BİR YURT MACERASI

Oleh: Haydar Murad Hepsev
18 Aralık 2012

 

BİR YURT MACERASI

 

Üniversiteye hazırlanıyoruz, iki katlı bir yurttayız; yirmi dört kişiyiz. Ben, Çetin ve Metin hariç, kalanların hepsi o sene gelmişler. Anlayacağınız gibi biz üçümüz çift dikişliyiz yani bıçak kemiğe dayanmış, onun için harıl harıl çalışıyoruz. Yeniler bizim kadar çalışmıyor, ne kadar anlatsak da önlerindeki tehlikeyi anlamıyorlar.

Kaldığımız yurt henüz resmiyet kazanmamış, ama korkumuz da yok. Galiba polis biliyor ama nedense pek ses çıkarmıyor. Ta Muş’tan gelmişiz, İstanbul’da kimsemiz yok, ama serde gençlik var, korku nedir bilmiyoruz. Güle oynaya derslerimize ve dini eğitimize devam ediyoruz. Eğlenmeyi de bırakmıyoruz elbet; genç değil miyiz? O gün de halı sahanın birinde, talebelere ücretsiz verilen bir maç saatinde, oyunumuzu oynadık ve yurda döndük ve biraz dinlendik.

Bazı arkadaşlar derse tekrar otursa da, saatin ilerlemesiyle patır patır yatağa dökülüyordu. Biz dersi oldukça önemsiyorduk, Çetin Metin ve ben. Saatin ibresinin 12’ye yaklaşması ile benim takatim kalmamıştı. Aslında birden aşağı yatmazdım ama maçta deli gibi koşmuştum. Başımı kaldırıp yeni alınan, salonun ihtişamlı ve büyük saatine bakmış ve dalmıştım. İçimde “Saat tam olunca bitiririm”in hesapları vardı. Ama on dakikanın yarısını istemeden dalmakla geçirmiştim zaten. O esnada Çetin de kitabını kapatırken kendime geldim. Kendime geldiğimde Metin’in odada olmadığını fark ettim.

- Çetin, Metin nerde?
- Yarım saat önce yatmaya gitti.
Fark etmemiştim. Çetin kitaplarını topladı ve arkasına yaslanıp yorgun gözlerini kapattı azıcık. Ben hâlâ dev saate bakıyordum. Birden gözüm parladı. Aklıma bir muziplik geldi.
- Çeto, gel senle bir şaka yapalım bizimkilere.
- Ne şakası yaa bu saatte?

Çetin zor adam değildi, “Hadi yapalım”cılardandı. Fakat bu saatte ve bu yorgunlukta, ancak sağlam dayanaklı bir oyun olması, onu yerinden kaldırabilirdi. Lakin ben kendime güveniyordum, fikrim sağlamdı benim…
- Herkesi sabah namazına kaldıralım şimdi.
- Nasıl olacak bu, anlarlar ve kalkmazlar.
- Eğer gizlice herkesin saatini kurarsak sabahın altısına, ne sorun kalabilir ki.
- Uyanırlar.
- Ne uyanacaklar, yeni uyudular, yorgunlar. Top atsan uyanmazlar. Hem Medeni Hoca’nınkini de ayarladık mı, herkesi zaten o uyandırır Bu sayede bizden hiç haberleri olmaz. Suya sabuna dokunmadan gelişmeleri izleriz.
- Kardeşim, millet anlarsa bizi linç eder.
- Anlarlarsa tabi.
- Hadi o zaman yapalım, eğlenceli görünüyor.

İkimizin de uykusu muykusu kalmamıştı. İşte böyle hınzırca bir muzurluk gözde uyku bırakır mıydı? On beş dakika gibi kısa bir sürede odalardaki bütün saatleri topladık. Onlarca cep telefonu duvar saatleri, masa saatleri, hatta kol saatlerini bile.

İki kişide kol saati vardı. Birisi Hamdi’de, diğeri Medeni Hoca’da. Ben ustaca bir hareketle Hamdi’nin elindeki saati çıkardım. Ama Medeni Hoca’nınkinde, bu kadar kolay olmadı. Zaten odası saat kaynıyordu: Duvar saati, masa saati, yastığının altındaki telefonu. Hepsini 06.10’a kurardı. Yastığının altındaki telefonu alana kadar canım çıktı. Birkaç defa kıvrandı. Kalkacak diye ödüm kopuyordu. En sonunda aldım telefonunu da. En son o kalmıştı zaten. Bütün saatleri topladık. Önce heybetli salon saatini 05.50’ye ayarladık. Yirmi dakika sonra Medeni Hoca’nın sabah namazı alarmı çalacaktı. Ona yetiştirmeliydik, bütün saatleri ve yerlerine geri koymalıydık.

Biraz sonra her şey tamamlanmış, bütün saat ve telefonlar halledilmiş ve sahiplerinin yanına konmuş; sadece Medeni Hoca’nınkiler kalmıştı. Çetin ve ben aynı odada, Medeni Hoca’nın bitişiğindeki odada kalıyorduk. Ben telefonu yastığın altına koyarken, Çetin de loş ışıklı odanın kapısından kafasını sokmuş kıs kıs gülüyordu. Sus işaretleri de yapıyordum, uyanmasın diye. Ama Çetin kendini gülmek konusunda pek tutamazdı. Her şey iyi gidiyordu ama telefonu tam yastığın altına koyarken bir anda alarm çalmaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. Aceleyle yastığın altına koyup sessizce odadan çıkmayı uygun buldum, anlık bir kararla. Ama Medeni Hoca’nın gözleri “dink” diye açıldı. Odanın mehtaplı, loş karanlığında Medeni Hoca karşısında beni görünce nedense yorganı yukarıya doğru çekmiş, yatağa doğru gömülmeye başlamıştı. Kendimi tutamayarak kahkahalar atarken ondan, tek bildiği küfürü işittim; kekeleyerek “De de dengesizzz!!!” dedi.

- Yaa, Medeni Hoca, zır zır telefonun ötüyor, saatin ötüyor, bilmem ne ötüyor ama sen kalkmıyorsun. Yakışıyor mu sana. Bak, ben yan odadan geldim. Lakin bekle bekle, Medeni Hoca kalkmıyor. Ne oldu sana Hoca, kâbus mabus mu görüyorsun! ,

Amacım onu heyecanlandırmaktı. Zira herkes gibi o da uyanamayacak kadar yorgundu. Şöyle bir doğruldu. Garibimin kızarmış gözleri önce duvara baktı, sonra masa saatine, sonra da telefona. İnanası gelmiyordu. Namazlara zor kalkan Çetin ve Umut kendisini uyandırıyor; olacak iş değil. Hem “niye bu kadar uykuluyum” diye de soruyor kendine. O esnada zaten kapıda kulak misafiri olan Çetin de ilk zil sesi ile dışarı kaçırdığı başını tekrar içeri sokuyor hiçbir şey olmamış gibi “Nooldu Medeni Hoca, kalkmıyorsun. Çok mu yordular seni halı sahada” diyor.

Medeni Hoca, yorgun gözlerini kapatarak başını aşağı doğru eğdi bir daha. Sanki “Kılacağım namazı, ne kadar uykulu olsam da” der gibi durdu öyle. Elindeki saate bakınca epeyce heyecanlandım ama belli etmedim ve hemen yanına tünedim. Beraber saate baktık.

- “Bu saat yanlış.” dedim. Durdu bir süre. “Eyvah” diyordum içimden.
- Hayır, bu saat bozuk değil sadece geri kalıyor.

Bunları söyleyince ben ve Çetin rahatladık. Zira saatte bir noksanlık yoktu. Tıkır tıkır çalışıyordu. Biz ayrılıp odamıza geçtik; Çetin gülüyordu. O bizi teğet geçerek hemen yandaki tuvalete girdi. Âdeti buydu. Ondan sonra istibra için beklemek niyeti ile bütün odalara uğrar, herkesi bir kez kaldırır, sonra abdest alırdı. Öyle yaptı yine. İlk defa bize seslenmemişti, bu sabah… Biz, bu sırada abdestimizi almış, gelişmeleri takip etmek için salonun bir kenarında süzülüp oturmuştuk. Medeni Hoca hışımla içeri girdi:

- Ya arkadaş yine kalkmıyorlar bunlar. Daha dün tembihledi, Hüseyin Hoca. Ben bunları anlamıyorum. Medresedesin, ama namaza kalmıyorsun. Umut’la Çetin bile kalkmış.

Böylece söylenmeye devam etti. Çetin ayağa kalktı “Bir de ben deneyeyim” diyerek. Lakin zaten çoğu kalkmış; abdestlerini alıyorlardı. Birkaç kişi sona kalmıştı ve onları da Çetin kaldırdı.

Herkes salona toplanmıştı. Sünneti kılan bir kenara oturup uykulu gözlerini dinlendiriyordu. Farz için birilerinin kamet getirmesini bekliyordu. O anda uyuklama çekmeyen sadece Çetin ile bendim. Bir de Hamdi vardı. Hamdi’nin bir özelliği vardı. Sezgileri çok kuvvetliydi, açıkgöz biriydi. Ortamdaki tersliğin kokusunu alır gibiydi. Çetin’in Medeni Hoca ile olan sıra dışı muhabbeti dikkatini celbetmiş ama kimseye hiçbir şeyi sezdirmemişti. Medeni Hoca cübbesine yönelirken, bize sabah namazının farzını kıldıracağını anladığımdan Çetin’e baktım. O da benimle aynı şeyleri düşünüyordu. Sabah namazı bu vakitte kılınmazdı elbet. İçim bir “cızz” etti amma nafile, ok yaydan çıkmıştı bir kere. “Acaba ne yapılabilirim derken aklıma bir fikir geldi: “Cemaatle teheccüt kıldırmak.” Kamet biter bitmez, sarığını henüz sarmakta olan Medeni Hoca’ya yüksek bir sesle “Hocam, bu namazı iznin olursa ben kıldırmak istiyorum” dedim. Bir gülüşme oldu tabii. Aradan hatırlamadığım birisi bu lafı ağzına dolayıp “Tabi ya, hep sen hep sen, nereye kadar” demişti. Çetin de fikre destek veren birkaç cümle söyledi. Tam o anda Hamdi benimle Çetin’den arasında bir şey olduğunu anlar gibi oldu. Medeni Hoca, bu sıra dışı ve alenen söylenen teklife bir şey diyemezdi. Her zaman o imam olacak diye bir kaide yoktu zaten. “Geç hadi” dedi.

Cübbemi giyerken herkes safa durmuştu. Tekbir getirdim. Namazı kıldık tesbihata başladık. Tesbihatımız uzun sürerdi bizim; onun için tesbihata başlamadan önce iki nöbetçi arkadaş aşağı kata mutfağa iner ve kahvaltıyı hazırlarlar, tesbihat bitmeye yüz tutarken kahvaltı işleri de biter, böylece gençler dershanelerine yetişebilirdi. Tesbihatın sonuna eklenen zikirlerle tesbihat uzar. O uzama anlarında gün ışımaya başlardı normalde.

Ama şimdi güneş hâlâ doğmamıştı. Bu ilk Hamdi’nin dikkatini çekti. Yanındakine saati sordu. Onun bu halini görünce Çetin’le birbirimize baktık. Lakin o sırada kısa tesbihat bitti, ama gün ışımadı, uzun da bitti yine ışımadı. Hamdi, kimsenin fark etmediği bu ayrıntıyı daha fazla gizleyemeyip ve “Arkadaşlar niye gün doğmadı” dedi, sertçe. Bir anda herkes pencerelere baktı. Onlar bu konuyu hiç düşünmediklerinden öyle susa kaldılar. Mesele anlaşılmasın diye birdenbire;
- “Aya bak kıpkızıl” dedim. “Eyvah eyvah, bu gün Cuma değil mi?” diye sordum. Birkaç arkadaş:
- “Evet, ne olmuş” dediler.
- “Arkadaşlar, kıyamet cuma günü ve ay kızardığında olmayacak mıydı?” dememle ortamı derin bir sessizlik kapladı. Medeni Hoca’ya döndüm. Kıpkırmızı kesilmişti. Biraz durdum öyle.
- “Şaka şaka arkadaşlar. Bu gün ayın kaçı?”
- 21 Aralık.
- “Ekinoks işte… Bilmiyor musunuz?” Ortalığı yeniden bir sessizlik kapladı. Ekinoksu herkes bilir, çünkü hepsi üniversiteye hazırlanmaktadır, ama o saatte, o uykusuzlukla kim işin ayırtına varabilir ki? Çetin de hemen arkamdan:
- “Tabiii yaaa! Ekinoks oluyordu bu gün” dedi. O esnada, bu tür durumlarda, hemen ortaya atılan için kullandığımız“sazan” tabirine tam uyan birisi:
- “Evet evet, ekinoks… Doğru söylüyorlar.” Onun da desteğini alınca kimsenin şüphesi de kalmadı. Ama Medeni Hoca dayanamayarak bana döndü:
- “İyi de, şimdiye kadar be hiç yaşamadım böyle bir şey.”
-“Sen kaç yaşındasın?”
- “Yirmi.”
- “Bu olay otuz yılda bir yaşanıyor, yaşamazsın tabii.” Biraz alaylı yaklaşınca o da sustu; ama kafasında bir soru işareti kaldı. Sonra oturduk ve her zamanki gibi kitap okuduk. Millet pencereye ve birbirine bakıyordu şüpheyle. Kitabı sırayla okuma faslı bitti; bitti amma hâlâ açmamıştı güneş. Hep beraber kahvaltıya indik. Kahvaltıyı hazırlayan arkadaşlar da fark etmemişlerdi olayı. Zaten mutfak ve yemek yediğimiz yer sadece küçük bir pencere ile dışarıya bağlantılıydı.

Oturduk, güle oynaya kahvaltı yaptık yirmi dört kişi. Herkes oradaydı. Saate baktım gizlice. Orijinalinde 02.45 idi. Bizim ayarladığımızdaysa 08.15 idi. Neredeyse 2 saattir oyalıyorduk. İçimi bir tereddüt kapladı. Biraz daha zorlasak millet dershanesine gitmek için, gecenin bir vaktinde yola koyulacak. Çetin’e bir kaş göz yapıp dışarı çağırdım. Çıkınca bayağı bir güldük. Öyle bir gülüştü ki, içimizde “Bu olay nasıl buralara kadar vardı”nın şaşkınlığı endişeye dönüşmekteydi.

-“Şimdi ne yapacağız?” dedi Çetin.
-“Bilmiyorum ama millet dershanesine doğru giderse bu gece vakti, işler çığırından çıkabilir.” Çetin güldü. “Yok, bir de dershaneye gidecekler. Katliam çıkar vallahi.”

Biz konuşurken içeriden sesler yükseliyordu. Çetin içeri girdi ilk olarak. Ben doldurulmuş büyük boy çay bardağını alıp kapının eşiğinde durdum. Korku vardı içimde. Şakadan kaynaklanan hafif bir linç girişimi de olsa bir şeyler yaşanacaktı muhtemelen. İçeride ekinoks tarihleri ile ilgili bir tartışma vardı. Bazı sayısalcılar işi kurcalıyordu. Ben baktım ki çözülmeler başlıyor, hiç bozuntuya vermeden yukarı çıkmak için ayrıldım kilerden.

Yukarıya çıkarken “ne yapacağım” diye kara kara düşünürken, aklıma ilk gelen salonun görkemli saatini düzeltmek oldu. Aşağı indirmek biraz güçtü bu saati. Altında, yirmi santim kadar duvardan uzaklaşan bir kanepe vardı. Ondan destek alıp indirebiliyordum ancak. Onu indirip, kanepenin yaslanma tarafının üstüne, duvara dayanacak şekilde bıraktım. Tam bu esnada aşağıdan kalabalık bir güruhun sesi gelmeye başladı. Saati nasıl ayarladım da yerine taktım hâlâ aklım almıyor. Bu gelen kişilerin maksadının “ben” olduğunu anlamak, hiç de zor değildi, çıkardıkları seslerin hışmından.

Kaçacak bir yer arıyordum. Ama koskoca salonun yalnızca bir kapısı vardı ve oraya da sinirli bir grup giriş yapmak üzereydi. Kanepeye girmek aklıma geldi ama sığmayacağımı düşündüm. Hem beni orda bulurlarsa üzerimde zıplayarak hınçlarını alırlardı. Sonra da ben dışarı hangi geometrik şekiller çıkardım bilmiyorum. Ama muhtemelen dikdörtgen olurdum. İçi de öyleydi çünkü.

Ben düşündükçe onlar da yaklaşıyordu. Ne zaman ki gelenlerin gölgesi kapının camında belirdi, ben de kendimi saatin altındaki kanepe ile duvar arasındaki boşlukta buldum. Korkudan hiçbir şey hesaplamadan girmiştim o kovuğa. Yere düştüm düşmedim, kapının gıcırtısı ve arkasından milletin sesleri geldi: “Nerde, burada mı, burda yok, odasındadır.”

O sırada Çetin’in iniltileri geliyordu. Nasıl anlamışlardı bilmiyorum ama anlamışlardı. Saate baktılar; şimdi artık doğruydu. “Bak bak, tekrar gerçek saate ayarlamış.” İçeride biraz hakkımda söylendiler. Hamdi ile Medeni Hoca ise gelip tam yanımdaki koltuğa oturdu,. Kızmışlar ama sinirlenmemişlerdi; nasıl böyle bir zokaya geldik diye konuşuyorlardı. Hamdi’nin, “Ben sezmiştim zaten…” demesinden onun işi çözdüğü anlaşılıyordu. Sonra diğer arkadaşlar geldi. Onlar da oraya oturdu. O esnada içime bir korku düştü. Benim çiviye nasıl yerleştirdiğimi bilmediğim saat tam üzerimde duruyordu. “Ya sağlam yerleşmemişsem” diye düşünüyordum. Zira düşse kesinlikle sakat kalırdım. Bu, arkadaşların linçinden daha kötü olurdu; bunu hesaplar hesaplamaz ayağı fırladım ve bağırdım.

-“BÖÖÖĞĞHH!!!!”

Benim bağırışım, onları o kadar korkuttu ki yatağa oturan üç kişi çekyattan fırladı. Saçımın başımın dağınıklığı yandakileri de korkutmuştu. Bu korku gecenin farklı seyrinin onların içinde uyandırdığı tedirginlikten kaynaklanıyordu. Benim kısa ama etkin korkutuşum, zaten korkmuş bulunan ve kinleri henüz taze olan arkadaşlarımın üzerime daha hızla ve öfkeyle atlamalarına sebep oldu. Ben yine kanepenin arkasına daldım. Yukarıdan vurmaya başladılar. Bunu yaparken de birbirilerini teşvik ediyorlardı:

- Haddini bildirmeden bırakmayalım…

Ben hem onların darbelerine maruz kalıyor hem de saatin düşmesinden korkuyordum. Kimi çimdikliyor, kimi hafiften yumrukluyor, kimi çekiştiriyor. Belli ki çok sinirlendirmişim. Çetin, herhalde suçun tamamını bana atmış olmalı diye düşünmeden edemiyorum çünkü durmak bilmiyorlar. Hem gülüyoruz hem de boğuşuyoruz. Tabii, ben ayrıca inliyorum. Bu esnada diğerleri de geliyor. Hepsi birden başlıyor işkenceye. Aradan biri o korkutucu fikri söylüyor.

- Kanepeyi çekin.

Alenen ortada kalınca herkes bir yerimden tutuyor. Ben hem gülüyor hem yalvarıyorum:

-“Yeter arkadaşlar, noolur.” Salonun ortasına getirip üzerime atlıyorlar hepsi. Son darbeyi de vurduktan sonra kalkıyorlar. Yerden tek kalkmayan ben oluyorum. Her yerim ağrıyor. “Oh olsun” nidalarını duyuyorum yalnızca. Gülüyorum ama yine de. Sızlanma, öksürük ve gülme karışımı sesler çıkıyor ağzımdan. Sırt üstüyken yan yatıyorum ve gülmem artıyor. Sonra odadaki herkes, bütün bu olanlara gülmeye başlıyor. Garip bir gece hikâyesi ve ortalarında ağrılarından kıvranarak gülen bir çocuk… Gözlerimden yaş geliyor. Ağladığım için mi güldüğüm için mi bilmiyorum ama siliyorum elimle. Birisi, o esnada “Namaz da kıldırdı bu bize, ne namazıydı o?” dedi. Ben de inleyerek, “teheccüt” diyebildim ancak.

Yerden kalkamayacak kadar takatsiz kalmıştım. Bu, yediğim dayaktan çok, gülmektendi. Biraz konuştuktan sonra, baktılar ki ben kalkamıyorum, yatmaya gitti, intikamcılar, söylene söylene. Sabah namazının vaktinin girmesine bir buçuk saat, ezana ise iki buçuk saat kadar vardı. Ben yatmadım. Vaktin girmesini bekledim. İçime gerçek bir korku girdi ilk defa, “Namaza kalkamazlar mı, kalkmazlarsa vebali benim boynumadır” diye. Lakin gençtik, gençken işin sonu pek düşünmüyor.

Olay bir süre sonra destanlaştı. Vakfın diğer yurtlarında da duyulmuştu, bu büyük şaka. Günler sonra vakfın en ileri gelenlerinden Mustafa Hoca da bir ara odama geldi. Ders çalışıyordum. “Umut, sen misin?” dedi. Utana sıkıla “evet” dedim. Büyükler, merhametli oluyorlar. Hafif bir tebessümle “Bundan sonra, rahat dur tamam mı?” dedi. “Tamam, hocam” dedim, “bir daha olmaz.”

Olmazdı elbette, ama nedeni galiba o yediğim büyük “dayak”tı.

Nereden mi geldi bu olay aklıma? Geçen gün, bu hadiseyi yaşayanlardan birisiyle geçmiş günleri kurcalarken. Evet, artık herkes yaşını başını aldı, iş güç, çoluk çocuk sahibi oldu. Lakin o zamanki arkadaşların hepsinin hafızasına kazınmıştı, o olay. Kolay mıydı, çıkması; maç yorgunluğunun üstüne, gecenin yarısında kalkmak, sonra yine yatıp yine kalkmak. İnsanın hayatında kaç defa başına geliyordu ki böyle sıra dışı olaylar…

Hikâye sonunda “siz sakın ola böyle şakalar yapmayın” diyeceğim ama hele genç olan, hele yurtta kalan, hele üniversiteye hazırlanan birinin, aklının en ücra köşesine bile gelse, böyle bir şakayı yapmaktan geri durmayacağını da adım gibi biliyorum.

Ama yine de söylüyorum: “Yapmayın.” Yoksa dayaktan değil gülmekten ölürsünüz.

 

/// M. Umut ONAY’ın bu hikâyesi, Yüce Devlet Dergisi’nin 10. Sayısında (5 Aralık 2011) yayınlanmıştır.

Etiketler: , ,

«
Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.