BİRİMİZİN ya da HEPİMİZİN PORTRESİ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
28 Ocak 2012

 

BİRİMİZİN ya da HEPİMİZİN PORTRESİ

 

Sunucu-yazardan başlayalım:

Akşam haberleri sunucusu olarak tanıdık onu ilk kez. Temiz yüzü, düzgün konuşması, medeni tavırları, teatral ama doğal davranışları, konuklarına yönelttiği incelikli soruları ile dikkatimizi çekmişti. 1995–2003 arasında sunduğu haber programının reytingini kısa sürede arttırmış hatta büyük kanallarınkileri zorlamayı başarmıştı. Muhafazakâr medyanın yıldızı olmuştu, bu medyadan birisi ilk kez bu kadar başarı kazanıyordu. Sonra bir tartışma programının sunuculuğuna da üstlendi; iyi yönetimi ve yerinde müdahaleleri, seçtiği konu ve konukların kalitesiyle bu programla da başarı kazandı. Reytingi en yüksek tartışma programlarından birisi oldu.

(Yanılmıyorsam) 2002’de Sabah Gazetesi’nde köşe yazıları yazmaya başladı. Ocak 2005’te ise Hürriyet’e geçti. (Tabii, bu yıllardan önce, Yedi İklim Dergisi’nde ve Yeni Şafak’ta yazılarının yayınlandığını söylemek gerek.) Özellikle Hürriyet’teki yazıları çok ilgi çekti. Zekice kıyaslamaları, maddeler halindeki ifadeleri, sinema ve magazin yazıları, “eski mahallesi” ile ilgili zaman zaman çok tepki çeken söylemleri ve “polemik canavarlığı” ile popüler yazarlar arasına girdi.

Ben de Sabah’taki yazılarını az çok takip etmiştim. Ama asıl Hürriyet’teki yazılarını (bazen çok kızarak lakin) ilgiyle okuyordum. Birikimli, donanımlı ve zekâsı kıvrak bir kalemşorla karşı karşıyaydık. Mahallemizden birisi Sabah’la yetinmemiş, bir kısım medyanın amiral gemisi Hürriyet’e ve (Tarafsız Bölge’yle) CNN Türk’e geçmiş; mahalleye tavır aldığını söylemiş, bununla da kalmayıp bize ters gelen çözümler önermeye başlamıştı. İki türlü ve iki kat kızıyorduk Ahmet Hakan Coşkun’a.

 

Sibyl Vane’i kim öldürdü?

Şimdi de tehlikeli bir romandan bahsedelim: İrlanda asıllı romancı, hikâyeci, şair ve oyun yazarı Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi romanı, ele aldığı konusuyla dünya edebiyatında tek olma özelliğini taşıyor. Romanın kahramanı, olağanüstü yakışıklı genç bir adamdır. Kendisinin hayranı olan ressam Basil Hallward, onun bir tablosunu çizer; Dorian, resmine âşık olur ve kendisinin genç kalmasını, tablosunun yaşlanmasını ve bu uğurda her şeyini hatta ruhunu satabileceğini söyler; dileği yerine gelir, Dorian Gray yıllar geçmesine karşılık hiç yaşlanmamaktadır. Arkadaşı Lord Henry, hayatta gençlik ve güzellikten başka hiçbir şeyin önemli olmadığı, erdemli olmanın hayatın bütün eğlencesini yok ettiğini söyleyerek genç Dorian’ın düşüncelerini zehirlemiştir. Onun yönlendirmesiyle yoldan çıkan, daha çok kötülük yapan Dorian çifte bir yaşam sürmeye başlar; gündüzleri normal hayatına devam eder, ama geceleri sefih bir yaşantının içindedir.

Bu arada, bir tiyatroda izleyip oyunculuğuna hayran kaldığı Sibyl Vane’e âşık olur. Genç kız ise Dorian Gray’in aşkı karşısında oyunculuk yapamaz olur; gerçek aşkı bulunca oynadığı oyunların sahteliğini fark eder ve nişanlısına “böylesine âşıkken oyunculuk yapamam” der. Bu itiraf, büyük aşka bir anda son verir. Çünkü Dorian Gray, oyunculuk yapamayan bir Sibyl Vane’i istemez. Onu bir dahi sandığını ama yanıldığını, kızın yüzüne karşı söyleyince Sibyl, tiyatronun kulisinde intihar eder. Dorian, bu meşum olaydan sonra, portresinde bir değişiklik görür. Dudaklarında acımasız kıvrımlar belirmiştir sanki. Anlar ki bu resim onun vicdanıdır. Yaptığı kötülük resme yansımıştır. Dorian, portresinin yüzündeki ifade görülmesin diye önüne bir paravan çeker ve iyi bir insan olmaya, Lord Henry’le görüşmemeye karar verir. Ama gelip geçici bir pişmanlıktır bu. Sibyl’in intiharını öğrenen ve onu görmeye gelen lorda, “Sibyl Vane’i öldürdüm” der.

 

Dorian Gray Kimdir?

Taraf Gazetesi’nin Ocak 2008’de kendisiyle yaptığı röportajın başında şöyle bir tanımlama yapar: “Ahmet Hakan Coşkun, 30′lu yaşlarının ortasında anchormanlik yapan, babasının imam olmasının da etkisiyle muhafazakâr bir çevrede yetişen ancak sonradan İslâmiyet’e muhafazakârlık penceresinin dışından da bakmayı tercih eden bir gazeteci.” Bunun sebebini yine kendisi açıklıyor: (Taraf’ın mülakatında) “Ben fikirlerini yazmaya son üç dört yıldır başlamış bir insanım. Ama benim haber sunduğum kanalın bir imajı vardı ve ben Sabah veya Hürriyet’e geçince eski fikirlerini terk etmiş bir adam gibi algılandım. Hâlbuki benim 28 Şubat öncesinde fikirlerim hafiften değişmeye başlamıştı. Ama bunu kanıtlayamam tabii ki. (Murat Menteş’in mülakatında, Gerçek Hayat Dergisi, Sayı 24’te) “28 Şubat denen müdahaleden sonra İslamcılar arasında ‘üç tarz- ı siyaset’ ortaya çıktı. Birincisi tam bir dejenerasyon ve teslimiyet; bir diğeri mantığı bir kenara fırlatmış tam bir hırçınlık tavrı; kimisi de kendisine çekidüzen verdi.”

Ahmet Hakan bunlardan hangisine girer, bizi ilgilendirmez. Bizi derinden alakadar eden iki husus var. Birincisi şudur: “28 Şubat nasıl gelmiştir, sonrasında ne olmuştur; bu bir tokat mıdır, bu tokat bizde hangi sorunlara yol açmıştır, ya da biz bunu hak etmiş miydik; kimler nasıl bir sınav verdi şubat soğuğuyla, kim kazandı kim kaybetti” gibi suallerin cevabını bulmaya çalışmıyoruz hâlâ. Hatayı başka yerlerde arama hastalığımız devam ediyor, öyle ya suç bir gömlek olsaymış kimse giymek istemezmiş. Tokattan kurtulmak için kimi zaman bir adım geri çekilmek yeterlidir lakin tokadın suratlarında şakladığı insanlar, heyhat, hâlâ kahraman! Veya tokat hepimizin suratında iz bırakmıştır, aynaya bakmamayı yeğliyoruz. Atan suçlu değil mi diye ucuz sorular soranlara diyoruz ki, tokat yiyen de suçludur. (Her anımızın muhasebesini yapma ödevinde değil miyiz? Kaldı ki 28 Şubat çok önemli bir zaman dilimidir, öncesi ve sonrası çok iyi değerlendirilmelidir. 27 Nisan’la başlayan ve devam eden süreci anlamak için hatta şarttır. E-muhtıranın neden geldiğini biraz anlamaya başladık mı?)

İkincisi de ilkinin bir devamı aslında. Bir değerlilik çatışması var bizde lakin farkında değiliz. Bilgili, görgülü, derin ve faydalı insanlar arkada, bu değerlere sahip olmayanlar ise önde. Ufuksuzluk ve dar görüşlülük almış başını gidiyor. “Hayır” diyenlere deriz ki: Cemiyetten kendimizi soyutlamıyor muyuz; fanatik cemaatçilik gözümüzü kör etmemiş mi? Bizden azıcık farklı olanlara, kendini geliştirmişlere cüzamlı muamelesi yapmıyor muyuz? Onları bir kenara itmiyor muyuz? Ağızlarını her açışlarında koro halinde susturmuyor muyuz? Dorian Gray, biziz aslında; portremizdeki olumsuz değişimi fark etmiyoruz, kısa pişmanlık anları geliyor vicdanımıza lakin onu dahi dinlemek istemiyoruz. Çok Sibyl Vane öldürdük ve bunun vebali omuzlarımızdadır. Böyle devam ettikçe biz daha çok insan ve değer kaybederiz, farkında bile olmayız. (Kara koyunlarımızı geri döndürmenin ya da bundan sonra kaybetmemenin yolu, değerlere ve değerlilere saygıdan geçiyor. Çok mu zor?)

Ahmet Hakan, nitelikli biri; zeki ve sosyal bir kişi; iyi bir sunucu ve tartışma programı yöneticisi; güçlü bir kalem. Lakin evet, gri sularda dolaşıyor; fakat hangimiz biraz gri değiliz, başkalarındaki grilikleri görmek, bizdeki kirleri aklamış mı oluyor? Hepimiz imtihan olunuyoruz. Önemli olan hatalarımızdan vazgeçebilmek, kendimizi düzeltebilmek değil mi? Kör nefsimiz lordumuz olursa sürükler bizi, birey ve toplum olarak, kim bilir nereye… Kendimizi değiştiremezsek, kime ne diyebiliriz?

Romanın sonunu merak ettiniz mi bilmem. Size mutlaka okuyunuz diyemiyorum, katı eleştirirler çünkü kardeşinizi. Sebebini okuyanlar anlayacaktır.

 

Mayıs 2008
H.Murad HEPSEV

 

/// Bu yazı, 10 Haziran 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 2097 kere okunmuştur.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Fikir Yazıları | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.