BİR İSLAM AYDINI OLARAK MEHMED AKİF

Oleh: Haydar Murad Hepsev
10 Ocak 2012

 

BİR İSLAM AYDINI OLARAK MEHMED AKİF

 

Hicretin dokuzuncu yılında, bir çatışma üzerine esir alınan mensuplarını kurtarmak üzere Medine’ye gelen Benî Temîm kabilesi ile Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı arasında şöyle bir hadise geçmişti:

Medine’ye gelen Beni Temim heyeti oldukça kalabalıktı ve kabilenin ileri gelenlerinden oluşuyordu. Oldukça kaba bir biçimde Hz. Peygamber ile görüşmek istediklerini, kendilerinin herkese karşı hem hürmet gösterip hem de bu saygıyı geri alacak güçte olduklarını söylüyorlardı. (Beni Temim bugünkü Bahreyn civarında yaşıyordu ve Arafat’ta icaze hac ibadetinin bittiğini ilan etme yetki ve imtiyazına sahip bulunuyorlardı ve Ukaz panayırında da hakemlik vazifesini yürütüyorlardı.) “Ey peygamber, biz senin yanına kavmimizin iyi ve erdemli yanlarını övmek için yarışmaya geldik, bizim hatip ve şairimize müsaade et, hutbesini söylesin, şairimiz şiirini okusun” dediler. Peygamberimiz de “Biz ne şiirle gönderildik, ne de övmekle emrolunduk. Fakat haydi neniz varsa getiriniz de görelim” buyurdu. Bunun üzerine, Beni Temim kabilesinin hatibi olan Utarit b. Hâcip ayağa kalktı ve önceden hazırlanmış olan, Temimilerin kendi içlerinden krallar çıkardıklarını, zengin ve aynı zamanda cömert olduklarını belirten ve baştan aşağıya kabilesini öven bir konuşma yaptı. Hz. Peygamber hatibi (ve aynı zamanda kâtibi) olan Hazrecli Sabit b. Kays b. Şemmaz (radiyallahu anh) hazretlerine “Yerinden kalk da bu adamın hutbesini cevapla” diye emretti. Sabit, gür ve yüksek sesiyle tanınırdı; Allah’ın (celle celaluhu) kendilerine krallar vermek yerine çok daha iyi şeyler nasip ettiğini, bunların ise bir resul, bir mukaddes kitap ve her iki dünya için de geçerli olan bir din olduğunu gayet beliğ bir şekilde anlattı. Ashab-ı Kiramın özelliklerinden, o peygamber ve dinin emrinde olduklarından bahsetti.

Temimli şair Zibrikan b. Bedr’in şiirini okuyacakken, peygamber şairi Hassan b. Sabit (radiyallahu anh) hazretlerinin mecliste olmadığı fark edilince çağrıldı ve Hassan b. Sabit’de evinden şiirler okuya okuya Mescid-i Nebevi’ye geldi. Temimli Zibrikan’da yine kabilesini ve hususiyetlerini yücelten bir şiir okudu. Hazret-i Hassan da, aynı vezin ve kafiyede, onların söz ve iddialarını çürüten, Hz. Peygamber ve Ashabının faziletlerinden bahseden gayet beliğ ve fasih bir şiir okudu. Sabit b. Kays’ın, Beni Temim hatibine ve Hassan b. Sabit’in de onların şairini bastıracak derecede performans göstermeleri, Peygamberimizi ve Müslümanları sevindirdi. Bundan sonra, Temimiler müsaade isteyip bir kenara çekildiler ve kendi aralarında “Vallahi, bu zat muvaffak olacaktır; o, Allah tarafından destekleniyor. Hatibi bizim hatibimizden, şairi bizim şairimizden, sesleri bizim seslerimizden yüksektir. Bizim hatibimiz konuştu; onların hatibi daha gür ve yüksek sesli idi. Bizim şairimiz şiirini söyledi; onların şairi daha gür ve yüksek sesli, daha güzel sözlü idi. Peygamber bize kibar ve nazikçe davrandı, hâlbuki biz haşin ve sert davranmıştık” diye konuştular. Kelime-i Şahadet getirerek topluca Müslüman oluverdiler. Hz. Peygamber gelen heyetin hepsine bahşiş ve hediyeler verdi. Esirlerini iade etti, kendilerine bir vali tayin etti ve onları memleketlerine gönderdi.

Hz. Peygamberin hiç şüphesiz ki hatip ve şaire ihtiyacı yoktu, fakat Müslümanlara gerçek yolu, İslam’a karşı olan meydan okumalara nasıl cevap verileceğini göstermiştir. Karşı tarafın ortaya çıkardığı maddi ve manevi kuvvet ve değerlere karşı daha iyi ve yükseğini koymak zorunda olduğumuzu işaret etmiştir. Bu çağlar boyunca böyle olmuştur. Ne zaman ki Müslümanlar her alan ve yönde, medeniyet ve ilmin her veçhesinde gerçek aydınlar yetiştirmişlerdir, zafer ve galibiyet onların olmuştur. Fakat ne zaman ki İslam’ın temsilinde zaaflar olmuştur, hakiki ve yetişmiş insan ortaya çıkaramamışlardır, maalesef zillete düçar olmuşlardır.

Yüzyılımızın başında, büyük bir İslam aydını, Mehmed Akif, tıpkı Peygamber hatibi ve şairi gibi, İslam’ı ve Müslümanları hakkıyla temsil etti. Yaşadığı zamanda devrinin bütün zorluklarına göğüs gererek İslam’ı savundu ve öyle bir eser ve hatta eserler bıraktı ki vefatından sonrada bu temsil sürmektedir. Cumhuriyet devrinde yetişen her imanlı nesilde Mehmed Akif’in payı ve katkısı vardır. Öyle ki o ve onun gibi olanlar (Bediüzzaman Said Nursi, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve diğerleri) olmasaydı, İslam’ın ve Müslümanların hali memleketimizin de nice olurdu diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Bunun için en üst düzeyde, yani fikir, şiir, sanat, edebiyat, tarih ve medeniyetin bütün alanlarında, Mehmed Akif benzeri İslam aydınlarının yetiştirilmesi en büyük gayemiz olmalıdır.
* * *

Şimdi, İslam’ı hakkıyla temsil edebilen bir aydın olarak Mehmed Akif’in onu diğerlerinden farklı olan özellikleri nedir, onu araştırmaya çalışalım:

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif, her şeyden önce kendine en iyi bir şekilde yetiştirmiştir. Mülkiye Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirdiği herkesçe bilinmektedir (İkinci olan bir Ermeni idi). Zamanın bilgilerini en iyi bir şekilde öğrenmiş ve akranlarının daima üzerinde olmuştur. Zamanında İslam’ı en iyi bilen, anlayan ve yaşayanlardandır. Bir yıldız gibidir Mehmed Akif, pırıltısını herkese açıkça göstermiştir.

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif, şiiri, fikre ve sanata ilgi duymuş ve sahasının en iyisi olma şerefini de kazanmıştır. Şiirde, aruzu en iyi kullanan şairlerimizdendir. Mehmed Akif’in şiir, zamanın en ileri, en çağdaş ve en gerçek şiiri idi. Şiirimize getirdiği canlılık, sadelik, akıcılık ve ses mükemmelliğini övmekte edebiyat tarihçileri yarış halindedir. Servet-i Fünun şairlerinden Cenap Şehabeddin, “Edebiyat Tarihi, şimdiye kadar büyük Akif’ten daha büyük İslam ve Türk şairi tanımaz.” demiştir. Şiirde İslam’ı anlatmış, Müslümanların kurtuluş ve dirilişi için şiiriyle hizmet etmiş, topluma yol göstermiştir. İslam düşmanlarına karşı da şiiriyle en güzel cevapları vermiştir.

İstiklal Marşı da İslam’ın marşıdır. Müslümanların en güzel eserlerindendir, en büyük abidelerindendir, nesiller boyu yanacak meşalelerindendir. İstiklal Marşının, bir İslam şairi tarafından yazılmış olması bugün bile Müslümanlara güç veriyor, sevindiriyor, gönendiriyor; karşı tarafa cevap veriyor, susturuyor, konuşturmuyor.

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif, dergi çıkarmış, fikir yazıları yazmış, tercümeler yapmış ve Müslümanları uyandırmak, aydınlatmak ve bilgilendirmek için elinden ne geliyorsa onu yapmıştır. Camilerde vaazlar, mekteplerde dersler vermiş, takrir usulüyle (yani bir kitabın okutulması ile) öğrenciler yetiştirmiştir. (Mesela Hafızın Divanı tam on yedi ayrı kişiyle okutmuştur.) Sebil-ür-Reşad Dergisi’ni en zor ve sıkıntılı zamanlarda bile çıkartmış, İstiklal Savaşı’nın en civcivli günlerinde Kayseri’ye gitmiş ve derginin yayınını oradan sürdürmüştür.

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif sadece söz ve öneriyle kalmamış davası için gerçekten çalışmıştır. Siyasetin içinde bulunmuş, en yüksek platformlarda hakikati savunmuş yolculuklar yapmış, davasının çilesini çekmiştir. Bu uğurda gurbete dahi katlanmış, unutmayı ve terk edilmeyi dahi göze almıştır. Lakin bu muhteşem feragat ve fedakârlığın neticesindedir ki bugün bile ondan faydalanıyoruz, onu anıyor ve izinden gidiyoruz…

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif zamanının ülkesindeki ve bütün İslam âlemindeki İslam aydınlarını (bizzat ve eserleriyle) tanımış, tanışmış ve kitaplarını tercüme ederek fikirlerinin ülkemizde de bilinmesine çalışmıştır. Mesela Ferit Vecdi’den Müslüman Kadını (1909), Muhammed Abduh’tan Hanoto’nun İslamiyet’e hücumuna karşı Şeyh Muhammed Abduh’un Müdafaası (1915), Said Halim Paşa’dan İslamlaşmak (1919), Abdulaziz Çaviş’ten İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler (1924) ve Anglikan Kilisesine Cevap (1924) eserlerini dilimize kazandırmıştır.

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif, İslam âlemi ile yakında ilgilenmiş, İslam birliği idealini savunmuş, Müslümanların derlenip toplanmaları için önlerinde bulunmuştur. Bütün dünya ile de yakından ve derinden ilgilenmiştir. Safahat’ta dünyayı bulursunuz adeta. Size seyahatlerini Almanya’dan Mısır’a kadar olan yolculuk ve müşahedelerini anlatır. Japonya’dan, Almanya’dan, Batıdan, Doğu’dan dersler çıkarır, Müslümanlar için.

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif, bir ahlak abidesidir, bir ahlak kahramanıdır. Diğer yönleri kadar Akif’in ahlak tarafı da çok büyüktür, belki de diğer yönlerinden üstündür. Öyle ki verdiği sözü ölüm pahasına tutmaktan geri kalmazdı. Hatta bir arkadaşıyla vefatından sonra birbirlerinin çocuklarına bakma sözü vermişlermiş. Akif, ölümünden sonra küçük evinde kendi çocuklarıyla beraber arkadaşınınkilere de bakmıştır, yani arkadaşına olan sözünü tutmuştur. Akif, bir ahlak anıtıydı; dürüst, yalan söylemez, haksızlığa asla tahammül edemez bir yaratılıştaydı. Hatta 1910 yılında, veterinerlik dairesinde, yanında çalışan ve sonraları CHP Mebusu olan Mehmed Emin Erişirgil’in haksız olarak işten atılması üzerine, Akif’te istifa etmiş ve ancak bu kişi tekrar işine döndürülünce istifasını geri almıştır. İstiklal Marşı için verilecek ödülü, son derece zaruret ve mali müzayaka içinde bulunduğu halde reddetmesi onun ahlak şahikalarında dolaştığının başkaca bir delilidir. Süleyman Nazif’in ahlakından bahisle Mehmed Akif “Beni Müslüman eden odur” dediği meşhurdur.

Bir İslam aydını olarak Mehmed Akif, spor ve müzikle de ilgilenmiştir. Akif, toplumdan uzak, kuru ve renksiz bir kişi değildi. Ney üflediği bilinmektedir. Güreş, yüzme, atlama, taş atma ve koşma gibi sporlarla meşgul olduğunu bizzat kendisi söylemiştir. Müslüman bir genci yenen Agop adlı bir pehlivanı güreşte perişan ederek yendiğini biliyoruz. Yüzmede, İstanbul Boğazı’nı karşıdan karşıya geçtiği meşhurdur. Akif, her şeyiyle sağlam bir adamdı, imanıyla, ahlakıyla, ilmiyle, ilgisiyle, şiiriyle, bedeniyle, her şeyiyle…
* * *

Sonuç olarak, Mehmed Akif’in yeteneklerinin eriştiği her alanda İslam’ı ve Müslümanları hakkıyla temsil etmiştir, denilebilir. Bize düşen ise bu gibi insanları izlemektir. Bunlar gibi olmaya çalışmaktır. Bu gibi şahsiyetleri tanımak, tanıtmak ve sahip çıkmaktır. Yetişen yeni nesli yapılacak en önemli hizmet, onlara mütefekkirlerini, üstatlarını, aydınlarını öğretmektir, izlerinden gitmelerini sağlamaktır.

 

*Haydar Murad Hepsev’in bu yazısı, Aralık 1993’te Altunizade Kültür Merkezi’ndeki Mehmed Akif’i anma gecesinde okunmuş; Yeni Asya Gazetesi’nde (31 Aralık–1 Ocak 1994, s.2) ve Yüce Devlet Dergisi’nde (7 Aralık 1995, sayı 5, s.13) yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.