CEMİL MERİÇ ÜSTAD

Oleh: Haydar Murad Hepsev
09 Ocak 2012

 

CEMİL MERİÇ ÜSTAD

 

Onu ilk kez Kubbealtı Akademisi’nde dinlemiştim. Nedense pek az kişi vardı, o seminerde. 1978 kışıydı. Üstad, “Romanın Romanı” başlıklı (daha sonra Kırk Ambar kitabında yer alan) konuşmasını yapıyor; onlarca eserden, onların kısa özetleri ve yazarlarından bahsediyordu.(1) Ağır ve yoğun bir bombardıman tesiri yapan bu konuşmadan sonra; ilk defa dinlemenin, üstadı pek tanımamanın, dolayısıyla pek de anlamamanın doğurduğu sarhoşlukla Beyazıt’tan MTTB’nin Cağaloğlu’ndaki binasına kadar ağır ağır yürümüştüm.

Milli Türk Talebe Birliği’ndeki ağabeyler, benim Kubbealtı’na gitmemden nedense pek hoşlanmıyorlardı. Lakin ben İstanbul’a niçin gelmiştim: Elbette ki yazarları, profesörleri daha iyi tanımak, onlardan daha çok istifade etmek için. O zaman konferans, seminer vb. etkinlikler pek yoktu. Kubbealtı’nda, yanılmıyorsam haftada iki kere, planlı seminerler vardı; ayın başında ilan ederlerdi, biz de beğendiğimize giderdik. Okuldan çıkar, MTTB’ye uğrar, üzerimize düşen bir görev varsa yapar, sonra da bu seminerlere giderdim. (Eğer o gün çok yoğun geçmişse bazen uyukladığım da olurdu, uyanınca çok mahcup olurdum ya neyse ki konumuz o değil.) Oradaki konuşmalardan çok şey öğreniyordum. (Mesela şimdi adını hatırlayamayacağım bir zat, aydın olgusundan bahsetmiş, Batı aydınıyla bizim münevverlerimizi kıyaslamış; aydının farklılığını vurgulamıştı. Aydın meselesi hâlâ en önemli problemlerimizden biri değil mi?)

MTTB’nin Sosyal Bilimler Enstitüsü de bir seminer programı hazırladı da Kubbealtı’na her gidişimizde kınanmaktan kurtulduk. (Gerçi ara sıra kaçak olarak gidiyorduk lakin Enstitü’nün programını sıkı bir şekilde hatta eksiksiz olarak takip ettiğimizden artık pek bir şey söylemiyorlardı.) Eğitimci Nahit Dinçer’den Türkiye’deki Yabancı Okullar, Prof. Dr. Servet Armağan’dan Anayasaların Tarihçesi, Prof. Dr. Sabahattin Zaim’den İslam Ekonomisi seminerlerinin notlarını tutmuşum, hâlâ da saklarım. Türkiye’deki çağdaş psikiyatrinin kurucusu Prof. Dr. Ayhan Songar’ı da dinlemiştik ama bende onun konuşmasıyla ilgili bir not bulunmuyor. (Hepsini rahmet ve minnetle anıyorum.)

 

“Haklı bağırmaz, haksız bağırır. Haklı feragat etmek zorundadır.”

 

Bir önceki paragrafı neden yazdığımı anladınız herhalde, enstitünün programında Cemil Meriç Üstad da vardı. Gençliğin Meseleleri başlıklı konuşmayı büyük bir ilgi ve zevkle dinlemiştik.(2) Aldığım notlardan bir iki cümleyi aktarmak isterim: “Mutlaka toleransla hareket etmek zorundayız. Büyük işler bizi beklemektedir. Onun için hiddetlenmeyeceğiz. Münakaşadan kaçınacağız. Haklı bağırmaz, haksız bağırır. Haklı feragat etmek zorundadır. / Slogan, üç kelimeyle düşünmektir, tefekkürsüzlüktür. Tefekkürün cendereye sıkıştırılmasıdır, ilkelin bağırışıdır. Düşünce slogan olduğu müddetçe dinamittir. Slogan acz ifadesidir, hakikatin katlidir. Slogan küfürdür, küfürle işe başlanmaz.” (Bugün de geçerli değil mi; hem de nasıl…)

Kubbealtı’nda bir kez daha dinledim üstadı, 1980 ya da 81 yılında. Konu ansiklopedilerdi.(3) Fransız Ansiklopedisi ve onun İhtilale olan büyük etkisinden bahsediyor, İhvan-ı Safa’nın Risalelerinden Batıdaki ansiklopedilerin ayrıntılarına kadar anlatıyor; bizim ansiklopedi tercümesini dahi başaramayışımızdan hayıflanıyor, konunun medeniyet ve irfan bakımlarından önemini vurguluyordu. Öfkeli, çarpıcı, etkileyici cümleler art arda geliyor; dinleyiciler adeta sersemliyordu. Hele biçare ben… Seminerden çıkıp Fatih’teki evime kadar yürürken, üstadın cümleleri zihnimdeki teypten yüksek sesle tekrar ediliyordu. Çalışmalıyım, okumalıyım hatta ansiklopedi yazmalıyım diye düşünüyordum. Hiç bu kadar motive olmamıştım…

1982 baharında, evinde ziyaret etmek de nasip oldu. Edebiyat Fakültesi’nden bazı arkadaşları, kızı Ümit Meriç Hanım üstadın evine davet etmişti; bana sen de gel, çok sevdiğin insanı evinde görmüş olursun dediler. İki kilo kiraz almıştık, hediye olarak. Tek katlı ve bahçeli evin kapısını heyecanla çalmış, içeri buyur edildiğimizde, sessiz ve edepli bir şekilde sandalyelere ilişmiştik. Ümit Hanım, arkadaşlarla tanışma vesilesini anlatınca, üstad bizi kızının talebeleri sandı; yalnızca bir cümle ile katıldı sohbete, biz ara sıra göz ucuyla bakıyorduk kendisine; konuşmasını arzu ediyorduk lakin… Büyüklerin ziyaretinde bazen böyle şeyler olur elbette.

 

“Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla.”

 

Gençlik, kitaplarından, gazete ve dergilerdeki yazılarından, seminer ve konferanslarından, mülakatlarından takip ederdi onu; yani Müslüman ve Milliyetçi gençlik. O yıllarda maalesef kamplaşma ve zıtlaşma vardı. Lakin (Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cemil Meriç misilli büyük şahsiyetler,) kitaplarına ve hayatlarına saygı duyulan yüce kişilikler birleştirirdi bizi. Birinin elinde “Bu Ülke” varsa o bizim düşünce kardeşimizdi. (Kitap okumayanlar, o zamanlarda, talebeden değil adamdan sayılmazdı zaten.) Cemil Meriç Üstad’ın veciz ve çarpıcı üslubu, ele aldığı konuların vüsati ve derinliği, bilginin en dış çemberine kadar yayılan detaycılığı, memleketin geleceği ile ilgili kapsamlı önerileri, içinde vatan sevgisi ve iman aydınlığı bulunan herkesi kuşatırdı.

Yazar sayısı çok şimdilerde, bu elbette sevindirici. Lakin hangisini okumalıyız öncelikli olarak, hangisine daha çok saygı duymalıyız? Maalesef, eleştiri bizde bir türlü kurumsallaşamıyor; ya tam kabul ediyoruz bir kişiyi ya da tam tersi. Bir düşünürün şu görüşü ve şu tavrı yanlıştır dediğinizde hatta aforoz ediliyorsunuz veya tam bir ilgisizlikle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bendeniz (Kimi aydınlar romanın sadece Batıya ait bir tür olduğunu, bizim romanımız olamayacağını savunur: “Bizde roman yok, neden olsun, roman yatak odalarının üstünü açmıştır.” der. … Yatak odalarının üstü açmışsa o Batının kendi namusuyla ilgili bir durumdur.) cümleleriyle [Tepe Edebiyat Dergisi’nde (Ekim-Kasım 1994)] üstadı eleştirmiştim. Tabii ki yanlış yaptığımı düşünmüyorum, kendisine ne kadar saygı duyduğumu sanıyorum anlamışsınızdır; lakin saygı tek başına yeterli değildir, yanında bilinç olmalı, hakikate daha çok saygı duyulmalı.

İçimizde hâlâ yüce kişilikler var, onlar tamamen yok olmazlar zaten, toplum sağır olur bazen ya da günümüzün meşhur tabiriyle akıl tutulmasına uğrar. Lakin gençler de, televizyon ve bilgisayar başından biraz kalkmalı, kitap ve bilgelerle tanışmalılar; ilmin, bilgi ve ruhla aydınlanmanın ne kadar tatlı olduğunu işte o zaman anlayacaklar. Ve idrak edecekler ki hayat bilgiyle, bilgelerle daha güzel, daha anlamlı.

Rahmetle anıyoruz Cemil Meriç Üstad’ı, vefatının 21. yılında. Lakin o, canlı cümleleri ve müthiş üslubuyla aramızda yaşıyor hâlâ… Kulaklarımızda çınlıyor derin sözleri:

Bu ülke, 89’dan beri su alan bir gemi. / İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri. / Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla.”

Yeniden okumaya ne dersiniz Üstadı. Daha da ötesini söyleyeyim: İçimizde onu geçmek isteyen çıkar mı?

(1) Üstad’ın Sosyoloji Notları ve Konferansları (ilk baskısı 1993, İstanbul) kitabında “ tarihsiz ve yeri belli değil” notuyla yer alan konferans, bu konuşmadır sanıyorum. Yoksa 6 Nisan 1979 tarihli olan ve yeri verilmeyen “Romana Dair” konferansı mı? Hafızamdakiyle kitaptakileri karşılaştırdığımda sanki birincisi gibi geliyor lakin tam da emin olamıyorum; ne de olsa üzerinden 30 sene geçmiş.

(2) Bu konuşma, Sosyoloji Notları ve Konferansları’nda yer almıyor. Seminerin çok kısa bir özeti MTTB’nin 3 Mayıs 1979 tarihli Gençlik Bülteni’nin 3. sayısının 8-9. sayfalarında verilmiş ama zamanı belirtilmemiş; bültenin bir önceki sayısı 30 Mart 1979 tarihli olduğuna göre, bahsi geçen konuşma Nisan ayında yapılmış demektir.
O konuşmayla ilgili şöyle garip bir hatıram daha var: Seminer salonunun üstünde kediler barınıyordu; konuşma devam ederken çatıda bir kedi kavgası cereyan etmişti; kedileri çok sevmeme rağmen, üstadın konuşmasını tam dinleyemediğim için onları boğasım gelmişti. Üstad ise sanki hiç etkilenmemiş gibi konuşmasına devam etmişti.

(3) Adı geçen kitapta 1976’ya tarihlenmiş Lugatlar konulu iki tane konferans var lakin benim dinlediğim bunlar olamaz, çünkü İstanbul’a 1978’de gelmiştim. Dinlediğim konuşma, konferans ve seminerleri neden tarihiyle ve yeriyle bir kenara kaydetmemişim diye hayıflanıyorum. Gençlere duyurulur.

 

* H. Murad HEPSEV’in bu yazısı, ilk olarak 04 Haziran 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1473 kere okunmuş; Yüce Devlet Dergisi’nde (15 Kasım 2009, 3. Sayı) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.