıdan
onun için kalabalık bir saray en iyi yerdir
kölenin de efendinin de bulunduğu yerdir
böylece tanıyacak insanları her yönleriyle
fizyolojileriyle hem de psikolojileriyle,
hikmeti aramak içindir bu sözler
künhüne varmak içindir bu dizeler

lakin amma şudur daha önemlisi:
murad-ı ilahidir bu, yani rabbin iradesi
yusufu kenandan alıp çöllere düşüren
oradan alıp saraylara yerleştiren
işine gücüne her şeye hakim olan
emrine hükmüne her şeye galip olan
ancak o’dur, rabbimiz halikımizdir
insanların çoğu bu gerçekten habersizdir
çünkü insanların pek azı âlimdir
çünkü halkın çoğu gafillerdendir,

oysa ilim ne kadar övülmüştür yüce kitabımızda
ne kadar rağbet görmüştür peygamberler katında
onun için ilme koş ilme sarıl ey kişi
ilmi olanın berbat olmaz hiçbir işi.

şu manayı da söylemekte fayda var
tefekkür ve hikmet nice yararlar sağlar
musa aleyhisselam da sarayda yetişmiştir
yusuf peygamberle benzer kaderi yaşamıştır
her iki zamanda her iki sarayda
tapardı insanlar heykellere putlara,
onlar böylece küfrü ta yakından tanıdılar
gelenek ve göreneklerini öğrenmiş oldular
sonra büyük işler yaptılar izn-i ilâhîyle
kendilerine verilen görgü ve bilgileriyle.

peygamberleri seçer rabbimiz insanlar arasından
en güzelini öğretir kavimlerinin yaşantısından
onlar en akıllı en şerefli en değerli kişilerdir
çünkü rabbimizin yüce rahmetindendirler
çünkü onların eliyle nice insan hidayet bulur
cehaletten dalaletten kurtulur felah bulur
onun içindir ki onlar kavimlerin en şereflileridir
onun içindir ki onlar herkesten iyi yetiştirilir.

nasıl yazıyoruz ey dostlar ve niçin

bunlar yüce manalardır bizse acizlerdeniz
karınca misali amma bu yolda gidenlerdeniz
giriştik büyük işe büyüklerin yolundan gidelim diye
en güzel kıssa bu zamanda yeniden ifade edilsin diye
meallere ve tefsirlere bakarak ilerliyoruz
ayetlerin sırasına göre devam ediyoruz
mesnevimiz yüce manaları anlamaya bir gayrettir
hikmetini aramak, sonra anlatmaya çalışmaktır,
onun için bağışlayın bizi hoşgörün ey büyükler
hor görmeyin karıncayı dua buyurun ey yüceler
bağışlayın cesaretini bu büyük işe girişmesini
bir kalbcağızı vardır ister cehd ü gayret etmesini
ilerledikçe mısralar beyitler sözler
sevinir o kalbcağız daha söylemek ister
onun için dua bekler dostlardan
kardeşlerden arkadaşlardan…

ne oldu yusufa sarayda

günleri geçmeye başlamıştı yusufun sarayda
namazla niyazla, tesbihle zikirle ve ağlamakla
üçe bölmüştü kulluk için günlerini böylece
ihlasla samimiyetle iyice ve güzelce,
olgunlaştı böylece gençlik çağına erişti
rabbi de hüküm verdi ona yani hikmeti
ilim verildi ona hüküm ile beraber
hem bilgi hem görgü hepsi beraber
anlama, sezme, yorumlama becerisi verildi
hem de rüyaları çözme yeteneği bahşedildi
yusuf kullukta da güzel idi, muhsin idi
rabbini görür gibi ibadet eder idi
mükafat verilmişti hikmetle ilim ona
bunun için verilmişti iki büyük nimet ona:

rabbimiz hazretleri sever çünkü muhsinleri
kendisini görür gibi ibadet edenleri
bu kulumu sevin der, gök ehline yer ehline
muhabbet duyar herkes o iyiler iyisine…
züleyha da girmişti onun muhabbet dairesine
düşmüştü aşkına hem yönelmişti kendisine

bunda bir gariplik mi acayiplik mi var dostlar
asıl yanlış olan aşksızlık değil mi arkadaşlar
âşık olacağım demekle âşık olunuyor mu
aşk aşk demekle aşk ele geçiyor mu
göze mani mi var, kulağa engel mi var
görmeye, duymaya, sevmeye engel mi var
asıl sevmeyen üzülsün, içlensin, kederlensin
kimse aşığı kınamasın, otursun kendine dertlensin.

kimdi züleyha, nasıl düşmüştü büyük derde

rivayet ederler ki züleyha magrib sultanının kızıydı
bir taneydi emsalleri arasında, güzeller sultanıydı,
yakışıklı mı yakışıklı bir genç gördü rüyasında
‘mısır aziziyim’ demişti kim olduğunu sorunca,

aşk derdi vurmuştu züleyhayı rüya içinde
bambaşka bir halet vardı gördüğü düşde,
değişti sonra her hali bambaşka biri oldu
nazar değdi dedi kimi, bazısı da büyü oldu
bu yorumlar boştu anlamadılar kızın halini
nasıl anlasınlar, rüyadaki o büyük gizemi.

kimi yalnız bir göz görür aşık olur
kimi bir sese yakalanır perişan olur
kimine maşuktan bahsederler bir kere
kimine resmini gösterirler bir köşede
aşka mesafe olmaz, endaze olmaz
zaman olmaz, mekân da olmaz
vesile olur ancak ufacık şeyler
bahaneler, tevafuklar, tesadüfler…

gençten bir arkadaşım vardı, açılmıştı bana
macaristan’dan bir hanımla tanışmış feysbukta
yani ki görmeden sevmişler birbirini
bir iki fotoğraf görmüşler belli ki;
biri anadoludan biri ta oralardan iki kişi
nasıl olmuş da sevmişler birbirini
demeyin ey dostlar; bunda bir hikmet var
cenab-ı hakkın her yerde kudret eli var

seveni sevdiren o, sevilmeyi nasib eden o
aşkı muhabbeti sevgiyi yoktan var eden o
gözleri birleştiren o, gönülleri birleştiren
kalpleri küt küt attıran, uykuları kaçıran o,

züleyha’ya da rüyada nasib olmuştu aşk
büyük ama zorun zoru bir nimettir aşk.
bu derd ile hemhal iken o güzel genç kız
günler geçiyor geceler de, hem güz hem yaz
talipleri çıkıyordu elbette her yerden
meliklerden şehzadelerden beylerden
hepsini reddetti kaçındı evlenmekten
nasıl reddetmesindi, gönlünde biri varken
mısır azizinden bir haber gelmişti
dest-i izdivacına talib olmuştu
kabul eyledi hemen, rüyası çıkmıştı
hem de çok ama çok sevinmişti,

babası da sevinmişti kızının evlenme isteğine
bir çok hazırlık yaptı, koştu çeyizine her şeyine
erkekten ve kadından, biricik kızına, köleler verdi
mal mülk verdi, mücevher verdi, at ve deve verdi.
heyecan içinde merak içinde binbir endişe içinde
vardı mısıra züleyha böylece günler geceler içinde
karşıladı mısır azizi züleyhayı âlâ ile vâlâ ile
kalabalık bir topluluk ile hediyelerle zinetlerle;

bir de ne görsün züleyha, rüyadaki o güzel
bu adam değil, bu mısır azizi ama, o değil
ağladı züleyha çok, gözyaşları dökülüverdi
ne oldu, nasıl oldu, neden oldu deyiverdi
bu kadar üzülmüşken ne yapacağını şaşırmışken
hatiften bir sada duydu “ey züleyha, olma mahzun
rüyan sadıktır, lakin gönlündeki emele
kavuşacaksın, bu adam ile, biraz bekle”
duyunca züleyha bu muştulu sadayı
koydu alnını yere secde-i şükrana kapandı.

sonra gelince yusuf saraya, neye uğradığını şaşırdı
rüyadaki o güzel karşısındaydı ne yapacağını şaşırdı
bir zaman devam etti bu derin hayret
zorların da zoruydu bu garip halet
bir evdeydi hem kocası hem de sevgilisi
bir yanda nikahlısı bir yanda güzeller güzeli
şaşkınlıklar heyecanlar endişeler
gündüzler yetmez geceleri bekler
bir yanda mantık, ahlak, kurallar
bir yanda aşk, sevda ve şeytanlar

gel de çık işin içinden haydi bakalım
züleyha sonunda bir düzen kurdu okuyalım:

(sürecek)

 

* haydar murad’ın bu mesnevisi, Yüce Devlet Dergisi’nde (7-13.sayılarda; Aralık 2010-Aralık 2013) yayınlanmıştır.

Etiketler: , , ,

Kategori: Şiirler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.