DEĞİŞİMİN BELGESİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
19 Ocak 2012

 

DEĞİŞİMİN BELGESİ

 

Başbakanlık Osmanlı Arşivi A.MKT 28/62’de kayıtlı ve 1845 (hicrî 1261) tarihli Ankara Vilayet Meclisi mazbatasının günümüz Türkçesine çevrilmiş hali şöyledir:

“Sadrazamın yüce makamına arz ederiz ki,

Ankara ve ona bağlı olan yerlerde bulanan ahalinin ilahî emirleri yerine getirmeleri konusundaki ihmalkârlıklarından dolayı cami ve mescitlerde ezan okunmadığı, beş vakit namazın cemaatle kılınmadığı ve tekke ile zaviyelerde de Allah’ın zikrinden gaflet olunduğu, ayrıca çocukluk yaşını geçmiş genç kızların açık saçık olarak sokaklarda gezmelerine hâkim ve zabitler tarafından bir şey denilmediği, bazı kaza müdürlerinin ise kişisel menfaatleri için mahkeme işlerini yerli naiblere havale edip onları etkileyerek ile davaların çoğunu mahkemelere göndermeyip kendileri sonuçlandırdıkları, bunlardan başka yörüklerin bulunduğu kazalarda anne ve babaların kızlarının rızası olmadığı halde onları isteyenlere verdikleri konuları siz Sadrazam efendimize bildirilmesi üzerine bu konuların güzelce düzeltilmesine başlanılması emrini içeren emirnameniz bize ulaşmıştır.

Peygamber Efendimizin sünneti ve İslam Dini’nin şiarından olduğundan Ankara ve ona bağlı kazaların hepsinde bulunan cami ve mescitlerde beş vakitte ezan okunmak ve ahalinin de beş vakit namazı cemaatle kılmasını sağlamak ve çocukluk yaşını geçmiş kızların açık saçık sokaklarda gezmesini engellemek konusunda görüş birliğine varılmış olup gereken tedbirler alınacaktır. Bundan önce gerekenlere buyuruldu (genelge) yazılıp gönderilmiş ayrıca müftülük ve mutasarrıflık tarafından müstakil memurlar tayin edilerek cami ve mescitlerde beş vakitte ezan-ı Muhammedî okunularak beş vakit farz namazın cemaatle kılınmasına devam ettirilmesi ve yetişmiş kızların da açık saçık sokaklarda gezmekten men edilmesi sağlanmıştır. Ayrıca Ankara şehrinde medfun olan Hacı Bayram-ı Veli ve Tâceddin-zâde kuddise sirruh-ul-âlî dergahlarıyla Mevlevîhâne’den başka tekke ve zaviye olmayıp adı geçen Hacı Bayram-ı Veli ve Tâceddin-zâde dergahlarında cuma ve pazartesi geceleri zikrullah yapılmakta ve her sabah evrâd-ı şerîfe okunmakta, Mevlevîhâne’de ise Perşembe günleri semâ icrâ kılınmakta ve ihya geceleri ism-i celâl çekilmektedir. Bundan başka Ankara eyaletine bağlı kazalarda yerli naib olmayıp fakat Tabanlı (Bala) kazası naibi yerlilerden bir kimse olup bu güne kadar uygunsuz bir hareketi olmamış ve ahali de kendisinden memnun bulunmakta olup eğer uygunsuz bir hareketi zuhur ederse değiştirilecektir. Yörüklerden bir kıza talip olanlara kız verilirken baba ve analarının rızaları olduğu bilinen bir durumdur.

Gönderdiğiniz emir gereği bütün cami ve mescitlerde ezan-ı Muhammedî okunması ve beş vakit namazın cemaatle kılınması için çaba harcanacağı ve yetişmiş kızların açık saçık sokaklarda gezmemesi ile kazalarda yerli şahıslardan ehliyetsiz kimselerin naib tayin edilmemesi sağlanacaktır. Ayrıca yörük bulunan kazalarda baba ve analarının rızaları olmadıkça talip olanlara kız verilmemesi konusunda gereken uyarılar yapılacaktır. Bu işlerin yapılıp yapılmadığı istikrarlı bir şekilde takip edilecektir. Ayrıca Padişah efendimiz için hayır dualar edilmesine gayret edilmesi ile yukarıda belirtilen hususlar bütün kaza müdürleriyle diğer görevlilere buyuruldu (genelge) eşliğinde kesin bir şekilde bildirildiği ve bu konuda gereken uyarıların yapıldığı ve gereken tedbirlerin alındığını bildirir bu mazbatamızı görüşlerinize sunarız. Bu konuda ve her hususta irade ve ferman emir sahibinindir. [29 Ramazan 1261 (1 Ekim 1845)]

(İmzalar) Bende Vâsıf, Bende Mehmed Râif, El-abdü’d-dâ‘î: Es-seyyid Mehmed, Müftî: Hak lutf kâfi es-Seyyid Osman Vâfî, Bende es-Seyyid Mehmed Es’ad, Bende es-Seyyid Celaleddin el-Mevlevî, Bende (kırmızı mürekkeple) Zahîre alış-satışı için Yozgad canibinde olduğu, Bende Mehmed İzzet, Bende Halil İbrahim, Bende es-Seyyid Mehmed Behcet; Bende Ankara Yahudi Milleti Hahamı, Bende Ermeni milleti başı (Ermenice Mühür), Bende: Katolik milleti başı Ohannes (Rumca mühür), Bende: Rum milleti başı Heci Nesis oğlu Kele (?).”

Kısaca özetlersek; sadrazamlığa ulaşan bazı olumsuzluklar hakkında tedbir alınması gereği üzerine Ankara vilayet meclisinin toplandığı anlaşılıyor. Sadrazamlıkça genç kızların açık saçık gezmelerinin önlenmesi emredilmekte, cami ve mescitlerde ezan okunması ve beş vakit namazın cemaatle kılınması için tedbir alınması istenmekte; naiblerin (Osmanlı Devleti’nde, kadıların kendi yerlerine gönderdikleri vekilleri) taraflı karar verdiklerinden şikâyet edildiği belirtilerek bu konunun değerlendirilmesi belirtilmekte; tekke ve zaviyelerde Allah’ı zikretmekte tembellik yapıldığı da söylenmekte ve zikrin teşvik edilmesi vurgulanmaktadır.

Ezan okunmaması ve cemaate devam edilmemesi; Hacı Bayram Veli ve Taceddin dergâhlarıyla Mevlevihane’de zikir yapılmaması hususlarının Sadrazamlıkça ve Ankara valiliğince tedbir almaya layık bulunması, zamanımızın laik anlayışının tamamen karşıtı olduğundan günümüz insanına garip gelebilir. Düşününüz ki devlet halkının namaz konusunda daha titiz davranmasını, tekkelere devam edip zikir yapmalarını istemekte; bununla da kalmamakta tedbir alınmasını istemektedir. Zamanımız insanının bunu anlaması hayli zor. Bugünün müslümanlarının bir kısmı da, devletin bu konularda bir vazifesi bulunmadığını söyleyebilirler. İnsanımızın zihin, şuur ve idrak yapısı, köklü bir değişime uğramıştır. Hâlbuki doğru olan devletin halkına ait her konuda kendini sorumlu hissetmesi değil midir? Halkının sadece dünyasıyla değil hem dünyası hem ahiretiyle ilgilenen devlet; daha doğru, daha şefkatli ve daha kerim bir devlet olmaz mı?

“Yetişmiş kızların da açık saçık sokaklarda gezmesi”nden bugünkü gibi bir açıklığı düşünmemek lazımdır, onların belki ancak başları açıktır veya henüz tam manasıyla tesettüre girmemişlerdir. Tesettür konusunda idarenin de gevşek davrandığı anlaşılıyor, çünkü “hâkim ve zabitler” tesettüre girmesi gereken genç kızlara bir şey dememektedirler.

Ankara Meclisi konuyu görüşerek bu aksaklıkların giderileceği yönünde aldığı kararı Sadrazam’a bildiriyor. Meclis üyeleri arasında Yahudileri temsilen hahamın, Ermeniler ile Rum ve Katolikleri temsil eden üyelerin de imzaları var. Müslümanlara ait böyle nazik meselelere onların da muttali olmaları oldukça manidar. Onlar bu konuda ne düşünüyorlardı acaba; üzülüyorlar mıydı yoksa seviniyorlar mıydı? Müslümanların İslam’ı uygulamadaki gevşeklikleri hakkında kendi aralarında neler konuşuyorlardı? “Müslümanlar artık ibadetlerine, tesettürlerine, cami ve tekkelerine dört elle sarılmıyorlar; bunların çöküşü yakındır” mı diyorlardı?
***

Bu belge, mühim bir vesikadır; önemli bir değişim/dönüşümün artık görünür hale geldiğini aktarmaktadır. Cami ve mescidlere devam azalmış hatta ezan bile okunmaz olmuştur. Tekke ile zaviyelerde Allah’ın zikrinden gaflet başlamıştır. Hanımların tesettürü konusunda hem toplumda hem de yönetimde dikkatsizlik ve gevşeklik baş göstermiştir. Yani bu değişim derinleşmeye ve genişlemeye yüz tutmuş, sosyolojik bir boyuta ulaşmıştır.

1914–1945 arasında Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar olan coğrafyada 40.000 cami ve mescidin yıkıldığı rivayet ediliyor. Camilerin, cemaatin kadri bilinmezse böyle bir sonuç kaçınılmaz olmaz mı? Memleketimizde bir zamanlar devlet tarafından ezanın Türkçeye çevrilmesi, bir ceza değil midir; gevşekliğin ve gafletin cezası…

Tekke ve zaviyeler 30 Kasım 1925’te kapatıldı ve kurumsal tasavvuf yasaklandı. Hâlbuki 1000 senelik Anadolu ve Rumeli (ve tabii ki Irak, Suriye, Mısır ve sair memleket-i Osmaniye) tarihimiz boyunca, bu kıymetli irfan ocakları koca bir milleti ahlak ve ilimce eğitmiş, öğrenim eksiğini kapamış, olgunlaştırıp medenileştirmişti. Üzerine titreneceğine gaflete terk edilirse bir nimetin değeri bilinmiyor demektir. Kadri bilinmeyen nimetin elden alınıvermesi tabii bir sonuç değil mi?

Zamanımızda açıklık hem de cahiliye devirlerini aratmayacak derecede teşhirciliğe dönüştü. Açıklık-saçıklık normal, örtünme anormal kabul edilmekte, toplumun bir kesimi tarafından… Bütün bunların başlangıcını 1845’e götürmek, ilk başta kabul edilmez görünebilir, lakin toplum hayatı büyük bir sürekliliktir. Sosyolojik olayların hiçbiri birden başlamaz, birdenbire sona ermez. İyilik, zamanla yayılır, kaybolması yavaş yavaş olur; ama kötülük hızla yayılır geç yok olur. Bundan 100–150 sene önce açıklık hayalen dahi düşünülemezken bugün örtünmenin ne ve niçin gerekli olduğunu topluma anlatmakta neden bu kadar zorlanıyoruz zannediyorsunuz?..

Bu dikkate değer belge, ne yapmamız gerektiğini de söylüyor aslında. Camiye, cemaata, ezana; tekkelere yani kurumsal tasavvufa, tesettüre önem verelim, dört elle sarılalım da bunlarla beraber daha büyük nimetlere, yeniden kavuşalım, inşaallah. Yani İslam’ı Kur’an’ın ve peygamberimizin öğrettiği şekilde bir hayat nizamı olarak yaşama nimetine… İslam birliği, dirliği, milleti, devleti, medeniyeti ile yeniden dünyanın hâkimi olarak…

 

/// [H.MERAL-M. SIRRIOĞLU tarafından hazırlanan bu yazı, Yüce Devlet Dergisi’nin 14 Mart 2011 tarihli 8. sayısında yayınlanmıştır.]

 

 

EK: Osmânzâde Hüseyin Vassâf hazretlerinin Sefîne-i Evliyâ adlı mübarek eserinden iktibas edilen şu kısım belgeyi doğrulamaktadır:

“Ankara ahalisinde Hz. Pir’e muhabbet hissi yoktur. Her halde vaktiyle ziyade imiş, sonraları zail olmuştur. Sebebi ise post-nişin olan zevatın tasavvuftan zevkinden, ilim ve irfandan mahrum olup dünya zevklerine dalmaları ve halk üzerinde o ulvi makamın tesirini izale edecek tavır ve hareketlerden ibarettir. Halen oraya bir insan-ı kâmil gelmiş olsa, Hz. Pir’in mertebesinin ulviliğini ve yüce makamlarını onlara idrak ettirecek surette hareket etse, halk orasını irfan kıblesi ittihaz eder. Ankara’da altmış yaşına gelmiş bir ihtiyar ile görüştüğümde “Efendi bu yaşa geldim, oraya girmedim” demiş ve fakiri hayrette bırakmış idi.

Burada post-nişin olanlara “Çelebi” derler. Bayramiye vakfının geliri çoktur. Çelebiler, gelirleri kendilerine hasr eylemişler ve fukara ve seyyahlara bakmaz olmuşlardır. Hatta yakında Ankara’dan gelen bir arkadaşım, “Hz. Pir’in türbesi toz, toprak, örümcek içindedir. Muvacehe penceresi o kadar kirlidir ki içerisi görünmez. Dışarısını badana etmek, silmek süpürmek bile kimsenin hatırına gelmez. Her taraf hüzün ve elem içinde bir harap bir hal arz ediyor” dediği zaman, o muazzam tekkenin gelirleriyle yaşayan çelebi efendiye lanet ettim. Zevk ve safaya dalmışlar, tekkeyi unutmuşlar. Bu hale teessüfe etmemek elden gelmiyor.” [Osmânzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, (Haz. Prof Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz), Kitabevi yay., İstanbul 2006, II. cilt, s. 443-444; (Hüseyin Vassaf 1872–1929 yılları arasında yaşamış; Sefine-i Evliya 1925’te tamamlanmıştır.) İktibas edilen kısım sadeleştirilmiştir.]

70’li 80’li yıllardan sonra Hacı Bayram Veli hazretlerinin camii ve türbesi şenlenmiş ve etrafındaki dini kitaplar satan dükkânlarla beraber müslümanların rağbet ettiği bir manevi mahal olmuştur. Olmuştur amma “ba’de harâb-il-Basra”…

Konumuzla ilgisi olması ve o zamanın hanımlarıyla bu günün kadınları arasındaki farkı ortaya koyması bakımından şu kısmı da dikkatlerinize arz ederiz:

Yazıcı-zade Mehmed ve Ahmed Bîcân’ın eserleri erbab-ı aşka mürşidlik hizmeti görmektedir. Gerek Muhammediyye gerek Ahmediyye Anadolu’da pek ziyade yaygındır. Herkes bir zaman adeta evrad gibi bunu okumağa istekli bulunurdu. Muhammediyye okunup bitince hatim cemiyeti gibi cemiyetler yaparlar imiş. Çocukluk yaşımdan pekiyi hatırlarım; validem merhumenin Muhammediyye ve Ahmediyye kitapları elinden düşmez, komşular bir araya gelirlerse dedikodu edeceklerine Muhammediyye’den okurlar, ağlarlar idi. Halkın bu eğilimi azalmış, tabii feyz-i Muhammedî bizlerden uzaklaşmış, başımıza bunca felaketler gelmiştir. (Sefîne-i Evliyâ, s. 463)

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Belgeler / Yorumlar | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.