BİR RÜBAİSİ VE HAYYAM HAKKINDA

Oleh: Haydar Murad Hepsev
12 Ocak 2012

 

BİR RÜBAİSİ VE HAYYAM HAKKINDA

 

ezdî ki güzeşt hîç ezû yâd mekün
ferdâ ki neyâmedest feryâd mekün
ber nâmede vü güzeşte bünyâd mekün
hâlî hôş bâş ü ömr berbâd mekün
                                                                            Ömer Hayyam


Cebirin üçüncü derece denklemlerini dünyada ilk olarak çözen bir adamın şiir yazması ne kadar garip. En doğru güneş takvimini yani Takvim-i Celali’yi hazırlayan ilmi heyetle beraber rasathanede günlerini geçiren bir âlimin şiir yazması ne kadar ilginç. Matematiğin ve analitik geometrinin gelişiminde önemli bir payı bulunan bir sayısalcının sözel alanda at koşturması ne kadar ilginç, ne kadar öğretici…

Hem de gerçek bir şair. Rivayetler değişik ama 100 ila 400 civarında rubai yazmış; bunlardan bir kitap yapsanız incecik bir risale olur ki günümüz insanı küçük hacimli eserlere gözünün ucuyla bakmaz amma… İsterse bakmasın, küçük ama denklemler gibi yoğun şiirleriyle Hayyam dünya çapında bir şair ve etkisi hâlâ zahir. Dört mısralık bu şiirler hâlâ çok çarpıcı, düşündürücü ve hüzün verici. Felsefi bir hüzün var o şiirlerde, varlıktaki muammayı ve çözülemezliğini görmüş bir bilim adamının hüznü var. Yokluktan gelip yokluğa giden insanın, içinde bulunduğu zamanı iyi değerlendirmesi gerektiği bilincinin derin inceliği var.

Yanlış değerlendirenler çoğunlukta, zavallı Hayyam’ı. Evet, yanlış değerlendiriyorlar o büyük bilgeyi. Zavallı çünkü şiir yazarken o neyi kastetmişti, bugün anlaşılan ne? İçkici bir adam zannediyorlar onu, şaraptan bahsetti diye. Zevkine düşkün bir kişi sayıyorlar onu, aşktan bahsetti diye. Çaplı, hacimli ve kuvvetli ilmi çalışmalarını nasıl yapabilecekti, içkici olsaydı? 80 yıl nasıl ömür sürebilecek miydi, sabah akşam ayyaş gezse? Hâlbuki o rakamların ve yıldızların arasında bir ömür geçirmiş bir bilgin olarak kâinattaki derin sırrı sezmiş, faniliğin hüznüne ulaşmış büyük bir bilgedir, ne işi var adi şarapla ve dünyevi aşkla. Onun sarhoş olabilmesi için şaraba mı ihtiyacı vardı, sarhoşluğa yani coşkuya, ilahi cezbeye. Kuru bir bilim adamı değildi o diğerleri gibi. Şiir yazmasından belli değil mi?

Kaldı ki aşktan, şaraptan bahsediyor diye bütün divan şairlerimizi, Hz. Mevlana’yı bile, bütün Arap ve Fars şairlerini yani şarkın kadim şairlerinin hepsini ayyaş saymamız gerekecektir ki o zaman vahim bir hatanın tam ortasındayız demektir. Eski şiirimiz “aşk” ile ilahi aşkı, “şarap” ile cezbe ve coşkunluğu, “saki” yani şarap dağıtan ile şeyhi yani aşk öğretmenini, “meclis” ile devran veya sema ya da zikir halkasını vb. simgeleyen bir şiir evreni inşa etmiştir. Bugünün insanı bu dünyaya maalesef çok uzak; şöyle bir görüyor, hemen uzaklaşıyor. Tanıtmak ve sevdirmek lazım o büyülü ve zengin dünyayı ona, ama nasıl?

Maalesef kendi şairlerimiz de yanlış anlamışlardır, Hayyam’ı. Bir dünyayı tamamen kaybettiğimiz bir dönemde hele, her şeyi yanlış anlamışızdır. Meseleyi uzatmadan yukarıdaki rubainin Orhan Veli Kanık tarafından yapılmış çevirisini dikkatlerinize sunayım:

“Geçmiş günü beyhude yere yad etme
Bir gelmemiş an için de feryad etme
Geçmiş gelecek masal bütün bunlar hep
Eğlenmene bak ömrünü berbad etme”

“hâlî hôş bâş ömr berbâd mekün” mısraını “eğlenmene bak ömrünü berbad etme” şeklinde tercüme etmek, işte en azından yanlış anlamaktır. Bu mısradaki “bâş, mekün” kelimelerinin dışındaki bütün kelimeler Türkçemizde vardır. Bu iki kelimenin anlamını verirsek birazcık dikkat eden herkes bu mısraı doğru çevirebilir. “bâş, tut; mekün, olmasın” anlamına gelir. “Eğlenmene bak” manası çıkıyor mu, Allah aşkına. Demek ki çok farklı bir algı var, Orhan Veli Kanık çevirisinde.

Şiir, ibn-ül-vakt olmayı, yani vaktin oğlu olup geçmiş ya da gelecekle değil şimdiki zamanın gereğiyle ilgilenmeyi anlatıyor; ibn-ül-vakt olmak da tasavvufun bir öğretisidir. Tasavvufi bir bakış açısı değil de farklı bir algı aramak, şiire kendi zamanından bakmamak ve dolayısıyla anlamamak demektir ki bu en hafif tabirle yanlıştır. Diyoruz ki bir Batılı gibi bakmayalım biz kendi dünyamıza ve geçmiş değerlerimize. Kendimiz gibi bakalım, o devri kendi şartlarıyla ve kendi hayat algısıyla ve tarzıyla değerlendirelim. İstediğimiz çok mu garip ya da çok mu değişik?..

Hayyam hakkında böyle yanlış bir algı oluşmasında Batı’nın büyük bir payı var. Edward Fitzgerald’ın 1800’lü yılların ikinci yarısında yaptığı başarılı çeviriler, Hayyam’ın rubailerinin geniş bir şekilde tanınmasına sebep oldu. Fakat Doğu şiirinin simgeci yapısını bilmeyen Batı aydınları bu şiire dıştan bakmış ve onda kendi yaşam felsefelerini, zaman algılarını bulduklarını sanmışlardır. Bu sanı maalesef hâlâ devam etmektedir ki çağımızın usta romancılarından Amin Maalouf, 1988’de yayımlanan ve pek çok dünya diline çevrilen romanı Semerkant’ta Hayyam’ı ve rubailerini tamamen bu bakış açısıyla ele almış; bu yanlış algıyı maalesef pekiştirmiştir. Bu konuda yani Hayyam’ın yanlış tanınmasında bir suç varsa bu tamamen bize aittir. Biz sahip çıkmazsak kendi değerlerimize, başkaları yaklaşır ve onları alır yaban illere götürür, sonra tekrar getirir bize ama ne hale koyarak… Bir ders almanın ve oturup çalışmanın ama çok çalışmanın vakti ne zaman gelecek?
***

Rubai, Fars edebiyatının bir ürünüdür; İslam öncesine dayanan ve ilk zamanlarda halk arasında çok kullanılan bir türdü. Dü-beytî (iki beyitlik), terâne, çihârgânî (dörtlük) olarak da isimlendirilen rubai, şairlerin genellikle başkalarına açmayı arzu etmedikleri duygu ve düşüncelerini yansıttıkları, böylece bir rahatlama vesilesi olarak gördükleri bir türdür. Tasavvufi heyecan ve coşkuyu kısa bir şekilde ifadeye imkân verdiği için bu tür, daha başlangıcından itibaren sufilerin de ilgisini çekmiştir.

Aruzun kendine mahsus ayrı kalıplarıyla yazılan rubai, (gazel gibi, kaside gibi) hiçbir zaman birinci plandaki bir nazım türü olmamıştır. Yalnız Ömer Hayyam’dır ki rubaiyle beraber anılır, başka herhangi bir nazım şekliyle şiir yazmamıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemi şairlerimiz de rubai’ye çok önem vermişler, tertip ettikleri divanlarında rubaiye de mutlaka yer vermişlerdir. Bizim edebiyatımızda rubainin var olmasında elbette ki Hayyam’ın pek büyük bir etkisi vardır. Bunu 17. yy. şairlerimizden Fehim’in bir rubaisinde açıkça görüyoruz:

Nâçâr ki mest-i aşk-ı Hayyâm oldum
Bu çârsû-yı cihanda bed-nâm oldum
Aşk ile esip rubâîye meyl Fehîm
Hayyâm-sıfat şöhret-i eyyâm oldum

(Ne çare ki Hayyam’ın aşkının sarhoşu oldum / Bu cihan çarşısında namım kötü oldu / Ey Fehim, aşk ile esip rubaiye meyledince / Hayyam gibi şöhret sahibi oldum)

Divan şairlerimiz son derece yüksek kültürlü insanlardı ve Doğu edebiyatlarını ve büyük şairlerini çok iyi biliyor ve takip ediyorlardı. Arapça ve Farsçayı çok iyi bildikleri, bu dillerle yazılan şiirleri çok iyi anladıkları gibi, hatta bu dillerle rahatça şiir yazabiliyorlardı. Bugün ne kadar uzağız eski kültürümüzden. Ve şöyle kısa bir karşılaştırma yaptığımızda bile görüyoruz ki ecdadımız ne kadar çok ileriymiş bizden.
***

Bu rubai belki de Hayyam’a ait değil. Kendi dönemine yakın yazmalarda pek az rubaisi naklediliyor; zaman ilerledikçe bunların sayısı artıyor. Yani şiirleri gün geçtikçe çok beğenilmiş. Yani Yunus Emre’nin şiiri nasıl yeni bir ruh, tarz ve dil oluşturup kendinden sonrakileri derinden etkileyip ozanları o şiirlerin benzerlerini yazmaya sevk etmişse Hayyam’ın rubaiyi yeni bir tarz ve üslupla kullanmış olması da kendinden sonrakileri çok etkilemiştir. Çevirisini yaptığımız bu rubai ise Hayyam’ın zamana olan bakışını tam olarak yansıtmaktadır, buna benzer rubaileri de olduğundan ona atfedilmesinde bir yanlışlık yoktur.
***

Farklı biz şekilde nazmen tercüme etmeye çalıştık, ta 1980’lerden beri bizi etkileyen ve meşgul eden bu rubaiyi. Meşgul etmesi, “nasıl çevirebiliriz ya da nasıl çevirelim ki etkili olsun” endişesinden. Bu düşünceden hareket ettik ve yukarıdaki tercüme doğdu; sanki yeniden yazılmış gibi oldu. Tercüme işi zor tabii, hele şiir çevirisi. “Güzeli sadık, sadığı güzel olmaz” derler ya; bir uçtan diğer uca, bir zorluktan diğer zorluğa düşer, şiir tercüme edeyim diyen. Bu zorluk içindeyken “bir de şöyle yapayım, nasıl olur” derken işte böyle oldu. Divan şiirimizin müstezad nazım şeklinden de ilham aldık tabii ki.

Meselemiz, tabii, sadece şiir tercüme etmek değil elbette. Hayyam’a, Farsçaya, eski şiirimize, küçük ve hikmetli şiire dikkat çekmek; aydınlarımızın ve gençlerimizin ilgisini bu yöne çekmeye çalışmak istiyoruz. Kısa ve küçük şiir yazmak daha zor, ama bugünün insanının da uzun şiir okumaya belki vakti yok. (Şiire ve edebiyata vakti ve ilgisi yok diyenler olacaktır, o da ayrı bir dert ama şimdi konumuz o değil.) Mani çok basit geliyor aydınımıza, yani en azından üniversite mezunumuza, burun kıvırıyor. Eh, bir yerde haklı, çünkü mani anlıktır. Dörtlükler şeklinde yazılan şiirler de demode oldu çünkü insanoğlu monotonluğu sevmiyor. Japonların küçük şiiri Haikulardan yapılan çeviriler de tutmadı. O zaman ne yapacağız. Kendi şiirimize döneceğiz ama yeniden ve yeni bir tarzla yeni bir şiir oluşturmaya çalışacağız. Yukarıdaki çeviri buna naçiz bir örnek. İlla böyle olsun diyemeyiz elbette lakin bir misal de bu olsun dedik.

Ne dersiniz?

 

* Bu yazı, Yüce Devlet Dergisi‘nin 15 Kasım 2009 tarihli 3. sayısının 21. sayfasında yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Şiir Tercümeleri | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.