EBRU TİYATROSU

Oleh: Haydar Murad Hepsev
23 Ocak 2012

 

DER HİKÂYET-İ EBRÎ ya da
EBRU TİYATROSU

 

Sadece sahneden ibaret bir tiyatro… Bu tiyatroda seyircilere ayrılmış bir mekân bulunmamakta. Seyirciler sahnenin içinde, sahnenin şurasında burasında dolaşıp dururlar. Oyuncular onları görmez. Belki de oyuncular onlara aldırmaz ama onlar oyuncuların her halini yakinen müşahede ederler.

Piyesteki bazı konuşmalar zihinde cereyan ettiği gibi, bazı anlar da oyuncunun hayalinde yaşanmaktadır. Bu hayal âleminden hayali yaşamayan diğer oyuncuların haberi olmaz ama sahnedeki seyirciler hayalleri yaşayan oyuncularla birliktedirler…

ŞAHISLAR:

SANATKÂR: (40 yaşlarında) Hayatı arayışlar içinde geçmiş… Tıp tahsilini terk ederek kedisini İslamî sanatlara adamış ve peşi peşine güzel eserler vermiş, kalender, halk arifinin çağdaş bir temsilcisidir. Ağır ağır konuşur, daima güler yüzlüdür ve nüktedan bir mizaca sahiptir.

DERİN GENÇ: (30 yaşlarında) Fikir ve edebiyatla uğraşmakta… Maksadı, Müslümanların içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilmeleri için fikrî ve edebî duyarlılığı arttırmaktır. Gelenekten kopmadan edebî türlere canlılık verebilmenin üzerinde düşünmektedir.

GENÇ: (30 yaşlarında) Derin Genç’le aynı fikirleri paylaşmakta ve faaliyetlerini ikisi birlikte sürdürmektedirler.

DELİKANLI: (19 yaşlarında) Yüksek tahsiline başlamak üzere… Fikrî arayışlar ve bocalayışlar içerisinde.

SAHNE I

 

Bir sanatkârın çalışmalarını yaptığı, eserlerini sergilediği ve dostlarını kabul ettiği atölyemsi bir oda. Odanın üçte birini ön taraftan ayıran solmuş bir perde. Perdenin önünde beyaz meşinden döşemesi olan üç eski koltuk. Bu koltuklarının önünde büyücek hantal bir sehpa. Soldaki duvarın önünde aynı koltuklardan üç tane daha var. Bu koltukların hizasında, -sağ yanı, olmayan salona dönük- çalışma masasında oturan Sanatkâr. İç perdenin önündeki koltuklarda Gençler yan yana oturuyorlar. Delikanlı, Sanatkârın karşısında yer alan bir taburede… Sağdaki duvarın önünde oldukça yüksek ve uzun tahtadan eski bir masa. Masanın üzerinde birkaç tane tamamlanmamış hat levhası ve dağınık halde bırakılmış ebrular bulunmakta. Duvarlarda çerçevelenmiş nefis ebrular asılı. Sanatkârın yazdığı hilyeler, besmeleler ve diğerleri şuraya buraya konmuş. Gece çökmek üzere…

SANATKÂR – (Delinkanlı’ya hitaben kızgın kızgın) Yazman için verdiğim meşki hâlâ getirmedin. Elalem dünyanın öbür ucundan kalkıp geliyor buralara hat öğrenmek için. Sen hâlâ bir ‘rabbi yessir’i yazıp getirmedin. Sizi adam etmek için cennetten çıkmayı kullanmak lazım.

DELİKANLI – (Zihninden) Bu azarı hak ettim doğrusu. Arkadaşlarla gezeceğime yazabilirdim. (Konuşur) İnşallah yazacağım. Bu sıralarda fakülteye kayıt işleriyle uğraşmaktan vakit bulamadım.

DERİN GENÇ – İktisat Fakültesini kazandı ya. Henüz liseden de dersleri var. Ders çalıştığı için vakit bulamıyor her halde. Şehir hayatının güçlüklerini de hesaba katmak lazım. Bir semtten diğerine gidip gelmek insanın bir gününü alıyor. Hem hangimiz görev ve sorumluluklarımızı tam olarak yerine getirebiliyoruz ki.

SANATKÂR – Sizin gibileri gayrete getirmek için biraz dürtmek biraz da hicvetmek lazım. Gerçi kültürümüzün bir parçası olan hiciv yerini küfre bıraktı ya. Siz bilmezsiniz ben adamı kötü hicvederim. Çok kuvvetli hicviyelerim vardır. Bir defasında faiz yiyen birisini hicvettimdi. Herif tabancasını alıp peşimi düşmesin mi beni öldürmek için. Dostlardan biri adama kardeşim demiş, hicvedilen hususların hepsi sende mevcut değil mi? Faiz yersin sonra müslümanım diye insanların içine çıkarsın yalan mı? Herif hatasını anlamış neyse ki. Hem de ne anlamış azizim. Malını mülkünü satıp o mahalleyi terk etti.

GENÇ – Hicvetmekle ona iyilik etmişsin meğer. Böyle iyilik dostlar başına.

SANATKÂR – Hiciv kumara benzer. Bazen kaybetsen da kazanmak ta vardır ha. Gençliğimde bir ara tavlaya merak sarmıştım. Düşüncemi öylesine terbiye etmiştim ki istediğim zarı atabiliyordum. Fakat iş değildi kardeşim, ruhumu kemiren bir haldi bu. Şimdiyse bu odada ruhumu besliyorum.

DERİN GENÇ – Şu teknenin başına geçecek misin artık ruh nasıl beslenirmiş biz de görelim.

SANATKÂR – Zamanıdır.

SAHNE II

 

Sanatkâr kalkıp birinci sahnede bahsi geçen iç perdeyi çeker. Kenarlarına renk renk boyalar konmuş şişelerle çevrili bulunan bir tezgâh gözükür. Tezgâhın orta yerinde bir ebru teknesi bulunmakta. Tekne ebru yapmak için hazır durumda. Tezgâhın bitişiğinde, arka duvarın önüne uzatılmış, ebrular çıkarılınca kurutmaya yarayan tezgâhın müştemilatı mevcut. Oyuncuların görmediği yahut kaale almadığı seyirciler, her hale, her harekete ve her kelimeye nüfuz etmekteler. İç perde çekildikten sonra gençler ebru teknesini görebilmek için soldaki duvarın önünde bulunan koltuklara geçerler. Sanatkâr teknenin önündeki tabureye oturur. Delikanlı, Sanatkârın arkasında ayakta durmuş onu seyretmekte…
Daha önce teknenin üzerine bırakılmış kâğıdı iki eliyle tutup kaldırır, Sanatkâr. Yandaki kurutma tezgâhına koyması için Delikanlı’ya uzatır. Kahverengi zeminin üstünde, turuncularla beyazların kelebek olup uçuştuğu bir taraklı ebru çıkar tekneden. Eline yığınla kelebek konmuş gibi içi açılır Delikanlı’nın. Bir bahar günü yemyeşil bir kırda, bir kelebek hafifliğinde kelebeklerle uçmakta şimdi, Delikanlı. Seyirciler, Delikanlı’nın elinde tutmuşlar, kelebeklerse hepsinin elinden. Delikanlı hayalindeki fakültesine kelebekleriyle beraber gitmektedir şimdi. Bir sıraya oturup, burada öğreneceği nice şeylerin güzelliğini düşlerken dekolte giyinmiş bir kız düşer, Delikanlı’nın göz bebeklerine. Kelebekliklerinden utanan kelebekler açık pencerelerden kaçışırlar. Hayalleri yıkılan Delikanlı, sahneye dönerken oraya giden seyirciler genç kızla kalırlar. Sahneye dönmezler.

SANATKÂR – Ebruyu al da kilise direği gibi dikil mi dedik! Koy güzelce tezgâhın üstüne onu. Azizim, şimdi Hatip ebru yapmağa çalışacağım. Bu Hatip denilen ebru çeşidini Ayasofya’da hatiplik yapmış olan bir zat-ı muhterem icat etmiş. Çiçekli ebru sınıfından mütalaa edilir. Tekne de Hatip yapmak için tam kıvamında.

Teknede şimdi kahverengine yakın boz bulanık bir su bulunmaktadır. Sanatkâr keskin bir mavi boyadan fırçasının ucuyla alır. Sol elini teknenin üzerine uzatıp sağ elindeki fırçayla sol eline hafifçe vurmak suretiyle, tekneye biraz boya atar. Küçük bir kâğıdı boyanın üstüne bırakıp az beklettikten sonra kaldırıp bakar.

SANATKÂR – Eh kıvamında. Şimdi Hatibin boyasını atabiliriz.

Biraz önce yaptığı gibi şimdi bütün tekneye boya atar. Teknenin bütününü kaplamıştır mavi. Tekne anlatılmaz bir mavi denize dönmüştür. –Seyircilere göre mavi göktür, tekne-. Sonra üç sıra halinde eşit aralıklarla mavinin üstüne daire şeklinde sarı boya atar. Sarıların üstüne de kırmızı boyadan atar. Kırmızılar sarının üstüne düştükçe sarılar biraz genişler. Renkler, birbirine karışmazlar. Aralarında her halükarda şahsiyetlerini koruma yolunda bir antlaşma var gibi. Sanatkâr eline iğneye benzer bir alet alıp sarı kırmızı dairelerin bir sağından bir solundan uzatarak pöti kareye benzer bir şekil verir.

GENÇ – (Zihninden) Ne muhteşem Tanrım! Keşke kâğıdı atmasa teknenin üzerine. Sanki bir kapı bu teknenin üstü, açıp gideceğim başka bir âleme. Bir kapı değil eleğimsağma. (Altından geçen kızın oğlan, oğlanın kız olduğu.)

Genç peşine düşen bazı seyircilerle birlikte açar bu kapıyı, geçerler öbür tarafa. Seyircilerden habersizdir, Genç. Şimdi yalnız pervanelerin yaşadığı bir evrenin seyircisidir o. Seyirciler de hepsinin seyircisi. Pervanelerinse hiç birinden haberi yok. Pervanelerden bir büyük bir gayret içinde, cinsinin yapmaması gereken bir işe girişmiştir. Bir ateş yakmağa çalışmaktadır. Sonunda başarır ve ateşini yakar. Düşmanlarını alt etmiş bir kahraman edasıyla yaktığı ateşin etrafında döne döne diğer pervanelere şöyle seslenir: ‘Hey pervaneler! Artık insanlar ihtiyacım yok bilesiniz. Kendi ateşimi kendim yakmayı öğrendim ben. Bana ait bu ateşe yaklaşan yanar. Bu insanların yaktığı ateşe benzemez. Onların yaktığı ateşin etrafında döne döne nice zamandan sonra olurdunuz. Benim sırrım olan bu ateşe bir kere değen olmadan ölür. Size insanların yaktığı ateşe pervane olmanız düşer. Benim ateşim bana sizin ateşiniz size.’ Oldukça genç görünen bir pervane kızgın kızgın cevap verir: ‘Bu ateş bizi oldurmayacaksa ona nasıl ateş dersin. Buna ateş deme de gök ekini biçen de. Yaptığının ya da yaktığının adını koymaktan acizsen buna eser denemez. Bize öğretilen şudur ki Allah sadece insanlara ateş yakmayı öğretmiştir. İnsanlar bize bunu öğretemezler. Bu ateşin ateş olduğunu bize nasıl ispat edersin? Gözümüzü boyamadığın ne malum? Üstelik ateşinin seni yakmadığını da görüyoruz.’

Ateş yakan pervane şaşkın şaşkın ateşinin etrafında hem döner hem söyler: ‘Ben ateş yakmakla birlikte ateşimde yanmamayı da öğrendim. Beni yakmaması sizi yakmayacağına delil değildir. Ben yanmıyorsam yandığımdandır. İçinizden biri deneyebilir fakat hiç birinizin olmadan ölmesini istemem.’

Derinden gelen nal seslerine pervaneler kulak kesilir. Genç beraberindeki görmediği seyircilerle birlikte merakla atlıya bakarlar. Başında elmaslı sorguç, sırmalı bir kaftan giymiş, çizmelerine kadar narin kılıcı uzanan bir şehzadedir gelen. Ateşi görünce, aradığını bulmuşçasına, aniden atının gemini çeker. At soluk soluğa olduğu yerde mıhlanır. ‘İşte’ der, Şehzade, ‘Cadının yaktığı ateş bu olsa gerek.’ Kılıcını çekerek ateşi dağıtır. Üstünde atını dolaştırarak ateşi iyice söndürür. ‘Şimdi’ der, ‘Bir tanem, artık gömleklerinin düğmelerini çözerken ellerim yanmayacak’. Yanık ellerindeki sargıları çözerek atıyla uzaklaşır.

DERİN GENÇ – (Gencin içinde bulunduğu hali sezmiş gibi) “Şems-i ikbalini târ eylemesin derse felek / Kişi yaktığı çerâğ üstüne pervâne gerek” beytini okuyarak Gencin pervâneler evreninden dönmesine sebep olur. Seyircilerden bazıları, ateş yakan pervânenin akıbetini öğrenmek için oradan dönmezler.

Olan olur ve Sanatkâr bembeyaz kâğıdı, insanlara nice âlemler çağrıştıran bu mavi kapının üstüne bir perde çeker gibi kapatır.

GENÇ – Teknedeki o güzellikler kâğıda çıkacak mı dersin?

SANATKÂR – Bekle. Çocuk etrafını dinlemez de eh üh edip durursa konuşmayı öğrenemez demiş Hazret-i Mevlâna.

Derin Genç bu sırada bir nefes çekip salıverdiği sigara dumanının peşine bazı seyircilerle birlikte takılıp teknedeki kâğıdın beyazının üstünden kayarak, bacaları tüten şirin şirin evlerin bulunduğu karlı bir dağ yamacına düşer. Bir kardan adam yapmağa başlar. Aslında kardan bir şiir yazmaktadır. Bu ülkeye kar değil de apak kelimeler yağmaktadır. Derin Gencin yaptığı apak kelimelerle kardan bir şiirdir bu. Gözleri fal taşı gibi açılmış seyircilerin önünde, tuttuğu her kardan kelimeyi usulünce yerine koymaktadır. Şiir yükseldikçe içten içe eridiğini görür hayretle. Hemen apak kelimeleri alıp çabuk çabuk kenara atar. Bir de ne görsün ateş yakan pervanenin ateşine itiraz eden genç pervane kelimeleri eritmiyor mu? Başka bir yerde şiirini yükseltmek için didinip dururken Sanatkâr kâğıdı kaldırır ve mavi zeminli, pöti kareye benzer sarı kırmızı desenleri bulunan muhteşem bir Hatip tarzı ebruyla göz göze gelir. Bazı seyirciler genç pervanenin diğer şiiri eritip eritmeyeceğini görmek için orada kalırlar.

Sanatkâr tekneye yine mavi boya atma çabasında iken, onu ziyarete gelmiş olan gençler müsaade isteyip çıkarlar. Görünmez seyirciler hâlâ oralardadır.

 

 

* Hayreddin MERAL’in bu eseri, Yüce Devlet Dergisi’nde (15 Eylül 1995, sayı 1, s.10–11) yayınlanmıştır. Bu yazı, ilk olarak 18 Ocak 2008’de yucedevlet.com’a  eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 493 kere okunmuştur. (Hayreddin Meral, 1958 Kelkit doğumludur. Ankara İlahiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur; halen Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde çalışmaktadır.)

*Yazı İşlerinin notu: Bu eser, Türk edebiyatında bir ilktir; hem yeni bir tarz olması bakımından ilktir hem de geleneksel sanatlarımızdan ebrunun bir edebi eserin asıl konusu olması bakımından ilktir. Edebiyatımızın pervane imgesi esere ustalıkla yerleştirilmiş; pervaneler, kelebekler, sahnedeki görünmeyen seyirciler ve hayal âlemine geliş gidişler esere mistik ve masalsı bir hava katmış. Yazar, hikâye ile tiyatroyu bu eserde birleştirmiş ve sanki bir senaryo kaleme almış. Bir yönetmen çıksa ve bu muhteşem eseri sinemaya çekse diye temenni etmekten insan kendini alamıyor.

 

Etiketler: ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.