ÇİN’DEKİ MÜSLÜMANLAR

Oleh: Haydar Murad Hepsev
03 Nisan 2013

YÜCE DEVLET’İN NOTU:

Hiç bir Müslüman cemaati Çin’deki cemaat kadar az tanınmaz. Buradaki Müslümanların toplam sayılarına ilişkin güvenilir rakamlar bile ortada yoktur. Güney kıyı bölgelerinden çok, iç kısımların ve Sibirya ile batı sınırlarının dini olarak Çin İslâm’ı, İslâmî inancın güçlü yurtları olan Kuzey Hindistan ve Önasya ile çok seyrek ilişki kurduğu gibi, denizyolu bağlantısı çok kolay olabilecek Endonezya gibi güçlü Müslüman bölgelerle ilişkileri de yetersizdir. Diğer yandan Çinli Müslümanlar Mekke ve Medine’ye çok zahmetli hac yolculukları yapacak kadar heveslidirler ve bu seyahate mevcut Çin Komünist rejimi altında bile halen izin verilmektedir. Tarihî Çin sınırları içinde kalan Müslümanlar hakkında bildiğimiz tek şey; büyük bir etnik çeşitliliğe sahip olduklarıdır: Normal Çinliler (Örneğin Liaoning Çinlileriyle Kuang-tung Çinlileri arasında bütün kültürel ve ırksal farklılıklarıyla birlikte); İç Moğolistan ve Kansu sınırları boyunca Moğollar ve Hsin-chiang ya da Doğu Türkistan’da çeşitli kabilelere mensup ve sayısız göçmen soylarla birlikte Türkler Çinli Müslümanları oluşturmaktadırlar. (s. 15)”

Bu dikkat çekici satırlar C. E. Bosworth’a ait ve Raphael İSRAELİ tarafından yazılan Çin’deki Müslümanlar kitabında önsöz olarak bulunuyor. Raphael İSRAELİ, Jarusalem (Kudüs) Hebrew Üniversitesi’nde Orta Asya ve Çin İslamı Tarihi profesörüdür; bu alanda 15 kitap ve 80 kadar makaleye imza atmıştır.

Böyle bir kitabın bir Yahudi tarafından yazılması oldukça dikkat çekici. ABD ve İsrail’in dünyaya nasıl hükmettiğini bu kitapla bir kez daha anlıyoruz: Çalışkanlık, kılı kırk yararcasına her meseleyi ciddi ve ilmi olarak ele almak, insanları ve toplumları çok iyi tahlil ederek yönetmek vb.

Kitap, İbrahim KAPAKLIKAYA tarafından tercüme edilerek 2003 yılında Gelenek Yayıncılık’tan neşredilmiş. Baskısı tükenen bu önemli kitabın yeniden basılmasını diliyoruz.

Dünyanın her tarafındaki müslümanlar bizim için çok önemli. Onlar hakkında bilgi sahibi olup gerektiğinde onların her bakımdan yardımlarına koşmak İslam kardeşliğinin tabii bir gereğidir. Fakat maalesef medyamız, sadece günlük olaylarla ilgili ve at gözlüğü takmış gibi bazı meselelere odaklanmış durumda. Hâlbuki müslümanlarca kurulmuş yayın kuruluşların en önemli misyonlarından biri de dünyanın her yerindeki müslümanlar hakkında araştırmalar-haberler yapmak ve yayınlamak değil midir? Bu konu, şimdilik temenni durumundadır ama biz, Yüce Devlet Dergisi olarak karınca kararınca bunu yapmaya çalışıyoruz, inşaallah yapmaya da devam edeceğiz.

______________________________

Diyanet İslam Ansiklopesi’nden Çin’de İslamiyet bölümünden yaptığımız alıntıyla girelim konumuza ve daha sonra Çin’deki Müslümanlar kitabından aldığımız pasajlarla Çin’deki kardeşlerimiz hakkındaki bilgimizi artıralım. Çin’deki ve dünyanın her yerindeki müslüman kardeşlerimize dua etmeyi de unutmayalım. 

“Çin’de İslamiyet: Çin’in İslâm dünyasıyla temasları, İslâm öncesi Çin-Arabistan münasebetlerinin bir devamı niteliğinde, İslâmiyet’in Arabistan dışına yayılma devri olan VII. yüzyıldan günümüze kadar durmaksızın devam etmiştir. Bugün İslâm Hui, Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek, Tacik, Tatar, Tung-hsiang, Pao-an kavimlerinden oluşan Çin’deki etnik gruplar arasında benimsenmiş durumdadır ve bu kavimlerin siyasî, iktisadî, kültürel hayatları üzerinde büyük bir tesir icra etmektedir. İslâmiyet’in Çin’e girmesi ve Çinliler tarafından kabul edilmesi hemen ilk zamanlarda olmayıp uzun bir tarih süreci içinde gerçekleşmiştir. İslâm’ın Çin’de yayılmasını ve tesirlerinin tarihî gelişmesini üç ana devrede incelemek mümkündür,

a- İslâmiyet’in Arap ve İranlı tüccarlar vasıtasıyla Çin’e girmesi ve T’ang, Beş Hanedan, Sung dönemlerinde güney ve doğu kıyı bölgelerine yerleşmesi;

b- Moğol istilâsından sonra Yüan ve Ming hanedanları zamanında Türkler başta olmak üzere çeşitli Orta Asya kavimlerinin müslümanlaşması ve İslâm’ın Çin’in iç bölgelerine yerleşmesi;

c- Doğu Türkistan’ın tamamına müslüman Türkler’in hâkim olması ve Ch’ing devrinde müs-lümanlara yapılan zulüm ve baskılar sonucu İslâm’ın karanlık bir döneme girmesi.

İslâm’ın Çin’e Girişi (İlk Devir). …  İslâmiyet’in Çin’de yayılışıyla ilgili kaynaklarda da üçüncü halife Hz. Osman tarafından gönderilen bir elçinin 25 Ağustos 651 tarihinde Tang hanedanının başşehri Çhang-an’a ulaştığı kaydedilir. Bu elçinin Çin’e geliş sebebi İslâm devletiyle İran arasında çıkan savaştır. Sâsânîler’in son hükümdarı Yezdicerd’in oğlu Fîrûz (Çince’de Pi-lu-ssu), 650 yılında Çin’den yardım talebinde bulunmuştu. Fakat Çinliler muhtemelen Araplar’ın durumunu henüz tam olarak kavrayamadıklarından ve onların Çin’e karşı herhangi bir düşmanlıklarının da olmadığını bildiklerinden istenilen yardımı göndermekten kaçındılar. Ayrıca Çinliler Hz. Osman’a elçi gönderip İran’la olan ihtilâflarında ara buluculuk yapmayı teklif ettiler ve bu vesile ile müslümanların gerçek gücünü öğrenmek istediler. Bu elçiye karşılık olarak Hz. Osman da meşhur kumandanlarından birini bir mektupla birlikte Çin sarayına gönderdi. Bu elçi, İmparator Kao-tsung ile resmî bir görüşme yaparak İslâm devletinin genel durumunu ve İslâm inancını açıkladı. Bu hadise 651 yılında iki devlet arasında vuku bulan ilk resmî temastır. …

Deniz Yoluyla Kurulan Temaslar. İslâmiyet’in Çin’e girmesi, İslâm öncesinde kurulan deniz yolu temaslarının tabii bir neticesi olarak müslüman Arap ve İranlı tüccarların Çin’in kıyı bölgelerine yerleşmeleriyle mümkün olmuştur. İslâmiyet’in doğuşundan çok önceleri Çin ile Arabistan arasında deniz yolu ve bazan da İpek yolu üzerinden sık sık temaslar oluyordu. … T’ang Rahibi Chian Chen, T’ien-pao devrinde (742-756] Basra körfezinden gelen sayısız geminin dağ gibi baharat ve nâdir mallarla yüklenmiş olarak Kanton sularında demirlediğini söylemektedir.   …

T’ang devrinden Sung devrine kadar geçen sürede Çin’e gelen İranlı ve Arap tüccarların sayısı gittikçe arttı. Bu sıralarda Abbâsîler’in başşehri olan Bağdat’ta ipekli kumaş, porselen, çay ve ham ipek gibi Çin mallarını satmak için hususi pazarlar kuruldu. Aynı şekilde T’ang’ın başşehri Chang-an’daki dükkânlarda da özellikle Arap ve İranlılar’ın ticaret ürünleri olan değerli taşlar, fildişi, baharat, cam, inci gibi mallar satılıyordu ve hükümet ülkenin güneydoğu bölgesindeki Kanton, Zeytun (Ch’üan-chou). Yang-chou ve Hang-chou limanlarını resmen yabancılarla olan ticarete tahsis etmişti. Zaman geçtikçe Çin’in güneydoğu bölgesindeki müslümanların nüfusu hızla artarak büyük bir sayıya ulaştı; yabancı ülkelerden gelenler arasında ilk sırayı Araplar alıyordu.

IX. yüzyıl Arap seyyahlarından Süleyman et-Tâcir ile Ebû Zeyd. 876′da meydana gelen Huang-ch’ao ayaklanması sırasında Kanton’da 120.000–150.000 arasında Arap, yahudi, hıristiyan ve diğer yabancının öldürüldüğünü bildirmektedirler. … Deniz yoluyla gerçekleşen ticareti büyük ölçüde baltalamış olan bu hadiseden sonra müslüman tüccarlar Çin’de Sung hanedanı kuruluncaya kadar fazla bir ticaret teşebbüsünde bulunmamışlardır. Sung hükümetinin yabancı tüccarları koruyan tedbirler alması ve ticaret politikasına belirli bir sistem getirmesiyle müslüman tüccarların Çin’e akın etmeleri yeniden hızlanmış ve hatta bunların bazıları zaman zaman Kore ve Japonya’ya kadar gitmişlerdir; ancak bunlar son durak olarak daima yine Çini seçmişlerdir. Sung devrinde özellikle Zeytun, Kanton’dan daha önemli olan bir milletlerarası ticaret merkezi halini al­mıştır. …

Kara Yoluyla Kurulan Temaslar. T’ang ve Sung dönemlerinde İslâmiyet’in İpek yoluyla Çine girmesi, daha ziyade İslâm ülkeleri ve Çin arasındaki siyasî münasebetlerin gelişmesinden dolayı mümkün oldu. Hz. Osman zamanında karşılıklı elçi göndermek suretiyle başlayan Çin-Arap resmî münasebetleri bu sülâlelerin hükümdarlığı süresince taraflar arasında dostluk heyetlerinin gidip gelmesiyle daha da gelişti. … Bu devirde iki ülke arasındaki siyasî ve kültürel münasebetleri Talaş Savaşı ile An Lu-shan isyanı büyük ölçüde etkilemiştir.

O devirde dünyanın en büyük iki imparatorluğu olan Çin ile Abbâsîler’i karşı karşıya getiren ve beş günlük çetin bir mücadeleden sonra Çin ordusunun mağlubiyetiyle sonuçlanan Talaş Savaşı (751), tarihte Çin ile müslümanlar arasında vuku bulan tek çatışmadır. 20.000 Çinli’nin esir alındığı bu savaş Türk ve İslâm tarihi bakımından büyük bir önem taşımaktadır. Bu savaştan sonraki tarihlerde Orta Asya topraklarında artık Çin nüfuzu görülmemektedir. Böylece İslâm dininin bu bölgede yaşayan Türkler arasında yavaş yavaş kendiliğinden benimsenmesi ve müslüman Türkler’in Abbasî Devleti’nin askerî ve idarî kadrolarını işgal etmeleri, kısa süre sonra onların İslâm dünyasında önemli bir rol oynama­larını sağladı. Ayrıca Türkler Budizm’in yaygın olduğu pek çok Orta Asya toprağında İslâmiyet’i yaydılar ve Doğu Asya’da İslâm ve Türk kültürünün ilk defa hissedilmesine vesile oldular. Talaş Savaşı dünya kültür tarihi bakımından da büyük gelişmelere zemin hazırlamıştır. Savaş sırasında müslümanların eline esir düşen bazı Çinliler vasıtasıyla Batı Türkistan bölgesinde ilk defa kâğıt yapımına başlanmıştır. Arap savaş esirleri ise kısa sürede serbest bırakılmalarından sonra Çin’in başşehrinde ticaret yapmakta olan soydaşlarıyla birleştiler.

Çin – Arap münasebetlerinde müsbet faktör olarak rol oynayan diğer bir hadise ise Talaş Savaşı’ndan dört yıl sonra Çin’de meydana gelen, kuzey eyaletleri kumandanı An Lu-shan’ın isyanını bastırmak için Çin hükümdarının isteği doğrultusunda bir Abbasî ordusunun oraya gönderilmesidir. Çin İmparatoru Su-tsung, bu isyanı bastırmak için batıya bir heyet yollayarak Arap ve Uygur ordularından yardım istemiştir. Abbasî Halifesi Ebû Ca’fer el-Mansûr 4000 veya bir rivayete göre 10.000 kişilik bir ordu göndermiş ve âsi güçler bu ordunun yardımıyla mağlûp edilerek iki yıl devam etmiş olan isyan bastırılmıştır (757). Bu hadiseden sonra T’ang Hükümdarı Su-tsung, minnet ve şükranlarını belirtmek üzere İslâm ordusuna misafir muamelesi yapmış ve istedikleri takdirde sürekli olarak Çin’de kalabileceklerini bildirmiştir. Bu teklif üzerine, Horasan’a dönen küçük bir grup dışında kalanlar Lo-yang ve Çhang-an’a yerleşmişlerdir. Üç yıl sonra 760 tarihinde yapılan bir nüfus sayımına göre Chang-an’da 4000′-den fazla müslüman ailesi bulunuyordu. Kaynaklar, 787 yılında Chang-an şehrinde yerleşmiş Horasan, Buhara ve Kâşgar gibi İslâm ülkelerinden gelen ve Çin sarayından aylık alan 4000 kadar yabancı aileden bahsetmektedirler. Halife Mansûr zamanında Çin imparatoruna yardım maksadıyla gelmiş olan bu müslüman askerlerinin ahfadı, bugünkü Çin müslümanlarının atalarının önemli bir kısmını teşkil etmektedir. Şüphesiz Talaş Savaşı’ndan ve An Lu-shan isyanından sonraki dönemde batıdan Çin’in içlerine doğru çok etkili bir İslâm ve Türk kültürü yayılmış ve bu yayılmada İpek yolunun da önemli etkileri olmuştur. Chang-an’daki büyük cami bu sıralarda inşa edilmiş olup Çin’in tarihî yapılarından biri niteliğiyle bugün hâlâ ayakta durmaktadır.

İslâm’ın Çin’de Yayılması ve Tesirleri. … Çinli kadınlarla evlenerek buraya yerleşen müslümanlar dinî faaliyetlerinin merkezi olarak camiler inşa etmişlerdi. Bazıları yaptıkları ticaretten mal mülk edinirken bazıları da memur olarak çalışıyordu. Böylece İslâm’ın Çinliler arasında XIV. yüzyıla kadar hızla yayılması için sağlam bir temel atılmış oldu. Çin’e gelen müslümanların bir kısmı Çinliler arasında yaşarken büyük çoğunluğu Çin hükümetince Kanton, Zeytun, Yangchou, Hang-chou gibi şehirlerde kurulan ve Fan Fang adıyla bilinen özel mahallelerde kalıyordu. Bu mahallelerde, müslümanlar arasında en çok saygı duyulan kimseler arasından Çin hükümetince tayin edilen bir şeyh veya kadı bulunur ve bunlar bir yandan müslüman toplumdaki halkın içtimaî faaliyetlerini yürütüp tüccarları vergi vermeye çağırırken diğer yandan da dinî törenleri ve ibadetleri tertip eder; toplumda cereyan eden bütün meseleleri Kur’an ve İslâm hukukuna göre hallederlerdi. Mahallî Çin yönetimi, genellikle olaylar kendisini ilgilendirmediği sürece Fan Fang’ın iç işlerine karışmazdı. Böylece İslâm ülkelerinden Çin’e gelen müslümanlar, hoşgörülü Çin kültürü, cazip hayat şartları, idarenin müsamahası ve kârlı ticaret gibi sebeplerle nesiller boyunca yavaş yavaş Çinlileşmişlerdir. Onların günlük alışkanlıkları ve giyimleri hemen hemen Çinliler’in yaşayışlarıyla aynı hale gelirken sadece dinî inançları ve ona bağlı olarak gıdaları farklı kalmıştır.

Müslümanların Çin’de uyum içinde yerleşmeleri devam ederken 876 yılında meydana gelen Huang Çh’ao İsyanı Çin’de İslâmiyet’in gelişmesini olumsuz etkiledi. Çin yönetimine karşı isyan eden Huang Ch’ao, 879′da Kanton’u zaptettiğinde pek çok Arap ve İranlı müslümanı katletti. Aynı şekilde Tien Shen-Kung isyanı sırasında da Yang-chou’da 5000′e yakın müslüman öldürüldü. Bu iki büyük felâketten sonra müslümanlar Ch’ing hanedanının kuruluşuna kadar (1644) benzer bir talihsizlikle karşılaşmadılar. Bu devrede müslümanların Ma, P’u.Ting, Hai ve Sa gibi Çin isimleri alarak kendilerini katliamdan koruma yoluna gitmeleri, bir asırdan fazla muhafaza ettikleri Müslümanlığın özelliklerini kaybederek hızla Çinlileşmelerine sebep olmuştur. …

İslâm’ın Gelişmesi (Yüan-Ming Devri). İslâmiyet Moğol İmparatorluğu devrinde Çin’in iç bölgelerinde geniş halk kitleleri tarafından kabul edilmiştir. Bilhassa Moğollar tarafından Çin’de kurulan Yüan Hanedanı döneminde (1271–1368) fevkalade bir İslâm yayılması görülmektedir. Bütün Çin topraklarını kendi idaresi altında toplayan Moğol Hükümdarı Kubilay Han (1260–1294), 1264 yılında başşehrini Kara kurum’dan Ta-tu’ya (Pekin) taşıdı. Kubilay ve halefleri Moğollar’dan sayıca çok fazla olan ve yüksek seviyede medeniyete sahip bulunan Çinliler’i etkin biçimde kontrol edebilmek için Orta Asya’daki bozkır kültürlü Türk ve İranlı müslümanları aralarında tampon olarak kullanmışlardır. Yüan imparatorları Türk ve diğer müslümanlar arasından idareciler tayin ederek onlara sarayda geniş yetkiler vermişler, özellikle vergi toplanmasında ve milletlerarası ticaret işlerinde tecrübeli müslümanları tercih etmişlerdir. Çin ile Orta Asya, İran, Ortadoğu ve Avrupa arasındaki İpek yolu ticaretinde de müslüman tüccarlar büyük rol oynamışlardır. …

Göçebe Moğollar’ın kültür hocalığı görevini üstlenen Orta Asyalı Türk ve müslümanlar, Yüan Hanedanı döneminde bütün kültür alanlarında kendilerini gösterdiler. Kubilay büyük bir gayretle müslüman sanatkâr, doktor ve bürokratları kendi hizmetine aldı. Yüan sarayı İslâm tıp ve mimarisine de itibar etmiştir. … Ta-tu şehrinin inşa projesinde de müslüman sanatkârlardan faydalanıldığı bilinmektedir. Bu dönemde müslüman şairler Çince şiir yazıp şarkılar bestelediler; .. Yüan sarayı Arapça ve Farsça eserlerle de ilgilenmiştir. 1289 yılında müslümanların konuştuğu dili öğrenmek için İslâm Yazısı Enstitüsü kuruldu ve memurlar tayin edilerek yerli mütercimler yetiştirildi. Yüan devrinde müslümanlar Çin bilim ve teknolojisine de büyük katkılarda bulunmuş­lardır. … 1271′de Çin’de müslüman ilim adamlarının yardım ve teşvikiyle Kubilay tarafından İslâm astronomisini öğreten bir okul kuruldu.

Yüan devrinde dikkate değer bir husus da müslümanların ülkenin bütün bölgelerine yerleşmiş olmalarıdır. Kansu, Suchou ve Yen-an, İslâmî cemaat oluşturulan ayrı birer bölge haline geldiler. Buralara yerleşen veya seyahat eden müslümanlar genellikle tüccar, idareci, esnaf, sanatkâr ve mimarlardan oluşuyordu. 1274 yılında Kansu’da bir cami inşa edildi. Bazı Çin ve İran kaynaklarına göre başlarında “dânişmend” adı verilen dinî liderlerin bulunduğu bu bölgelerdeki müslüman toplumlar İslâmî geleneklerini muhafaza edebiliyor ve ibadetlerini serbestçe yapabiliyorlardı. Bu dönemde Sze-chuan eyaleti de müslüman tüccarlar ve sanatkârların oturdukları bir yer olmuştu. Yünnan eyaleti ise 1270′li yıllarda Yüan hükümetince tayin edilen Seyyid Ecel Şemseddin (o. 1279] adlı bir müslüman vali tarafından yönetiliyordu.

Ming hanedanı zamanında (1368–1644) önceki Yüan hanedanının meydana getirdiği uygun zemin üzerinde Çin’in müslümanlarla olan münasebetleri daha çok gelişti. XVI, yüzyılın başlarında Ali Ekber-i Hıtâî tarafından yazılan Hıtâînâme adlı Çin seyahatnamesine göre, Ming hanedanının kurucuları arasında çok sayıda müslümanın bulunması ve imparator T’ai-tsu’nun onlardan büyük destek görmesi idarede önemli rol oynamalarını sağlamış ve o dönemde İslâmiyet’e yönelik teşvik edici bir politika takip edilmiştir. Çin kaynaklarına göre İmparator T’ai-tsu 1368′de Nanking’de Chin-Çhiao-shih adlı bir cami yaptırmıştır. … Aynı hanedanın üçüncü imparatoru Ch’eng-tsu da (1403–1424) müslümanları korumak için özel bir ferman çıkarmıştır. …

Karanlık Devir (1644 sonrası). Müslümanlar ile Çinliler arasında siyasî mahiyette ilk ciddi çarpışma, Ming hanedanının yıkılmasından sonra yerine geçen Mançular’ın Çh’ing hanedanı devrinde (1644–1911) olmuştur. Mançular, ana vatanları Mançurya ile Doğu Moğolistan’ın emniyetini temin maksadıyla Moğolistan ve Türkistan’ı da kendilerine bağlamak yoluna gittiler. Ch’ing hükümeti 1755 yılında Doğu Türkistan bölgesine bir ordu göndererek ülkeyi birkaç bölgeye ayırdı. Bir kısmını doğrudan ilhak ederken bir kısmına da Çinli askerler yerleştirip bölgeyi bunların idaresine teslim etti. Buna karşılık müslüman Türkler de Mançular’a karşı sık sık isyan ettiler. … Kansu ve Türkistan’da 1820 -1828, Yünnan eyaletinde 18SS–1873, Kansu, Shensi ve Türkistan’da 1862–1877 ve tekrar Kansu’da 1895 yıllarında vuku bulan müslüman isyanlarını özellikle kaydetmek gerekir. Bu isyanlar Ch’ing rejimi tarafından büyük bir şiddetle bastırılmış ve çok sayıda müslüman katledilerek ülkedeki sayıları büyük ölçüde azaltılmıştır.

Cumhuriyet döneminin (1912–1948) iç savaş ve huzursuzluklarından sonra 1949′da kurulan komünist yönetimin İslâm’a karşı tutumu, mutedil pragmatistlerin iktidarda bulunduğu zamanda nisbeten müsamahalı, radikal ideologların iş başında bulunduğu zamanda ise nisbeten baskılı olmuştur. Genelde parti politikasının dışarıdan müsamahalı göründüğü, fakat içeride İslâmî muhtariyet ve faaliyet sahalarında gittikçe bir daralma ve taciz etme şeklinde olduğu bilinmektedir.

Osmanlı Çin Münasebetleri. İslâm birliği (panislâmizm) siyaseti çerçevesinde Sultan II. Abdülhamid Çin’e zaman zaman heyetler ve temsilciler göndererek oradaki müslümanları Osmanlı hilâfetine bağlamaya çalışmıştır. Abdülhamid’in bu husustaki ilk icraatı, Çin’de vuku bulan Boxer isyanını (1898–1901) bastırmak için Avrupa devletlerinin Çin’e cephe aldıkları sırada Abdülhamid’in, Osmanlı padişahının halife olarak tanınması için propaganda yapmak ve dünya devletleri üzerinde iyi bir etki oluşturmak düşüncesiyle yaveri Mirliva Enver Paşa’yı Çin’e göndermesi olmuştur; ancak bu teşebbüs istenilen hedefe ulaşamamıştır. Daha sonra Abdülhamid, 1902′de din adamı Muhammed Ali’yi ve 1905′te ise Osmanlı devlet memuru Süleyman Şükrü’yü gizlice Çin’e yolladı. Muhammed Ali oradaki müslümanların lideri Abdurrahman Wang Kuan ile görüşerek Çin müslümanlarının halifeye bağlanması amacıyla birtakım teşebbüslerde bulunmuştur. 1906′da ise Abdurrahman Wang Kuan İstanbul’u ziyaret etmiş ve Abdülhamid’den Çin’e ulemâ göndermesini rica etmiştir. Bunun üzerine Pekin’e gönderilen Serezli Ali Rızâ Efendi ve Bursalı Hafız Hasan Efendi, 1907–1908 yıllarında burada tesis ettikleri Osmanlı Mektebi’nde (Dârü’l-ulûmi’l-Hamîdiyye) 100′ü aşkın müslüman talebeyi okutmuşlardır. Abdülhamid’in bu teşebbüsleri siyasî olmamakla beraber bazı tesirler bırakmış ve ismi cuma hutbelerinde okunmuştur. O dönemde İslâm birliği çerçevesinde Çin ile İslâm ülkeleri arasında başlayan münasebetler uzun süre devam etmiştir. 1910′larda her yıl 200 kadar Çinli’nin hacca gittiği bilinmektedir.

Müslüman Cemaatin Şimdiki Durumu. Çin kaynaklarında müslümanlar çeşitli adlarla zikredilmişlerdir. Çinliler’in Vll. yüzyıldan itibaren ilk tanıştıkları müs­lüman olan Araplar’a Ta-shi adı verdik­leri görülmektedir. Ârâmîce Taiyaye kelimesinin Farsçalaşmış şekli olan Tacik’ten (Tazik) gelen Ta-shi isminin anlamı “Tay kabilesinden olan Arap’tır. Bu kelime sonradan anlamı genişletilerek müslüman yerine kullanılmıştır. XIII. yüzyıldan itibaren ise bütün müslümanlara “dönme” anlamına gelen Hui-hui veya Hui-tse adı verilmiştir. Genelde Hui-hui teriminin, Çin’in batısındaki Budizm’den İslâmiyet’e dönmüş Uygur kavmi için kullanılan Hui-ho veya Hui-hu kelimesinin değişik bir şekli olduğu kabul edilir. Bu kelimeleri pek benimseyememiş olan müslümanlar kendilerini Çinli soydaşlarından üstün görürler ve İslâmiyet için Hui-hui-chiao (dönme dini) ismi yerine Ch’ing-chen-chiao (saf ve hakiki din) ismini kullanırlar. Ayrıca Kansu ve Shensi eyaletlerinde oturan Çinli müslümanlara yine “dönme” anlamına gelen Türkçe döngen (tungan) denilmekte. Doğu Türkistan Türkleri ise bu adı bütün Çinli müslümanlar için kullanmaktadırlar.

Bugün Çin’de yaşayan elli beş etnik gruptan onu müslüman olup bunlardan Uygurlar, Kazaklar, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar, Salarlar ile Doğu Türkistan ve Chinghai bölgelerinde yaşayanlar Türk ırkındandırlar. Kansu bölgesindeki Tong-sianglar ve Pao-anlar Moğol, Tacikler ise İranlı’dır. …

Tacikler hariç Çin müslümanlarının çoğunluğu Sünnî olup Hanefî mezhebine mensupturlar ve aralarındaki dinî bağlılık geleneksel etnik farklılıklardan daha önemlidir. Müslümanlar genellikle Arap alfabesini bilirler ve ahong denilen imam ve âlimlerine büyük saygı gösterirler. Çin cumhuriyetinin kurulduğu sıralarda çeşitli mektep ve camilerde görevli binlerce imam vardı. İmamlar Kâşgar, Kansu’daki Ho-tchou, Pekin ve Honan’daki Houaiching şehirlerinde bulunan dört büyük İslâm merkezinde yetiştiriliyordu. 1930 yıllığına göre Çin’de 40.000′den fazla cami bulunuyordu. Cumhuriyetin ilk günlerinde Kâşgar’da 400, Pekin’de kırk dokuz, Nankin’de yirmi yedi, Şhang-hay’da on dört, Tching-tou’da on bir. Hankow’da on bir, Tianjin’de on, Kanton’da dört cami mevcuttu. Fakat daha sonra komünist idare zamanında çok sayıda cami tahrip edilmiş ve bazıları da fabrika haline getirilmiştir. VIII-XIII. yüzyıllar ara­sında inşa edilen Kanton’daki Kuang-tai-se Camii ile Chang-an, Ch’üanchou (Zeytun), Hang-chou ve Yang-chou’daki camiler Çin’in en eski camileridir. Bunlardan asıl adı Hui-sheng-se olan Kuang-tai-se Camii’nin, İslâm’ın başlangıç devrinde dünyada inşa edilen ilk camilerden olması muhtemel görülmektedir. Bu caminin minaresi, müslümanları namaza çağırma görevinin yanı sıra deniz feneri olarak da gemicilere hizmet veriyordu. 1930–1964 yılları arasında camilere bağlı olarak Çin’de 40.000 kadar da Kur’an kursu bulunuyordu. Kültür İhtilâli’nden sonra çoğu kapatılarak bu sayı 2000′e düşürüldü. 1985 yılında ise çoğu Doğu Türkis­tan’da olmak üzere açık bulunan Kur’an kurslarının sayısı 15.400′e çıkmıştı.

… 1912′de Pekinde Chen-tsung-ai-kuopao (vatanperverler) adlı bir müslürnan gazete çıkıyordu; ayrıca Çin genelinde 1913–1942 arasında 100 kadar da İslâmî mecmua yayımlanmıştır.

Ülkedeki müslümanlan temsil eden kuruluşların en önemlisi, 1952′de Komünist Parti’nin dine yönelik politikası çerçevesinde Çin müslümanları üzerinde kontrol tesis etmek amacıyla kurulmuş olan Çin İslâm Cemiyeti’dir. Kuruluş amacına rağmen cemiyet sınırlı da olsa bazı İslâmî faaliyetlerde bulunmuş, Kur’an başta olmak üzere çeşitli dinî eserleri yayımladığı gibi Mekke’ye hac seferleri düzenlemiştir. Ayrıca cemiyet 1955′te Çin İslâm İlahiyat Enstitüsü’nü açarak ülkenin her tarafından gelen müslüman öğrencilerin Kur’an, hadis, fıkıh, İslâm tarihi dersleri okumalarını ve Arapça öğrenmelerini sağlamıştır. Kültür İhtilâli’nden sonra hükümetin İslâm dinine karşı hoşgörülü davranması üzerine yeniden canlandırılan cemiyet, on yedi yıl aradan sonra Nisan 1980′de ilk genel toplantısını yapmış ve kadrolarını yenilemiştir. Çin Halk Cumhuriyeti rejiminin dışa açık politikası ile bu cemiyet İslâm ülkeleriyle sıkı temaslara başlamıştır.

Çin müslümanları, komünist rejimin başlattığı Kültür İhtilâli sırasında tarihlerinin en acı günlerini yaşadılar. Çin hükümetinin İslâm dinine karşı olan katı tutumu, Mao Tse-tung’un ölümünden ve 1976 yılının sonlarında radikal güçlerin iktidardan düşürülmesinden sonra daha hoşgörülü bir hal almıştır. Müslümanlara eski itibarları iade edilmiş ve kendi okullarını inşa edebilmeleri, şeriata uygun yiyeceklerin yenilebildiği lokantaları işletebilmeleri ve dinî faaliyetleri sürdürebilmeleri için devlet güvencesi sağlanmıştır. Çin’in dışa açık politika takip etmeye başlamasından sonra dünya güç dengesinde Ortadoğu’nun öneminin artması ve ülkedeki müslüman nüfusun ekseriyetinin Çin’in rakibi olan Sovyetler Birliği’ne bitişik sınır bölgelerinde oturması gibi siyasi sebepler Çin’de İslâmiyet’in gelişmesinde olumlu rol oynamaktadır. Doğu Türkistan hariç Çin’deki azınlık müslümanlar, diğer ülkelerden gelen müslüman göçü yoluyla değil nesiller boyunca ihtida eden Çinliler’den oluşmaktadır. Bu bakımdan bir yandan gayri müslim Çinlilerle Çin kültürünü paylaşırken diğer yandan da onlardan farklı olarak tamamıyla İslâm’ın inanç ve esaslarını benimsemektedirler. Çin’deki müslüman topluluk hicrî I. yüzyıldan günümüze kadar 1350 yıl boyunca hiç kesintisiz varlığını sürdürmüştür. (DİA, 8. cilt)”

                Şimdi asıl kitaba yeniden dönelim:

 

 

Belirli Müslüman Etnik Nüfus grupları için PRC Nüfus Sayımı sonuçları (s.278):

1982 1990
Huy 7.219.352 8.602.978
Uygur 5.957.112 7.214.431
Kazak 907.582 1.111.718
Kırgız 113.999 141.549
Tacik 26.503 33.538

 

Yukarıdaki tablo Huy nüfusunun, Çin’deki toplam Müslüman nüfusunun yaklaşık yüzde ellisini oluşturduğunu göstermektedir. Daha önce belirtildiği üzere, Müslüman nüfusun geriye kalan yarısı; Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Tacikler ve bir dizi küçük grupları içeren Müslüman Türklerden oluşmaktadır. Çinlileşen, Çince konuşan ve Çin’in her yerinde yaşayan Huy Müslümanlarının aksine, Müslüman Türkler daima Çin’in kuzeybatı boylarında yaşadılar ve kendi kültürlerinin giysi, âdet ve dilini, İslâm’ı kabul etmelerinden önceki dönemde olduğu gibi korudular. Bu halkların etnik bir sınıflandırılmasını yapmak güçtür; hepsi şu anda yaşadıkları topraklara başka yerlerden göç etmişlerdir. Tarihsel olarak, Müslüman Türkler büyük oranda yerel ve kendisine özgü topluluklar olarak kaldılar. Ortak dinsel miraslarına rağmen, farklı Türk grupları arasında ve Türk grupları ile Huylar arasında zaman zaman çatışmalar yaşandı. En büyük etnik grup olan Uygurlar, Moğolistan’dan göç edenlerin toranları olup, şimdi Sinkiang (Sincan) Uygur Özerk Bölgesi olarak bilinen bölgede yoğunlaştılar. (s.280)

 

TEDİRGİN BİRARADA YAŞAMA

HUİ-HUİ ÇİNLİ MİDİR?

Çin’deki Müslüman karşıtı popüler düşüncenin kökü, Müslümanların Moğollar tarafından büyük kitleler halinde, Çin toplumunun başına zorla empoze edilen bir tür sivil grup olarak Batı ve Orta Asya’dan getirildiği Yuan Hanedanı (Moğollar) dönemine (1279–1368) kadar uzanmaktadır. Anlaşılır bir şekilde Çinliler Müslümanları (o zamanının Haçlılarına karşı çıkan Müslümanlarını) kendi işgalcileri ve baskıcılarıyla özdeşleştirmişlerdir. Marko Polo şunları yazıyordu:

“Bütün Çinliler Büyük Han’ın yönetiminden nefret ettiler, çünkü o Valilik görevlerine Tatarları ve sıklıkla Emevileri getirdi. Bunların kendilerine köle gibi muamele etmesi nedeniyle, bu Valilere katlanmadılar. Bildiğiniz gibi Büyük Han Çinli egemenliğini veraset yoluyla değil, fetih yoluyla ele geçirmiştir ve bu nedenle yerlileri hiç güvenmediği için, bütün yetkileri Tatarlar, Emeviler ve Hıristiyanların eline vermiştir. Bu kişiler onun sülalesiyle bağlantılı ve ona sadıktılar. Hepsi Çin’in yabancısıydı.”

Bu nefret Müslümanların yerleştikleri kentlerde kendilerine özel bölgelerin verilmesini ve fiilen ekstra toprak ayrıcalıklarından yararlanmasıyla daha da derinleşmiş olmalıdır. 1342 yılında Çin’i ziyaret eden İbn-i Batuta, kentlerin Müslüman kesimleriyle Çinli mahalleleri arasındaki zıtlığın çok büyük olduğun kaydediyordu:

“Müslüman kesimlerdeki pazarlar Müslüman ülkelerindeki gibiydi. Şehirlerde camiler ve müezzinler vardı, onların öğle ezanı okuduklarını işittik.” (s.35)

Müslümanlar bencil ve aç gözlü olarak ele alınmaktadır, bu da kaçınılmaz olarak Çinlilerin hoşnutsuzluğunu ve onların küçümsenmesini güçlendiriyordu. Aşağıdaki olay, Owen Lattimore tarafından Kuzey Çin’de bir Müslüman-Çinli karışık kervanda seyahat ederken gözlemlenmiştir:

“Çölün kıyısındaki su kuyusuna ilk önce ulaşmak için Müslümanlar kervanı terk edip koştular. Çinliler Büyük Dinle Küçük Din arasındaki sevgisizlikten dolayı, onlara şiddetle küfrettiler ve Müslümanların kendi çıkarlarına olduğu zaman önden koştuklarını, ancak eşkıya tehlikesinin bulunduğu bölgelerden geçerken birlikte olmanın yararlı olduğunu bildiklerinden bize sarılacaklarını söylediler.”

Çinliler Müslümanları cesaretleri, enerjileri ve girişimcilikleri nedeniyle överler ve onların konuşma ve yağ çekmede ikna edici olduklarını söylerler. Ancak ticarette güvenilmeyecek kadar kurnaz ve zeki oldukları için kötülerler. Bir ata sözü şöyle der: “Müslümanla yemek ye ama onun konuştuklarını dinleme” bu sözün anlamı; sunduklarını kabul et, ancak vaat ettiklerine inanma demektir. Bir başka halk değişinde ise: “On Pekinli kaypak, bir Tien-tsin gevezesini lafla yenemez, on Tien-tsin gevezesi de bir Müslümanı lafla yenemez.”

Çinliler Müslümanlardan, İngilizlerin İrlandalılardan ve Yahudi olmayanların Yahudilerden söz ettikleri gibi söz ederler. Böylece Müslümanlarda ya da kültürlerinde mevcut imrenilecek nitelikler bile değerlerini kaybeder. Cesaret ve enerjilerini kötü emelleri için kullandıkları söylenir; zekilikleri kurnazlık olarak yorumlanır ve ikna edici konuşma yağ çekme olarak görülür. Hatta Müslümanların, bütün yabancı gözlemciler tarafından doğrulanan meşhur temizliği bile, -ki bu temizlikleri nedeniyle MacGillivray, Müslümanları “Çin’deki Temiz Mezhep” olarak adlandırmıştır- kenara itilmiş ve İslâm’ın özünde var olan bir değer olarak değil, “bir başka yaşam tarzı” olarak yorumlanmıştır. Çinliler “elbette” derler, “onun eve benimkinden temiz olacak; o bir Müslüman”. (s.37)

 

ÇİNLİ MÜSLÜMANLAR YA DA MÜSLÜMAN ÇİNLİLER: MÜSLÜMANLARIN YANITI

Çinli Müslüman, Çinlilerin sergilediği kültürel gurur ve kendine güvenin idrakinde olabilir ya da olmayabilir veya böyle bir kaygısı bulunmayabilir. Ancak kesin olan bir husus şudur ki: Müslüman kendi kültürüyle gurur duyar ve kendi kültürüne güveni tamdır. Elbette o bir Çinlidir, ama her şeyden önce bir Müslüman’dır. Bu yaklaşım yalnızca Müslümanlıkla Çinlilik arasında bir tercih yapmağa zorlandığı zaman, şiddetli bir Çinlilik karşıtı duruş takınmasıyla değil, daha da önemlisi Müslüman olmayanları sürekli küçük görmesi ve kendisine ve Müslüman kardeşlerine, gözleri parlayarak belirli bir gülümseme ile bakmasıdır. Çinli Müslümanlarda, özellikle yanlarında Çinliler yokken, kendini beğenmiş bir dinginlik hâli görülür.

Hong Kong ve Tayvan’da kökeni Çin’in değişik bölgeleri olan Çinli Müslümanlarla yaptığım mülâkatlarda, onları yüreklerine işlemiş bir kayıtsız güven havasını hissettim. Tayvan’daki bir Müslüman lidere açıkça, kendisini önce Çinli olarak mı, yoksa Müslüman olarak mı gördüğünü sordum. Tedirginleşti, tereddüt etti ve sonra bana doğru eğilerek bir fısıltı hâlinde mırıldandı: “Çocuklarımın herhangi yabancı bir ülkeden Müslüman’la evlenmelerine izin verebilirim, ama asla Çinli bir gayr-i müslimle evlenmesi söz konusu olamaz.”

Çing Hanedanı dönemindeki Müslüman ayaklanmalarına yönelik modern Çinli Müslümanların bakış açısı hiç değişmemiştir. Görüştüğüm bütün önemli Müslümanlar, Tu Wen-hsiu gibi insanları kahraman olarak görmekte, ‘aynı dönemde gerçekleşen üç isyan arasında (Yunnan, Kansu ve Sinkiang (Sincan) işbirliği ve koordinasyon olsaydı başarıyla sona erebilirdi.” düşüncesine inanmaktadırlar. Hanedanın bu başkaldırıları bastırmasına yardım eden Ma Ju-lung gibi dönmeleri nefretle lanetlemektedirler. (s.43–44)

Çin’deki Müslümanlar kendi kimlikleri ve düşünceleri konusunda her zaman böyle çekingen değildi. T’ang ve Sung’daki ilk yerleşimlerinin başlangıcında, Müslümanlar tüccar olarak bölgeye geldiler. Çin’de yaşadılar ancak Çin’in dışında kaldılar, kalpleri ve sadakatleri uzak batıdaki Büyük İslâm İmparatorluğuna aitti. Her ne kadar İslâm İmparatorluğu yıkılmışsa da, Müslümanlar elde ettikleri ekstra toprak avantajları nedeniyle, Yuan Hanedanı (Moğollar) dönemi boyunca ayrılıkçı statülerin sürdürdüler ve sürdürmekte yarar gördüler. Aslında Müslümanlar orijinal Arapça isimlerini muhafaza ettiler ve hatta Çin mekânlarına Arapça isimler verdiler. Bunlarda en ünlüsü Çince Chuan-chou (Zaytun)’a verdikleri Zeytin ismiydi. İslâm dünyasıyla o kadar yakından özdeşleşmişlerdi ki; her hangi bir Müslüman ziyaretçiyi ağırlamaktan mutlu oluyorlar ve bu ziyaretçiyi ‘İslâm diyarından gelmesi nedeniyle kutluyor ve onu da kendileri gibi zenginleştirmek için zekât veriyorlardı.’

Ancak Ming yönetimi altında, Güney Doğu Asya’da ticaret tekelini ele geçiren Portekizlilerin Arapların yerini alması nedeniyle, dışarıdaki İslâm dünyasıyla ilişkiler oldukça azaldı. Entegrasyon ve asimilasyon politikası Müslümanları gizlenmeye zorladı ve kendi cemaat bağlılıkları ve faaliyetleri yoluyla içeride kendi kimliklerine odaklanırken, dışarıda düşük yoğunluklu bir profil sergilediler. Çinlilerle ilişkilerini ve anlaşmazlıklarını en aza indirmeye çalışarak, asimilasyon baskılarını tolere edilebilir bir düzeyde tutmayı başardılar. (s.45)

İslam, kendi teolojisine, ibadetine ve ruhban sınıfına sahip bir kurumsal din olarak, tıpkı Budizm ve Toizim gibi, devletten bağımsız olarak var olmakta ve mevcut düzenin çöküşünün ardından bile hayatta kalabilirdi. Bu nedenle, Çin’deki Müslüman cemaati, kendi yaşamını Çin yerleşik düzeninden ayrı olarak sürdürebilirdi. Ancak istikrar zamanlarında genellikle kurumsal dinin hizmetlerinden yararlanırken yaygın dini uygulayan Çinlilerin aksine, Müslümanlar münhasıran tek bir dine bağlıydılar: İslam. Bu nedenle Çinli Müslümanlar hem kurumsal hem de yaygın dinin işlevlerini üstlenmek zorundaydı. Bu durum Çin’deki kurumsal dinlerin göreceli zayıflığa zıt olarak İslam’ın Çin’de nasıl güçlü bir kurumsal din olarak var olabildiğini açıklamaktadır.

O zaman İslam hem kurumsal dinin yapısal bağımsızlığına hem de yaygın dinin dayanıklılığına sahiptir. Ancak Çin’in mevcut Çin kurumlarına (aile, klan, cemaat, yerel ve merkezi siyasal düzene) dayanan yaygın dinin aksine Çin İslam’ı tamamen ve münhasıran Müslüman topluluğuna dayanmaktadır. Çinliler için akraba grubu, atalara tapınma ritüelini gerçekleştirdikleri bir cemaat oluşturur. Ticaret loncaları kendi tanrılarına sahiptir ve bu tanrılara tapınma onların örgütsel işleyişlerinin bir parçasıdır. Tarımsal yerel toplumlarda koruyucu tanrılar o topluluğunun kolektif varlığını sembolize etmekte ve yerel liderler rahiplik görevini üstlenmektedir. Gökler ve Yeryüzü’ne ilişkin olanlar gibi tapınmanın icrası İmparator ve memurlarının idari rutinlerinin bir parçasıdır ve bütün toplum cemaat işlevi görür. Müslümanlar içinse cemaat –Ümmet- her şeydir. Zira Müslümanların, insanlığa Hz. Peygamber Muhammed tarafından getirilen Allah’ın sözlerine (Kur’an’a) uygun olarak yaşamaları beklenmektedir. (s.57)

Yokluklarıyla Çin’in kurumsal dinlerini güçsüzleştiren faktörlerin, varlıklarıyla Çin İslam’ını güçlendirmesinin aynı sonucu doğurması bir paradokstur: Her ikisinin de yapısal olarak yerelleştirilmesi. Budizm ve Taoizm’de ruhban sınıfının yetersizliği ile kendisini gösteren doğalarında mevcut örgütsel zayıflıkları, kaynak yetersizliği, geniş bir bağlı cemaatin yokluğu, eğitim ve yardım sistemlerine katılmama, bu durumu açıklamaya yetmektedir. Öbür yandan Çin İslam’ında ise merkeziyetçiliğe götürmesi gereken güç unsurları ve cemaatsel kaynaşma bulunduğunu görüyoruz. (s.60)

 

ÇİN MÜSLÜMANLARI VE EVRENSEL ÜMMET: MÜSLÜMANLARIN YANITI

Çin Müslüman’ı için yerel cemaat, yaşam çevresini ve kimliğinin odağını oluşturdu. Ancak aynı zamanda Çinli Müslüman, bu yerel cemaatin evrensel İslam cemaatinin –Ümmet- yalnızca bir parçası olduğunun bilinci vardı. Ümmet başlangıcından itibaren hem siyasal hem de dinsel örgüt olma çift karakteri sergilediği için bu karakteristik aracılığı ile Çinli Müslüman, Çin’de uğradığı siyasal hayal kırıklığını yüceltebilmekte ve siyasal amaçlarını buranın dışına yönlendirebilmektedir. Benzer şekilde, Müslüman kendi yerel mekânına mistik bir bağlılığa sahip olmadığı için, onun yerine Ümmetin kutsal toprakları olan Arabistan’ı ya da Müslümanlar için mekânsal öneme sahip başak bir yeri koymuştur.

Ondokuzuncu yüzyılın başında Çin’de seyahat eden Dr. Morrison şunları söylüyordu:

“On Eylül akşamı, kıyıda, T’ien-tsin’den yaklaşık elli mil uzaklıkta T’u-liao adlı bir köyde yürürken, bir gariban tüccarın dükkanının levhasında ‘Müslüman Mağaza’ diye bir yazı gördüm. Dükkanın önünde durunca, beni karşılamaya çıkan yaşlı dükkan sahibine nereli olduğunu sordum ‘Hsi-yang’tan (Batı Okyanusu) diye cevap verdi. Batıda hangi ülkeden diye ısrarla sorduğumda, bilmediğini söyledi. Şimdi bulunduğu köyde ailesinin beş kuşaktır yaşadığını anlattı.” (s.71)

Çin’deki Müslümanlar kafirlerin yönetimi altında bulundukları ve ümmet idealinin siyasal unsurlarını uygulamaya koyamadıkları için, nasıl davranacakları konusunda bir ikilemle karşı karşıya kaldılar. Yönetimi elinde bulunduranlara itaat edecekler miydi, yoksa isyan mı edeceklerdi? Ümmetin sınırlarına yapılan ve tolere edilebilecek tecavüzlerin sınır neydi? Hayal kırıklığını terk edip, Çin’deki değişik mezhep gruplarının daima beklemekte oldukları Ta-shih’i mi (büyük mücadele) beklemeliydiler? Bu sorunların çözümü evrensel ümmet çerçevesinde, Müslüman cemaatleri birbirine bağlayan ilişkiler bağlamında, İslâm diyarında ve yabancı diyarlardaki haklar ve yükümlülükler bağlamında arandı.

İslâm daima bu sorunlara yönelik olarak pragmatik bir yaklaşımı benimsemiştir. Müslümanlar daima bir İslâmî yönetimi altında yaşadığı ve İslâm siyasal teorisinin bu gibi yöntemlerin işleyişi hakkında kapsamlı kurallar içerdiği için bu anlaşılabilir bir durumdur. Eğer dini siyasal teori Müslüman devletinin toprakları dışında meydana gelen beklenmedik olaylar içinde kurallar getirseydi bu gibi olaylar siyasal teoriyi tamamen sınırlayacaktı. (s.72)

Çin Müslümanları Çinlilerle ilişki kurmaktan kaçınan, ekonomik ve sosyal faaliyetlerini kendi cemaatleri içinde yoğunlaştıran gruplar olarak betimlenmiştir. Halbuki bir çok Müslüman yalnızca Çin sisteminde rol almakla kalmayıp, özellikle (her ne kadar münhasıran olmasa da) askerî alanda bu sistem içinde ün kazanmışlardır. Buna örnek meşhur deniz kâşifi Ming’tir. Kolomb’dan neredeyse iki yüz yıl önce gelen Ming bir Müslümandı. Bir çok yüksek makamdaki Müslüman memur sınama sistemi ile, eski Çing döneminde Fukien ve Chekiang Genel Valisi Ma Hsin-i’nin yaptığı gibi, Çin hükümetindeki en üst makamlardan bazılarına yükselmişlerdir.

Cumhuriyeti yönetimi altında Pai Ch’ung-hsi, ordudaki en prestijli makamlardan birine yükseldi: Chan Kai-shek yönetimi altında genel kurmay başkanlığı. İmparator Chi’en-lung’un gözdelerinden olağan üstü derecede güzel bir kadın olan Hsiang Fei’de bir Müslümandı.

Bu ünlüler hakkındaki ilginç bilmece, Müslüman cemaatleri tarafından dönek olarak görülmek yerine (Ma Ju-lung’un Yunnan İsyan’ı esnasında yaptığı gibi, kendi din kardeşlerine karşı savaşmadıkça), bütün Müslümanlar için gurur kaynağı olmalarıdır. Bu güne kadar, Cheng Ho’dan hep saygıyla söz edilmiştir, Pai Ch’ung-hsi’nin Taipei’deki Müslüman mezarlığındaki türbesi câzibe kaynağı olmuştur. Kafir imparatorun cinsel arzularına karşı direnen Hsiang Fei, sanki Ch’ien-lung herhangi bir erkek değilmiş gibi Müslümanlardan büyük itibar görmüştür. (s.78)

Kayıtlar Çin’deki birçok Müslüman cemaat ve Müslüman bireylerin, özellikle kişinin farklılığının, bir gurur ve üstünlük kaynağı olmaktan çok, günlük utanç ve sürekli başa bela hâle geldiği uzak ve ıssız yerleşim yerlerinde yaşayanların, kendi İslâmî kökenlerinden koptuklarını ve ev sahibi kültüre, Çinli Müslümanların genel eğiliminden farklı olarak ev sahibi kültüre daha fazla adapte olduklarını göstermektedir… Bu nedenle atalara ve yerel ruhlara tapınan Müslümanların olduğu, Çin matem törelerini benimseyen Müslümanlar olduğunu, ve hatta İslâm’ın bazı prensiplerine saygı gösteren ancak bunların kökeninin İslâm olduğunu bilmeyen Çinliler olduğunu duyuyoruz. Hıristiyan vaazlarını dinlemek için toplanan ve başka İslâm ülkelerinde duyulması hiç mümkün olmayacak şekilde, kendi dinleriyle Hıristiyanlık arasında benzerlikler bulan Müslümanların açıklamaları bulunmaktadır. Bu fenomenler Çin İslâmı’nın örgütsel parçalılığına ve küçük ve izole cemaatlerin gereksinimlerini karşılayan ve onları yok olmaktan koruyan cemaatleri üstü bir otoritenin yokluğuna bağlıdır. Skinner’in vurguladığı gibi; “bir tür ya da kültürü taşıyan insanların sayısı arttıkça, bu tür ya da kültürün yaşama şansı artar.” (s.79)

 

MÜSLÜMANLAR VE ÇİNLİLER: TEDİRGİN BİRARADA YAŞAMIN FORMÜLÜ

Çin İslâm’ı, olağan çoğunluk-azınlık ilişkilerine benzememesi nedeniyle kendisine özgüdür. Çinlilerle Müslümanlar arasındaki fark yalnızca kültürel değil, daha da belirgin bir şekilde, dinseldir. Dinsel heterojenlik daima siyasal istikrarı bozucudur, çünkü nihaî değerler hakkındaki birbirine zıt inançlar siyasal arenaya girdiği zaman, bu inançların girmemesi halinde çeşitli kültürel gruplar arasında mümkün olabilecek bir uzlaşmayı önleyerek, çatışmaları azdırmıştır. (s.84)

Konfüçyanist Çin bağlamında, Çinli Müslümanlar ne yeniden canlandırmacı ne de devrimci tutkulara sahiptiler. Onların referans çevresi Konfüçyanist değil, İslâmîydi. Bu nedenle bir Konfüçyanist hükümetin yıkılıp bir başkasının kurulmasında bir çıkarları yoktu. Çinli olmaktan çok Müslüman olmaları nedeniyle, onları tasarlayacağı değişimlerin devrimci olması gerektiği sanılabilir, ancak Çinliler arasında Müslüman olmaları nedeniyle, bütün sistemi devirmek için hiçbir realist umutlar besleyemezler. Onlar Çin düzeninin dışındaydılar ve bu nedenle ona karşı ayaklanmazlardı. Baskı düzeyi katlanılabilir olduğu sürece, -ki Çing zamanına kadar öyleydi-, sistemle birlikte var oldular ancak onun içinde yer almadılar. Baskı dayanılmaz hale geldiğinde, onların tek çaresi sistemle yollarını ayırmak, ondan ayrılmaktı. Ancak Çin Müslümanları kendi İslâm devletleri bağlamında, eğer isyan başarılı olur ve siyasal ayrılma bir realite haline geldiğinde, yeniden dirilişçidirler. (s.90)

Çin, Sovyetler Birliği gibi birçok uluslu devletti ve hâlâ öyle olmaya devam etmektedir. Han çoğunluğu yaygındır ve yaklaşık elli azınlık grubu daha çok imparatorluğun kenar kesimlerinde yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre, yalnızca Yunnan’da on yediden fazla ulus ve azınlık grubu vardır. Ancak, devleti bağımsız olduğu farzedilen cumhuriyetçilerden oluşan bir federasyon olarak gören Sovyet Anayasasının aksine, Komünist Çin Anayasası, geleneksel Çin’de daima algılandığı gibi, bu gün de devleti üniter bir devlet olarak algılamaktadır. Komünist rejim altında demokratik, merkeziyetçilik bürokratik ve monarşik merkeziyetçiliğin yerini almıştır, ancak devlet içinde devlet kavramı Çin siyasal düşüncesiyle bağdaşmamıştı ve hâlâ da bağdaşmaz olarak kalmaya devam etmektedir.

Bu nedenle Çin bakış açısından, Han çoğunluğu ile “ulusçu” azınlıklar arasındaki fark modern anlamda bir “ulusal” temelden çok, bir etno-kültürel, etno-dilbilimsel ya da dinsel-kültürel temele dayanmaktadır. Elbette bu bakış açısı; Çin’i bir ulustan çok bir kültür olarak gören kültürcü genel düşünce tarafından üretilmiştir. Han Çinlilerinden farklı bir yaşam biçimi süren herkes, Han Müslümanları olayında görüldüğü gibi, Han olabilecek her hangi bir antropolojik özellik ya da dile bakılmaksızın, yabancı olarak görülmüştür. Geleneksel Çin’de, etnik, dinsel ya da dilsel bütün azınlıklar mümkün olduğu kadar Çin değerlerine uymak zorundaydı ve azınlıkların kültürel uyumunun sağlanması (acculturation), imparatorluğu yönetenlerin görevlerinden birisi olarak görülmüştü. Kusursuz Çin’de farklı alışkanlıklara sahip insanların diledikleri gibi yaşamalarına karşı duyulan bu temel isteksizlik, bir yandan dört büyük azınlığın (Hui dahil) cumhuriyet şemsiyesi altında Çin halkının farklı bileşenleri olarak tanınması, diğer yandan da onların Çinlileştirilmesinin (sinicization) bir ideal olarak benimsenmesi paradoksuna neden olmuştur. (s.91)

“Tedirgin bir arada yaşam” formülünün uygulanabilirliği, yalnızca ideolojik bakımdan yıkıcı ve bozucu sapkınlık olarak Çin İslâm’ında saklı potansiyellere değil, İslâm’ın fiilî davranışına bağlıdır. Çinli makamlar bu yabancı dinin kendi düzenlerine karşı oluşturduğu potansiyel tehdidin farkında bile değildiler, çünkü İslâm doktrinleri konusunda bilgisizdiler. Tam olarak bu tür sapkın doktrinlere yönetilen, Ch’ien-lung saltanatı dönemindeki edebî sorgulama, Çin İslâm’ı konusunda çaresiz kalmaktaydı. Çünkü bu “sapkınlıklar”ın öğretildiği kitaplar Arapça ve Farsçaydı ve bu nedenle sorgulamacıların ulaşması mümkün değildi. Çince yazılan Çinli Müslüman kitaplar, Konfüçyanizme yönelik olarak uzlaşmacı bir duruş benimsemelerinden dolayı, yerleşik düzene zararlı değildiler. Böylece Çin hükümetinin onlara karşı yaklaşımını belirleyen kriter; Çinli Müslümanların niyetleri ya da doktrinleri değil, davranışlarıdır. Müslümanlar düzgün, yani pasif, davrandıkları ve kültürlenme belirtileri gösterdikleri sürece, Çinliler onları kalbi ve akıllarının kontrolünü ellerinde tutamadıkları için, onların “sapkınlık”larına aldırmıyorlardı. Ancak kültürel çatışma bir güç çatışması haline dönüştü ve Müslümanların isyankâr niyetleri aşikâr hâle geldiği zaman, Müslümanlara buna göre davranıldı (ya da kötü davranıldı). (s.96)

 

İSLAM VE ÇİN’DEKİ YAHUDİLİK: İKİ KÜLTÜREL ALT SİSTEMİN BİRLEŞMESİ

Her ne kadar Yahudilerle Müslümanlar arasındaki sevgi kaybolmamışsa da, her ikisinde de ortak olan Çinli olmayan gelenekler, sonunda asimile edilen birçok Yahudinin, İslam tarafından yutulması anlamına gelmekteydi. Bugün bile, atalarının Yahudi olduğuna inanan Müslümanlar vardır. İslamiyet büyümeye ve Müslümanların sayısı hızla artmaya devam ederken, K’ai-feng Yahudileri muhtemelen hiçbir zaman 300 aile ve 1000–1500 kişiden daha fazla sayıya ulaşamamıştır. (Donald Leslie’den alıntı; s. 102)

 

İSLAM VE ÇİN’DEKİ HIRİSTİYANLIK: YARI YERLİ BİR GRUPLA YABANCI BİR HETEROKSİ ARASINDAKİ REKABET

Çinli Müslümanlar on dokuzuncu yüzyıla kadar bir tehdit oluşturmadılar. Çünkü arkalarında onları destekleyecek bir askeri yapı yoktu. Zamanın egemen Müslüman gücü Türkiye, ancak bu yüzyılın başında Çin İslâm’ına ilgi duymaya başladı. Hatta o zaman bile bu ilgi daha çok Pan-İslamizmin uyandırılması ve Sultanın Müslümanların manevi lideri olarak tanınması girişimlerine yoğunlaşmıştı. Dağılmakta olan Türkiye’nin dinsel çabalarını güçlendirmek için askeri yoldan bir müdahaleye, ne isteği ne de gücü vardı. Müslümanların ayaklanmaya karar verdikleri zaman kendi başlarına, Batının askeri gücü kadar tehlikeli bir askeri güç toplayabildikleri bir gerçekti. Ancak böyle bir durumda bile, bu güç reformcu ya da devrimci arzuları değil, ayrılıkçıları desteklediği için, Çin sosyo-etik sistemini hedef almadı. Böylece Çin İslâm’ı barışta ve savaşta Çin sisteminin dışında kaldı ve ona karşı bir tehdit oluşturmadı. (s.126)

Hıristiyanlar Çin’e üçüncü kuşak misyonerlik çalışmasını başlatmak için geldiklerinde, Hıristiyanlığın sürekli tekrarlanan başarısızlıklarının aksine, Müslümanların ülkenin her yerine sağlam bir şekilde yerleştiklerini dehşet için gördüler. Asıl Çin’de bulunuş amaçları olan Çinliler arasında misyonerik çalışmaları yürütmenin yeterli olmayacağını, aynı zamanda, bir diğer tek tanrılı din olması ve maddi bakımdan Çinlileşmiş Hui halkının dini olması nedeniyle Çin İslâm’ı ile savaşmak zorunda olduklarını fark ettiler. Çin İslâmı’nın kendi kendine yeterlik niteliğinin de bu dehşete katkıda bulunduğu açıktır. Çünkü bu nitelik İslâm’ın ne kadar güçlü, bağımsız ve canlı bir din olduğunu gösteriyordu. Her şeyden önce Müslümanlar, Çin hükümetine ayrıcalık talepleriyle başvurmanın aksine, kendilerini unutturmak için çaba gösteriyorlardı. Her hangi bir dış güçle desteklenmemelerine rağmen, Rejime karşı isyan etmek için kendi başlarına yeterli kuvvet toplayabilirlerdi.

Misyonerlerin Çin’deki İslâm hakkında yazdıklarının miktarına bakılırsa, bu konunun Çin’deki Hıristiyanlık yayıcıları için gerçek anlamda kaygıya neden olduğu anlaşılmaktadır. Bazıları, başarılı olması halinde Çin topraklarının önemli bir parçasını ayırabilecek aynı anda Kuzeybatı ve Güneybatıda ortaya çıkan üç Müslüman isyanı boyunca, İslâm’ın Çin’i silip süpürmesi “tehlikesi” karşısında kelimenin tam anlamıyla dehşete düşmüşlerdi. 1860’larda Çin’i ziyaret eden Rus sinolog Vasilev şunları yazmaktadır:

“Dzungaria, Solan ve Sibo kabileleri mensupları Müslümanların gücünü fark ettiler ve onlarla müzakerelere başladılar. O zaman Müslümanlar, eğer güvende olmak istiyorlarsa İslâm’ı kabul etmek zorunda olduklarını ilan ettiler. Solon ve Sibo bunu kabullendiler… Bana göre eğer herhangi bir tarihte Müslümanlar siyasal bakımdan Çin’de egemenliği ele geçirirse, kesinlikle diğer Çinlilere de bu teklifi yapacaklar. Bu teklife karşı direnmeye kim cesaret edebilir?” (s.127)

Ancak İslâm hiçbir zaman Çin entelektüeli tarafından sürekli olarak ve toptan reddedilmemiş ve maddi kültürlenmesi, dizginlenmiş duruşu ve zorlayıcı olmayan davranışı nedeniyle Çin halkı tarafından zaman için daha çok katlanılabilir hale gelmeyi başarmıştır. Hıristiyan kiliseleri büyük gururla ve belirgin bir şekilde Haç sergiler şekilde görünürken, Müslüman camileri komşu tek katlı evler arasına dağılmıştır. Hıristiyan misyonerler Avrupa giysileri giyerek ve yabancı diller konuşarak, kendiliğinden bir hoşnutsuzluk ve kuşku uyandırıcılık sergilediler; Müslümanlarsa Çince konuşuyor ve Çin giysileri giyiyorlardı. Batılı güçlerce desteklenen Hıristiyan misyonerler körü körüne ve çoğu zaman şiddet yoluyla kendilerini ülkeye empoze ettiler; Müslümanlarsa dinlerinin propagandalarını sessizce, doğal davranarak ve yumuşak noktaları inceleyip, fırsat kollayarak yaptılar. Hıristiyan misyonerleri arzulananın politikasını uygularken, Müslümanlar mümkün olanın sanatını icra ettiler. (s.131–132)

 

Hint İslâmı ve Çin İslâmı:

İslâmcı Militanlığın Aracısı ve Alıcısı mı?

Hindistan ve Orta Asya İslâm’ında güçlü bir yere sâhip Sûfî Nakşibendiye Tarikatının, gizli ajanları ve misyonerleriyle Çin’e seferler düzenleyip, bir çok Müslümanın Nakşibendiye Tarikatına girmesini sağlamış olması mümkündür. Bu tarikat yeniden dirilişçi aktivizmi ve siyasal meselelerde militanca duruşuyla bilinir. Bu denenle bu hareketin etkisinin Çin’e ulaşmış olması ihtimali göz ardı edilemez. Çin’de kendisini gösteren bu düşünce akımlarının içsel dinamiklerine, daha sonra ayrıntılı olarak döneceğiz. Burada bunların her birinin Hindistan içinde faaliyet gösterdiği temel çerçeveyi ve Seyyid Ahmed’in Cihad hareketine yakınlıklarını özet olarak belirleyeceğiz. (s.138)

Çin’deki Müslümanların karşılaştığı sorunlar, Hindistan’da daha önceki dönemde ya da aynı tarihlerde görülen sorunların aynısıdır. İslâm’ın diğer dinler ve kültürlerle bağdaşmazlığına, Çin’in Dârü’l-harb olarak tanımlanmasına ve Çinli Müslümanların Cihad başlatma görevine ve dinsel mezhepçiliğe ilişkin sorunların hepsi Hindistan Müslümanları tarafından da yaşanmıştır. Çin’deki Müslüman isyancıların, Çing yönetimi altında dayanılmaz baskılara tabi tutuldukları dönemde, kısmen Hindistan deneyimini bilmeleri nedeniyle, Çinlilerden Cihad yoluyla ayrılma macerasını başlatmak için, ideolojik ve duygusal olarak yeterince hazır olduklarını düşünmek yanlış değildir. Çünkü şartlar bu amacın başarılmasının mümkün olduğunu gösteriyordu. (s.146)

Sonuç:

Müslüman Azınlıklar ve İslâmî Yönetim

1958 yılı Mayıs ayında People’s Daily, Honan’lı Hui’nin 1953 yılında iki kez ayaklandığını ve bağımsız bir İslâm devleti kurmayı planladığını açıklıyordu. 1958 yılı Nisan ve Haziran aylarında, Ning-hsia’lı Hui İmam Ma Chen-wu önderliğinde, “İslâm Adına” sloganıyla bir savaşla bir “Çin İslâm Cumhuriyeti” kurma amacıyla, bir başka ayaklanma başlatıldı.

Elbette ki bu geleneksel Çin’de Hui’nin uğruna savaştığı değerlerin, hem kendi iç Müslüman kimlikleri hem de Pan-İslamcı gayeleri bağlamında, yeniden canlandırılması anlamına geliyordu. İmparatorluk Çin’inde barış zamanlarında Müslümanların ifade etmeye bile cesaret edemeyeceği noktanın çok ilerisine geçen, İslâmî düşüncenin bu patlaması, onların inançlarına derin bağlılığını ve Müslüman azınlığın bir baskıcı sistem içinde sonsuza kadar tutulamayacaklarını göstermektedir. Ünlü Hint Müslüman modernisti Mevlana Mevdudî takrar tekrar şunu vurguluyordu:

“Bir Müslüman olmak ve İslâm dışı bir bakış açısı benimsemek anlamsızdır. “Müslüman Milliyetçisi” ve “Komünist Müslüman”; “Komünist Faşist”, “Sosyalist Faşist” ve “İffetli Fahişe” gibi çelişkili terimlerdir.”

Böylece Ortodoks Müslümanların gördüğü şekliyle İslâm bir ya/ya da meselesidir. Ya İslâm hukuku ve kurumlarına tam ifadesi kazandırılacak ve devlet yaşamına egemen olacaklar ya da bunu yapmada başarısız olurlarsa, devlet İslâmî olmadığı için, Müslüman durumu tersine çevirmek için çaba gösterecek ya da orayı terk edecektir. Ancak uygulamada sorunların sınırları bu kadar net değildir. Barış ve bağdaşlaşmanın benzerliği sürdürülebildiği müddetçe, Müslüman cemaati, kendi politik tutkularının yerine getirilmesi için muğlâk umutlarıyla birlikte yaşamlarına rağmen, realite ile hayalleri arasındaki farkı görebilir ve ikisi arasındaki gerilim çözülmeden sürüp gidebilir.

Ancak zulüm gerçek bir Müslüman yaşamının sürdürülmesinin imkânsızlaştığı bir noktaya kadar vardığında ve pratik bir fırsat çıktığında, Müslümanlar muhtemelen bu fırsatı değerlendirecek ve o bölgede Müslüman nüfusunun çoğunluk mu yoksa azınlık mı olduğuna bakmaksızın, bir İslâm devleti ilan edebileceklerdir. İslâm devleti ilan etmenin çoğunluk ya da azınlık olmayla zorunlu bir ilgisi yoktur. Müslüman hem Dârü’l-harb’de Müslüman çoğunluk olma halini, Hıristiyanların dört kat fazla olduğu Hıristiyan Endülüs’te yaşadılar, hem de Hindistan’daki Müslüman yönetimi boyunca Dârü’l-İslâm’da bir azınlık olma halini yaşadılar. İslâm’ın sınırlarını belirleyen Müslüman azınlıklar ya da çoğunluklar değil, İslâmî Yönetim’dir. Bu tanım, Müslüman azınlığın İslâmî siyasal hegemonya girişiminde bulunduğu Yunnan’daki İslâm devletiyle ilgisi nedeniyle akılda tutulmalıdır. (s.157–158)

 

II. AŞAMA: ÇATIŞMA VE İSYAN. Mançuların Yönetimi Altında Huylar: Hoşgörü ve Kollamadan, Ayrımcılık ve Zulme

İmparator Çien-lung (1736–1795) Qing (Mançu) hükümranlığının zirveye ulaşması ve düşüşünün başlangıcını oluşturdu. İhtişama, edebî başarılara, barış ve fetihlere;  katı bir edebî engizisyon, sıkı sosyal ve ideolojik kontroller ve sayısız ayaklanmalar eşlik etti. İmparatorun, Shin Ch’uan Chi (Başarıların Tamamlanmış Kütüğü) adlı eserinde, Gurka’lar, Annamlılar ve Türkistan Müslümanları’nı nasıl pasifize ettiğine ilişkin övünmesi, özellikle yozlaşmış Ho-shen’in gücü ele geçirdiği 1775 yılından sonra İmparatorluğu kasıp kavuran huzursuzlukların acı bir yansımasıdır. Çien-lung’un Müslümanlara yönelik politikası, hatta 1758 yılında Sinkiang’taki (Sincan) Müslüman isyanına rağmen, eski Çinli aygıt olan “barbarları kullanma”, -bizim örneğimizde “I-Hui chih-Hui” (Müslümanları kontrol etmek için Müslümanları kullanma)- politikasından yararlanarak, görünüşte iyiliksever ve uzlaşmacı olarak kaldı. 1765 yılında, kuzeybatıda Müslümanların huzursuzluğu yeniden başladığında, barışı sağlamak için Merkezî Hükümet bütçesinden Müslüman elite ödenek tahsis edildi.

Ancak bu muamele; göçebe kabile yapısının, liderlerin Mançular tarafından satın alınmasına imkân verdiği Türkistan gibi, İmparatorluğun kıyı boylarındaki Müslümanlara uygulanırken, yerleşik ve daha çok Çinlileşmiş, kendilerine ait herhangi bir merkezî otoriteye tabi olmayan Çin anayurdu Huy Müslümanlarına karşı ideolojik araçların kullanılması gerekiyordu. Fu An-kang, 1785 yılında Şensi-Kansu Genel Valiliği makamına geldiği zaman, bu vilayetlerin bütün vatandaşlarının, Müslüman Çinli fark etmeksizin, düzenli hisang-yueh vaazlarına katılmalarını şart koştu. Sonunda 1797 yılında bu iki vilayetin Huy Müslümanları, “cahil taşralıların eğitimi” için dizayn edilmiş on beş günlük düzenli seminerlere tabi tutuldu. (s.168)

Huy Müslümanlarına yönelik Qing (Mançu) politikalarının entrikalarını özetlediğimizde şu genel hataları görürüz: İlk olarak; Mançular kuşku ve düşmanlık bulutları arasında kendi egemenliklerini Çinlilere kabul ettirme mücadelesi verdiler. “Böl ve Yönet” stratejisi bu noktada en geçerli strateji idi ve Mançular, Huyları Çinlilerin insafına terk etmeyi reddederek, Çinlilere karşı Huy ile denge kurmaya çalıştılar. Sonra Çien-lung döneminde zaman zaman Huy isyanlarıyla karşılaşınca, Mançular bu cemaatin gücünü fark etmeye başladılar. Ve onlara karşı düşmanlık göstermekten çok onlara yer vermeyi seçtiler. …

Ancak 19. Yüzyılın yaygın sosyal huzursuzlukları bağlamında Müslüman kargaşalarının yeniden ortaya çıkmasıyla, Mançular genel mezhepçilik hareketlerinin yayılmasının parçası olarak İslâmî hareketlerin tehlikesini fark ettiler. Bu nedenle kargaşadan Yeni Mezhep sorumlu tutuldu ve Müslümanlar, her ne kadar itibarî olarak iyi Huy (liang-Hui) ve kötü Huy (Hui-fei)  olarak ayırıma tâbi tutulsa da, fiilen tamamıyla Han olmayan sorunlu azınlık ve tehlikeli mezhep örgütü olmakla suçlandı. (s.172)

Tarihleri boyunca Çin’deki Müslümanlar için cemaatlerinin Çin ortamında hayatta kalabilmesi en önemli hedef olmuştu. Daima baskı altında tutulan grup imajlarına uygun davranmaya çalışmışlar, Çinlilerle sürtüşmekten kaçınmışlar ve heterodoks olarak damgalanmalarına neden olacak her tür açık misyonerlik faaliyetinden uzak durmuşlardır. Müslümanların varoluşları kolay olmamış, ancak her zaman savunulabilir bir realite halinde kalabilmiştir. Kendi cemaatleri içinde Müslümanlar olarak yaşayabildikleri sürece, zahmetlere katlanmaya, güçlükleri yumuşatmaya ve en azından dışsal olarak ev sahibi kültürün şartlarına uymaya hazırdılar.

Müslümanların ellerine silah alıp ayaklanmaları, Çinlilerle komşuluk duyarlılıklarını unutmaları ve kendi kimliklerini pervasızca ileri sürmeleri için iki şartın gerçekleşmesi gerekiyordu: Birincisi; ev sahibi kültürden gelen baskının çok yoğun ve kendi kültürlerinin özünü tehdit eder hale gelmesi ve buna paralel olarak öz-kimliklerini vurgulamaya zorlayan içsel baskının da yoğunlaşması, böylece Çinlilerle başa baş çatışma sürecinin başlaması. İkincisi; Hükümet mekanizması dağıldığı ve yerel gruplar hayatta kalma mücadelesine giriştikleri zaman, Müslümanlar da bu fırsatı yalnızca husumetlerini ifade etmek için değil, aynı zamanda tıpkı diğer grupları gibi, parçalanan otoritede kendilerine ait olan payı korumak ve alternatif savunma yolları oluşturmak için kullandılar. (s.179)

Çinliler, milisleri yönetmek üzere doğal olarak yerel seçkinlere yardım ederken, Müslümanlar (onlar da gayet doğal olarak) dinî liderlerinin ardında kenetlendiler. Objektif bir ifadeyle, yerleşik sistemin dışında duran ve seçkinler tarafından korunan bu tür bir örgüt, heterodoks bir örgüttü, ancak Müslümanların bakış açısından, dinî lider cemaat içinde yalnızca seçkinlerin rolünü oynamakla kalmayıp, aynı zamanda Müslümanlara yapılan baskılara katlanılamayacağını ilan etme görevini de üstlenmek zorundaydı. Böylece dinî lider, Dârü’l-İslâm’ı, Dârü’l-harb’e çevirecek mantığı harekete geçiriyor, Cihad’ı yani isyanı onaylıyordu. …

Yaygın Chiu-chiao (eski mezhep) ile kıyaslanarak Hsin-chiao (yeni mezhep) adıyla somutlaştırılan yeni bir İslâmî ideoloji doğdu. Ancak Çin İslâmı’nın ana grupları da dönemin olaylarına, hem savunma hem de saldırıya yönelik, geçmişte örneği görülmemiş bir entelektüel dirilişe güçlü biçimde yanıt verdi. Bu diriliş; İslâmcı özgünlüğü fazla nazara vermeden ve yukarıda gördüğümüz gibi İslâm ve Konfüçyanizm’i uzlaştırmaya çalışarak, Çin aydınlarının gözetiminde İslâm’ı korumayı amaçlaması bakımından savunmacıdır. Çin etkisinin istilasına karşı korumak için Müslüman cemaatin yapısın güçlendirmeye çalışması yönüyle ise saldırgandır. Her iki hedefe birden ulaşmak için Çin Müslümanları Qing (Mançu) döneminde tahmin edilmeyecek kadar çok sayıda Çince İslâmî literatür ürettiler. Eski dönemlerde, ünlü Müslümanlar, Çin halkına Çin’e ilişkin ve genel konular hakkında Çince, İslâm’a ilişkin konularda ise Arapça ya da Farsça yazıyorlardı. Her ne kadar İslâmî eserlerin Çince yayınlanması Ming dönemi sonunda başlamışsa da, İslâm’ın temel eserlerinin Çince ve Çince-Arapça yayınlanması Qing (Mançu) döneminde gerçekleştirilmiştir. Bu eserlerin bazıları, bu yüzyılın başında hâlâ bulunabiliyor idiyse de, aslında bu eserlerin daha fazla sayıda olduğu açıkça bilinmektedir. (s.181–2)

Yeni Mezhebi, Ma Ming-hsin kurmuş ve bu mezhebi 1761 yılından sonraki bir dönemde Çin’e tanıtmıştı. Saguchi Toru’nun bulgularına göre, Ma, Yeni Öğretisini Yarkent ve Kaşgar’daki eğitim döneminden dönüşünden sonra Kansu’da yaymaya başlamıştır. Su Ssu-shih-san ve Hu Ma-liu-hu’nun yardımıyla tarikatını 1762 yılında kurmuş ve Kur’an’ın yüksek sesle okunması, tokalaşarak ve dans edercesine beden hareketleriyle dua, ayakları yere vurma, el sallama ve yüzü göğe çevirme, mucizelere, öngörülere, hayaletlere inanma, iyi ve kötü kaderin tahmini ve kutsal kişilere ve türbelerine dua etmeden oluşan mistik ritüalizmi yaymıştır. Mezhep hakkında Çince ve Batılı kaynaklarda, hepsi Sûfî-derviş uygulamalarına benzeyen ilave detaylar da verilmektedir. Ancak bu tanımların zaman boyutunun yokluğu nedeniyle, hangilerinin hangi Yeni Mezhebe ilişkin olduğu, yazarın hangi özel tarih ve hangi yer hakkında konuştuğunu belirlemeyi güçleştirmektedir. (s.207)

Müslüman isyancıların 19. Yüzyıl Çin’inde yaygın kabul görmesi, bir bütün olarak Çin’deki yaygın mahrumiyetten ve diğer sosyal, ekonomik ve siyasal güçlüklerinden kaynaklanmıştır. Ancak görünüşteki sapkın özgün özelliklerine rağmen isyanların Yeni Mezhep etrafında yoğunlaşması, temelde hâlâ birçok Müslümanın duygularını harekete geçirebilecek kavramlara –Mehdi ve Cihad- sahip çıkmasından kaynaklanmaktadır. Bu iki kavram hem Sünnî hem de mezhepçi İslâm’da ortak olduğundan, farklı vurguları ve yorumlarına rağmen, bu isyanlar bütün Müslümanların kendi hayal kırıklarını boşaltabilecekleri bir çıkış kanalı oluşturdu. Bu nedenle ‘isyan’ mutlaka ‘Yeni Mezhepçiler’le özdeşleşmiş değildi. Belki Yeni Mezhepçilerin isyanlara katılımları diğerinden daha kolaydı; ancak bütün isyancılar Yeni Mezhebe mensub değildi. İsyana katılmayan birçok mezhepçi olmayan Müslüman, muhtemelen isyancılara sempati duydu ancak tarafını belirlemeden önce başarı trendini görmeyi bekledi.

Yeni Mezhebin herkesi kapsayan bir örgütsel şemsiye oluşturma, dağınık ve yerelleşmiş Müslüman cemaatini, ya da onun parçalarını bir araya toplama kapasitesi ve bu militan hareketin şaşmaz siyasal tutkuları; hiç kuşkusuz halkın kaygılarına ve tutkularına ve onların, sefaleti ve kötülüğü sona erdirerek yeni bir bolluk ve adalet devrini başlatacak bir Meşru Liderin yakında geleceğine olan inancına hitap eden özelliklerdi. …

Çinli-Qing (Mançu) bakış açısından, Müslüman mezhepçiliğini tehlikeli kılan ve bu nedenle baskı altında tutulmasını gerektiren özellikler tam da bunlardı. Hareket bir ‘heterodoks’ ideolojiye sahip olmakla kalmamış, aynı zamanda bunu, imparatorluk dışında ve bu nedenle imparatorluk karşıtı, kolektif faaliyet ve yapı olarak gerçekleştirilebilecek bir örgüt aracılığıyla güçlendirmiştir. (s.226–7)

Olayların olağanüstü bir biçimde bir araya gelmesi  -Çinlilerin, Mançuların kendi üzerlerindeki boyunduruğu nedeniyle Müslümanlara karşı aşırı davranışlara yönelmeleri, Mançuların daha fazla Çinli olmak istedikleri için Müslümanlara karşı militanca baskılarını artırmaları ve hanedanın gerilediğini gösteren sosyo-ekonomik kargaşa- Han-Huy antitezinin kutuplaşmasına katkıda bulundu ve yaygın Müslüman isyanlarına neden oldu. Ancak büyük ölçekli Müslüman isyanı; karizmatik bir liderin önderliğinde tutarlı bir örgütlenmenin, genel anlamda Müslüman toplumun duygularını etkileyecek yeni bir militan ideolojiyle birleşmesine dayanmaktaydı. Yeni ideolojinin kabul görmesi Çinli Müslümanlar arasında genel bir dirilişçi eğilimin mevcut olması şartına bağlı iken, harekete geçirici gücü ve isyanların öncülüğünü Yeni Mezhebin ve onun kollarının militanlığını sağladı. Bu militanlık aynı zamanda Mehdi dinsel sembolünü ve Cihad dinsel araçlarını somutlaştırarak, Müslümanların en azından geçici olarak, etrafında ve içinde yer almasına imkân verdi. (s.251)

1774, 1781, 1868-1876’da Kuzeybatı; 1820,-1828, 1830, 1846 ve 1855-1873’te Yunnan, milyonlarca yaşama mal olan önemli Müslüman isyanlarına sahne oldu. Bu isyanların meydana geldiği tarihler Çin İmparatorluğunun büyük bir kısmının İslâm etkisi altına girdiği dönemlerdir. (s.252)

 

Kitabın Sonundaki Ekler Bölümünden Bazı Alıntılar:

Qing (Mançu) yöneticileri 18. Yüzyılda, Sinkiang (Sincan)’ı kontrol etme çabalarını yoğunlaştırdılar. Han Çinli çiftçilerin bölgeyi kolonileşterme amacıyla Sinkiang (Sincan)’a yerleştirilmeleri, bir dizi Müslüman isyanına neden oldu. Vilayette bir İslâm teokrasisi kurmaya yönelik birkaç girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Yakup Bey komutasındaki bir Müslüman ayaklanmasında sonucunda, 1868 yılında Kaşgar’da ayrı bir İslam Devleti ilân edildi. Yakup Bey’in askerî gücü onu on iki yıl boyunca tuttu. 1878 yılında Zuo Zongtang komutasındaki Qing (Mançu) ordusu Yakup Beyin hanlığını yıktı. Altı yıl sonra 1884 yılında, bölgeye yönelik İngiliz ve Rus emperyalist girişimlerini önlemek amacıyla, Qing (Mançu)  hükümeti Sinkiang (Sincan)’ı resmen Kutsal İmparatorluğa ilhak etti. Ne Yakup Bey’in yenilmesi ne de Mançu’ların bölgeyi ilhak etmesi Müslümanların zaman zaman görülen isyanlara yansıyan bağımsızlık duygusunu yatıştıramadı. Ayrı Müslüman Türk gruplarının ittifak içinde hareket edememesi, onların Qing (Mançu) yönetiminden kopmasını engelledi. Her ne kadar Huy halkı, Han toplumunun kültürüyle kültürlenmeleri nedeniyle daha iyi durumda idiyse de, Müslümanlar ve Çinliler arasında yaklaşık üç yüz yıl süren çatışma deneyimlerinin yarattığı gerilim, iki halkı birbirinden ayırdı. 20. Yüzyıl Çini’nin hem cumhuriyetçi hem de komünist hükümetleri, Müslüman toplumla bir siyasal ve sosyal uzlaşmayı gerçekleştirmek için mücadele etmeyi sürdürdüler. (s. 281)

Bu isyanların başarısız olma nedeni; Müslüman Türklerle Huyların güç birliği yapma yeteneksizliğidir. Ortak dinleri onların etnik farlılıklarını aşamadı ve geçmişteki ilişkilerinin (kötü) mirası çok güçlüydü. Müslüman Türkler ve Huylar, Huyların kültürel bakımdan Han’a kuzeybatı vilayetindeki Türk kabilelerinden daha yakın olduğu ortak görüşünü paylaşıyordu. Yine de Müslüman Türklerin isyan ettiği ve Çin Cumhuriyeti’nin var olduğu otuz yıl içinde iki kez bağımsız Müslüman cumhuriyet kurmayı denediği gerçeği Çinli liderlerin gözünden kaçmıyordu.

Bir başka milliyetçi asimilasyonist politika, 1939 yılında Chiang Kai-shek’in Huy Halkı Ulusal Kurtuluş Cemiyetinin, Chungking (zhongqing)’teki Birinci Ulusal Kongresi Başkanlığını yaptığı dönemde geldi. Chiang, Muhammedânlar adı verilen kimselerin büyük bir kısmının aslında Han klanının İslâm’ı kabul etmiş üyeleri olduğunu ilân etti. (s.284)

Huy Müslümanları için, Mao sonrası Çin, birçok yönden erken cumhuriyet dönemine benzemektedir: Çinli sınırları dışındaki Müslümanlarla ilişki kurmak için daha geniş özgürlük, siyasal kontrolün aşamalı olarak yerelleştirilmesi ve dominant devlet ideolojisinin çöküşü. Bu faktörler, günümüz Çini’ndeki daha az baskıcı dinsel atmosfer ve okyanus ötesi ülkelerden Müslüman Çin’deki Müslüman cemaatlerini ziyaret etme imkânlarıyla birleşince, Çin’deki Huy kimliğinin yeniden öne çıkarılmasına katkıda bulunmaktadır. Hatta Kansu ve Ningxia kasabalarını ziyaret eden sıradan ziyaretçiler bile, cami inşası ve geleneksel giysiye dönmek gibi, görünür İslâmî yenilenme göstergeleri karşısında şaşkına dönmektedir.

Çin’in Huy egemen bölgelerindeki İslâmî diriliş, izole bir fenomen değildir ve dünya çapındaki İslâmî dirilişin bir unsuru ya da Çin’deki dinsel uygulamanın genel olarak yeniden uyanışının bir parçası olarak yorumlanabilir. Burada kesinlikle her iki faktör birden etkilidir. Çin’de yeniden kendisine güvenen bir Huy cemaatinin geleceği üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak için, bu iki faktörün araştırılması gereklidir. Bir yanda Falungong Hareketi çerçevesindeki son olaylar, diğer yanda Orta Asya’daki ayrılıkçı Müslümanlara yapılan saldırılar, Pekin’in hükümet kontrolü dışında faaliyet gösteren dinsel hareketlere karşı gösterdiği aşırı duyarlılığı göstermektedir. Çin tarihini göz önünde bulunduran Komünist parti, ister Budist, Müslüman, isterse Hristiyanlıktan türemiş olsun, bütün militan mezhepçi hareketler konusunda çok dikkatli davranmaktadır. (s.273)

Uluslararası Alanda İslamî Kozu Oynama: Gelişen ekonomik çevre, hem Çin’in içinde hem de uluslar arası düzeyde Müslüman gruplar arasındaki teması artıracaktır. Başlangıcından itibaren PRC, diğer ‘üçüncü dünya ülkeleri’ ile ilişkiler kurma ve ilişkileri geliştirmeyi amaçlamıştır. Deng Xiaoping’in Çin’i, açıkça Ortadoğu ve Orta Asya’nın büyük uluslarına kur yapmaktadır. 1980’lerde Sovyetler Birliği ile ilişkilerin gelişmesi ticarette hızlı bir karşılıklı değişime yol açmıştır. Pakistan’la yapılan ticaret anlaşması, Çin’de iki yönlü mal akışı için sınırları açtı. Çin Müslüman Dostluk heyetleri Müslüman Afrika ve Asya uluslarını (Mısır, Kuveyt, Pakistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen Arap Cumhuriyeti) ziyaret ettiler ve buralarda büyük rağbet gördüler. 1985 yılında Birleşik Arap Emirliklerinde bir Sinkiang (Sincan) Müslüman İhracat Malları Fuarı gerçekleştirildi. Çinli Müslüman heyetler yurtlarına, ziyaret ettikleri Müslüman heyetlerle daha geniş ticarî ve siyasal ilişkiler umutlarıyla birlikte neşe içinde döndüler. 1989 yılında Pekin’de bir Suudi Ticaret Temsilciliği ve bir yıl sonra Çinli Dış İşleri Bakanı Qian Qichen Suudi Arabistan’ı ziyaret etti. Hâlen Suudi hükümeti başlıca petrol müşterilerinden olan Tayvan Çinli Cumhuriyeti’ni tanımaktadır. (s.287)

Çinli İslâm tarihini aşağıdaki dönemlere ayırmanın doğru olacağına inanıyorum:

1a. Tang Dönemi (7 ilâ 9. Asırlar) : Elçilerin ve tüccarların Çin’e gelişi: “Çin’deki Yabancılar”.

1b. Sung Dönemi (10. Yüzyıldan 13. Yüzyılın ortasına kadar): Tüccar olarak başarılı olmaları: “Çin’de Yerleşen Yabancılar”.

2. Moğollar Dönemi (13. Yüzyılın ortalarından 14. Yüzyılın ortalarına kadar): Yaygın, malî işlerde ve memuriyet işlerinde başarılı, ayrı bir sınıf: “Çin’deki Müslümanlar”.

3a. Ming Dönemi (14. Yüzyılın sonlarından 17. Yüzyılın ortalarına kadar): Kültürlenme ve Çin toplumunda başarı, Han Çinlilerinden hâlâ farklı ve ayrılabilir durumdaki Huylar : “Çinli Müslümanlar”.

3b. Erken Qing (Mançu) Dönemi (17. Yüzyılın ortalarından 18. Yüzyılın sonuna kadar): Yabancılaşmanın başlangıcı ve Müslümanların sadıklar ve isyancılar olarak iki gruba ayrılması: “Gerileyen Çinli Müslümanlar”.

4. Geç Qing (Mançu) Dönemi (19.yüzyıl): Yabancılaşma ve isyan: “Mağlup Çin Müslümanları”.

5a. Cumhuriyet Dönemi (19. Yüzyılın ilk yarısı): Geçici Rönesans: “Çinli Müslümanları, geçici Rönesans”.

5b. Halk Cumhuriyeti Dönemi (1950’den itibaren): Güçlük ve belirsizlik dönemi: “Çinli Müslümanlar, kuşkulu bir Gelecek mi?”. (s.349–50. Bu tasnif Donald Daniel Leslie’ye aittir ve 1986’da yayınlanan Islam in Traditional China: A Short History to 1800, s.134’te kayıtlıdır.)

 

/// Hayreddin MERAL tarafından hazırlanan bu kitap tanıtımı, Yüce Devlet Dergisi’nde (2011-2013’de; 9, 10, 11. ve 12 sayılarda) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: İslam Birliği Yazıları, Kitap Tanıtımı | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.