DİL ve DÜŞÜNCE İLİŞKİSİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
22 Ocak 2012

DİL ve DÜŞÜNCE İLİŞKİSİ

 

İnsanın düşüncelerini, duygularını ve meramını ifade etmek üzere sesleri, heceleri, kelimeleri ve cümle gruplarını anlamlı ve ahenkli bir şekilde bir araya getirerek oluşturduğu semboller bütünü diye tanımlayabileceğimiz dil, onun kendi var oluşunu ifade etmesi açısından olmazsa olmaz unsurlardan birisidir.

Klasik mantık kitaplarında insan, düşünen ve konuşan canlı (nâtık)(1) olarak tanımlanmaktadır. İnsanı diğer varlıklardan özellikle de hayvanlardan ayıran en önemli vasıf düşünme ve konuşabilme yeteneğine sahip olmasıdır. Yukarıdaki tanımda vurgulanmak istenen de insanın söz konusu yetilerle donatılmış olmasıdır. İnsan düşünme ve dili kullanabilme yeteneğine sahip olmasaydı onun hayvanlardan bir farkı kalmayacaktı. Tanımda geçen “nutk” kavramı da dil, düşünce ve akıl anlamlarına gelmektedir. Nitekim Fârâbî, “nutk” kavramını bu üç anlamda kullanmıştır. (2)  Ayhan Songar da dilin bir taraftan düşünce sonucu meydana geldiğini ancak diğer taraftan düşünceyi oluşturduğunu ifade eder. Başka bir deyişle dil, bir taraftan düşünce tarafından imal edilirken öbür taraftan düşünceyi imal eder. (3)

Düşünce sistemi, insanın iç benliğini oluşturmaktadır. Hayal eden, düşünen, tasavvurda bulunan kimse, bunların sonuçlarını kendi benliğinin dışına söz ve davranış şeklinde yansıtır. Düşüncenin dışa yansıtılmasında en önemli rolü dil oynamaktadır. Dolayısıyla dil, kişinin iç dünyası ve çevresi ile dış dünyası arasında bağlantıyı kuran bir köprü vazifesi görmektedir.

Leibniz’e göre “dil, aklın aynasıdır” (4)  Akıl ve dil karşılıklı olarak birbirlerini geliştirir. Bir insanın aklı olgunlaştıkça buna bağlı olarak dili de gelişir. Öbür taraftan insanın çevresinden duyduğu ve kitaplardan okuduğu sözcüklerden oluşan dil de aklın ve düşüncenin gelişmesini sağlar. Aslında dil, düşüncenin bir aracıdır. Ancak dilin kendisi de düşünce içinde meydana gelir ve onda serpilir.

Günümüz filozoflarından biri olan John R. Searle, insanın sahip olduğu zihin ve dilin birbirinden bağımsız iki olgu olmadığını belirtir. Ona göre yetişkin insanlar dikkate alındığında, zihin dilbilimsel açıdan yapılanmış hale gelene kadar birbirlerini giderek zenginleştiren dil ve zihindir. İnsan en basit düşünceleri düşünebilmek için bile bir dile sahip olmalıdır. İnsanların sırf düşüncelere sahip oldukları daha sonra bunları sözcüklere döktükleri zannedilmemelidir. Bu apaçık aşırı bir basitleştirme olur. Görüldüğü gibi Searle, dil ile zihnin birbirleriyle bağımlı olduklarını, birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etmektedir. Çocukta konuşma ve düşünme yetilerinin aynı anda geliştiğini söylemesi de bu düşünceyi kanıtlamaktadır. (5)

Aslında düşünce ve dil aynı olayın farklı görünüşleridir. Çünkü düşünce bir tür sessiz-iç konuşma; dil ise düşüncenin ses aracılığıyla ifade edilmesidir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki ifade edilmeyen bir düşünce, sahibinin tekelinde kalmakta ve diğer insanlar için bir değer taşımamaktadır. Diğer taraftan dil, düşünceyi ifade etmenin yegâne aracı konumundadır. Bununla birlikte dili kullanma üslubu da çok önemlidir. Çünkü bir düşünce ifade edildiği oranda anlaşılmaktadır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas), bunu  “İfadenin öylesi vardır ki büyüleyici bir etkiye sahiptir (6)   hadisi şerifinde çok güzel bir şekilde açıklamaktadır.

İbn Haldûn da düşünceyi ifade etme üslûbunu denizden su alınırken kullanılan kapların kalitesine benzetmektedir. Şöyle ki denizden su alırken kullanılan kaplar altın, gümüş, sedef, cam, porselen vb. farklı kalitelerdeki maddelerden yapılmış olabilir. Ancak hepsindeki su aynı sudur. Burada kalite ve mükemmellik suda değil suyun içinde bulunduğu kaptadır. Aynı şekilde insanların zihinlerinde bulunan düşünce ve anlamlar aynı olsa da muhatabın nezdinde bulacakları karşılık dil ile ifade edilebildikleri oranda olacaktır. (7)   Dolayısıyla düşünce ile dil arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Çünkü düşünceyi ifade etmede dil ve dilde kullanılan ifade üslubu son derece önem arz etmektedir.

Peki insan dil, düşünme ve beyân yeteneklerini nasıl ve nereden kazanıyor. Tabiî ki “Rahmân” olan Allah tarafından ve onun eşsiz sanatının eseri olarak.

“Rahmân olan Allah. Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona düşüncelerini açıklamayı öğretti.” (8)  Görüldüğü gibi surede Kur’ân’ın öğretilmesi, insanın yaratılışından önce zikredilmiştir. Bundan dolayı Ebû Hayyân el-Endelüsî, insanın yaratılışının sebebini Kur’ân’ın insanoğluna öğretilmesine bağlar. Bu yoruma göre insanın yaratılışının amacı Kur’ân’ın öğretilmesidir. Kur’ân’ın öğrenilmesi de ancak beyân kabiliyeti yani dil ile mümkündür. (9)

­­­­­­­­­­­­­­­­­­___________________________________

(1) “el-İnsânü hayvânü-n-nâtıkun; İnsan, zoon logon ekhon’dur (İnsan, konuşan canlı bir varlıktır.)”

(2) Fârâbî, İhśâu’l-‘ulûm, s. 36.

(3) Ayhan Songar, Dil ve Düşünce, İstanbul, 1986, s. 11.

(4) Bedia Akarsu, Wilhelm von Humboldt’da Dil Kültür Bağlantısı, İstanbul 1998, s. 40.

(5) John R. Searle, Zihin, Dil ve Toplum, İstanbul 2006, s. 174.

(6) Buhârî, “Nikâh”, 48.

(7) İbn Haldûn, el-Mukaddime, (thk. Dervîş el-Cuveydî), Beyrut 1996, s. 577.

(8) Rahmân suresi, 55/1-4.

(9) Ebû Hayyân el-Endelüsî, en-Nehrü’l-mâd mine’l-Baĥri’l-muhît, (thk. Ömer Es‘ad), Beyrut 1416/1995, V, 282.

 

/// Dr. Ramazan DEMİR’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Eylül 2009, 1. sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Fikir Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.