BİR İRFÂN ÂBİDESİNİN ARDINDAN

Oleh: Haydar Murad Hepsev
12 Mayıs 2016

BİR İRFÂN ÂBİDESİNİN ARDINDAN

O’nu ilk kez 1978’de görmüştüm,  tabii ki Millet Kütüphanesi’nde. Edebiyat Fakültesi’ne yeni başlamıştım; bir derste ismi geçen Muallim Naci’nin Istılâhât-ı Edebiye adlı eserini merak etmiş ve bir bakayım demiştim. Matbu eseri acemi acemi okumaya çalışırken bir yerde “tenkîl” kelimesine rastlamış, elbette ki duraksamıştım; Osmanlı Türkçesine yeni başlamıştık, nereden bilecektim o kelimeyi. Parmağım o kelimenin üstündeyken, sanki Hızır gibi omuzumda birden bire beliriveren zat “Tenkîl ne demek, biliyor musun” dedi gülümseyerek. Çok mahcuptum o zamanlar; ne diyeceğimi bilemedim. O mütebessim ve sevimli zat “Cezalandırmak” deyiverdi ve çıkıp gitti. Onun o sevecen, yardımsever ve insanı rahatlatan hali, sadece bana değil nice kimseye kitabı, kütüphaneyi, ilmi, Osmanlıcayı sevdirmiştir. Ve iyi bir kütüphaneci de, âcizane kanaatimce, öyle olmalıdır.

Sonraları onu Fatih, Bayezid, Laleli civarında yürürken görürdüm. İçimdeki saygı, minnet, sevgi hisleriyle ona bakakalırdım ama dedim ya o zamanlar pek mahcuptum, tanışmak nasip olmadı.

MTTB’nin çıkardığı Milli Gençlik Dergisi’nde (1)  makaleleri yayınlanıyordu, onları da zevkle şevkle okuyor ve çok şey öğreniyordum; yani o zamandan beri talebesiyim, (aslında tenkîl kelimesinden beri öyleyim.)

Bazı toplantılarda görürdüm kendisini; hatta bir derneğin iftarında karşı karşıya oturma lütfuna ermiştim. Kalbî muhabbetim hep vardı ama bu sevgi, maalesef, o zaman için bir tanışıklığa dönüşmedi. Emekli olunca Sahrayı Cedit’te bir ev aldı ve muhterem kaimipederim Bülend Çöllü’nün  komşusu oldu. Kaimipederim, bize Tayşi Hocadan bahsediyordu, ama daha henüz vesile-i hasane zuhur etmemişti.

Bir bayram ziyaretinde kaimipederimdeyken (2), aile dostumuz ve Süleymaniye Kütüphanesi Müdürü Emir Eş Hocamızla (3)  birlikte Tayşi Hocamıza gittik. Öyle muazzam, feyzli, bereketli bir sohbet oldu ki beş-altı saatin nasıl geçtiğini anlamadım. Ayrılırken Tarikat Kıyafetleri (Yahya b. Sâlih el-İslâmbolî, Sufi Kitap, 2006 İstanbul) adlı kitaplarını lütfedip imzalayarak naçize hediye ettiler.

Bir sonraki bayramda, koşa koşa ziyaretine gittim. Bayramlarda mübarek hocamızın evi dolar taşar; ama Allah Teâlâ’nın lutf u keremi zuhur etmişti. Bazı telefon görüşmeleri ve namazlar hariç, uzun uzun sohbet etmek nasip oldu. Tarih, edebiyat, sanat, tasavvuf, ilim, irfan bahislerinin şahikalarında dolaşıyorduk. Mest ü hayranlık ile dinliyor; ara sıra sorular soruyor, aldığım cevaplar karşısında la’l ü ebkem kalıyordum.

Sözün bir yerinde Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî (kuddise sirruh) hazretlerinin ism-i şerifi geçince (böyle bir zatın mutlaka bir mürşid-i kâmile müntesip olması gerektiği düşüncesinden hareketle) “Sami Efendi hazretlerine mi müntesipsiniz” diye sorunca “Hayır, biz Melâmîyiz” cevabını aldım ve üzerime bir kova soğuk su dökülmüş gibi şoka uğradım. [İzmir’deki bazı melâmîlerin Şerîat-ı Garrâya aykırı hareketlerini (ki namazı terk, kadınlı erkekli meclisler, tesettüre riayet etmeme vb.) çok duymuş olduğum için onlar hakkında elbette hüsn-i zan beslemiyordum.] Şoku biraz olsun atlatınca “Kimden aldınız” dedim, “Babamdan” cevabını aldım ve konuyu burada bıraktım. İçimde 1000 voltluk bu konuyla biraz daha sohbete devam ettikten sonra müsaade isteyip ayrıldım. Hocam, ehl-i sünnet, ehl-i salat iyi bir Müslümandı. Hep salih insanlarla beraber olmuştu. Ama bu Melâmîlik neyin nesi oluyordu…

Saat kaçta eve döndük bilmiyorum, varınca kıyafetleri yırtarcasına çıkardım. DİA’dan başlamak üzere o gece bulabildiğim kaynaklardan Melâmîliği araştırmaya koyuldum. Sonra uzun bir zaman Melâmîlik hakkında bulduğum bütün kitap ve makaleleri okudum. Okudukça ferahladım, öğrendikçe rahatladım ve hocama olan muhabbetim daha da arttı.

Sohbet esnasında büyük veli Niyâzî-i Mısrî (kuddise sirruh) hazretlerinin Dîvân’ını bir grupla okuyup şerh ettiklerinden bahs etmişlerdi. Bir pazar günü böyle bir derse iştirak ettim; ders esnasında içime hocamla beraber ders yapma fikri düştü. 2010 yılında teqâüd olduktan bir süre sonra bu fikrimi kendisine açtım. Grup derslerine katılabileceğimi söylediler. “Hocam, bazı hususi suallerim var, bunları herkes anlamayabilir, su-i zann ettirmek istemem, size ve kendime. Onun için eğer kabul buyurursanız birebir ders yapmak, abd-i aciz için daha uygun olur” dedim. Lutfen keremen kabul buyurup yine nezaket gösterip takip edeceğimiz kitabı seçme hususunu bize bıraktılar. Bir hafta kadar düşündüm. Hocam, 2010 Haziranında kendi hazırladığı, tercümesi Şeyhulislam Mûsâ Kâzım Efendi (rahmetullahi aleyh) tarafından yapılan Vâridât-i Bedreddîn kitabını neşrettirmişti (kuddise sirruh); (bu kitabı imzalayıp fakire hediye buyurmuştu.) Kitabı biraz okumuştum; içinde ta ne zamandır aklımı ve kalbimi meşgul eden konular vardı. Kendi kendime “neden olmasın” dedim. Sonra şu aklıma geldi: Bir ziyaretimde Prof. Dr. Necdet Tosun’un İlahiyat Fakültesi’ndeki odasında, Vâridât’ın Seyyid Muhammed Nûr-ul-Arabî (kuddise sirruh) tarafından yapılan şerhini (4) görmüştüm. “Bu şerhi okusak nasıl olur” deyince “iyi olur, büyütülmüş bir fotokopisini de bana getirirsin” dediler.

Ve böylece biz başladık, o mübarek, feyzli, fevzli, bereketli, sürurlu, saadetli, aşklı, muhabbetli derslere…. Bir kelimeden, bir cümleden başlayıp dünya ve mâfîhâyı dolaşan derslere… Geçmişte, hâlihazırda hatta âtîde at koşturan derslere… Tasavvufun misk kokusuyla dolu derslere… (Monla Hünkâr kuddise sirruh’un muazzam teşbihiyle) bir ayağı şeriatta diğer ayağıyla bütün kâinatta gezinen derslere. Ve bitirdik elhamdülillah risaleyi, zor olsa da, güç olsa da.

Seyyid Mehmed Serhan TAYŞİ k

Neden zor dedim, çünkü Bakırköy’den -her zaman kalabalık- metrobüsle (tabii ki aktarma yaparak) karşıya geçiyor, minibüse binip Merdivenköy’e hocamın evine erişiyordum; yaşımdan ötürü bu beni oldukça zorluyordu. Hastalıklar da baş göstermişti. Derslerdeki kesîf maneviyat da eklenince derslerden sonra birkaç gün kendime gelemiyordum. Sonları da hastalıklardan artık devam edemez olmuştum, ne kadar üzülsem hatta kahrolsam da ama elden bir şey gelmiyor ki…

Şuna hamd ve şükrediyorum ki o derslerin hepsinin ses kaydını almak nasip oldu. Mevlâ-yı müteâl nasip eylerse neşrederiz de ümmet-i Muhammed istifade eder. Derste sıkça zikredilen ve Seyyid Muhammed Nûru-l-Arabî (kuddise sirruh) hazretlerinin nutk-ı şerîfi olan şu mübarek cümleyi buraya derc ediyorum ki Allah Teâlâ’nın tarifidir; okuyunuz, bereketleniniz ve hatta ezberleyiniz:

Allah, ef’aliyle zâhirdir; sıfatıyla muhîttir; zâtıyla mütecellîdir; âsârıyla meşhûddur; esmâsıyla ma’lûmdur.”

***

Sonraları yine elbette arada telefonla halini hatırını soruyor, bayramlarda ziyaret edip yed-i beyzayı bûs edip dualarını istirham ediyordum. Vefatından 15 gün kadar önce telefonla aramış ve biraz uzunca konuşmuştuk; hasretimi ifade edince “Derslere yine başlayalım, Haydar Bey” buyurmuşlardı. “Evet” cevabı veremedim, maalesef; başlayıp da devam edememe ve hocamı üzme endişesinden. Konuşmanın sonrasında olur diyemediğim için çok üzüldüm, öyle mi böyle mi diye günlerce düşündüm; ama ne bileyim ki “göklerden gelen kararı”; akşam namazını evde eda ederken gelen telefonla gelen vefat haberinin her türlü planı, programı kesivereceğini; içimize hüzün, gözümüze yaş, gönlümüze ateş koyacağını.

Lakin elbette biz onun için üzülmüyoruz, sevgiliye kavuştu çünkü o. Kendimize üzülüyoruz. “Âlimin vefatı, âlemin ölümü gibidir” fehvasınca dünyadan büyük bir âlemin göçüşüne feryad ediyoruz.

Hocamız âlimdi, ârifti, Melâmî şeyhiydi (icazetliydi, lakin şeyhlik yapmazdı), tam manasıyla kütüphaneciydi, tarihçiydi (hem de şimdiki bütün profesörlerin topunu birden cebinden çıkaracak kadar), hattattı (Merhum Ali Alpaslan’dan rik’a icazeti almıştı); onun için kederliyiz.

Mü’min-i kâmildi, muvahhid ve mücahiddi, Seyyiddi (nesl-i pâkin bütün güzellikleri onda zahirdi), evliya idi (kerâmâtı vardı), güzel ahlak sahibi bir ferd-i vâhiddi; onu yeniden göremeyecek olmak, bu sebeplerle kahrediyor yüreciğimizi.

Ama kitapları var elimizde, büyük bir mirastır onlar. Nefsimle beraber bütün İslam gençliğine diyorum ki o mübarek kitapları cümle be cümle, satır be satır okuyalım. Onlardan öğreneceğimiz çok irfan var çünkü.

***

Merhum Hocam, Bülend Bey’e, hakkımızda “Biz Haydar’la birbirimize çok benziyoruz” buyurmuşlar. Biz perişan biriyiz, layık değiliz elbette bu övgüye, fakat mel’ûn dünyayı -zerre kadar- bu cümleye değişmem. Şunu da hemen ekleyeyim: Evet, çocukluğumuzda biz de çocuk felci geçirmişiz; evet, çocukluk ve gençliğimizin bir kısmı bizim de İzmir’de geçti; evet, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde biz de okuduk. Bunlar fiziki benzerlikler, lakin biz biliyoruz ki hocamızın kesip attığı tırnağı olamayız.

***

Son söz:

Dünya âlem bilsin ki Merhum Seyyid Mehmed Serhan Tayşi (kuddise sirruh) Yüce Devlet’imizin hocasıdır, üstadıdır, büyüğüdür.

______________

(1) Merhum Üstadımın Milli Gençlik ve diğer mecmualarda yazdığı makaleler önemlidir; bazısı hâlâ aşılamamıştır. (Mesela; bkz. “Beyazıd Kütüphanesi Hafız-ı Kütübü AYAKLI KÜTÜPHANE İsmail Saib Sencer”, Millî Gençlik Mecmuası, Mart-Nisan 1978, 28-29. Sayı, s. 23-37) Mayıs 2009’da hatıra kitabı hakkında yazdığım yazıda “Üstadın Milli Gençlik ve diğer mecmualarda yazdıklarını, yine azim ve himmet sahibi bir kişi çıksa da derlese kültürümüze ne kadar büyük bir hizmet yapmış olur” demişim; yok bir şey hâlâ ortada.

(2) Kaimipederim Bülend Bey, Allah Teâlâ ondan razı olsun, hizmet ehli bir zattır. Tayşi Hocaya da çok hizmet etti. Cuma namazlarına götürür; hastalandığında yardımına koşardı.

(3) Emir Eş Ağabey de ilim, irfan ve hizmet sahibi mübarek bir zattır. Aile dostumuzdur. Kütüphanecilik bakımından Tayşi Hocamızın hayru-l-halefidir. İslam gençliğinin dikkatlerine sunulur ki vakit geç olmadan kıymetini bileler…

(4) VÂRİDAT ŞERHİ, Hazırlayan: Mahmut Sadettin Bilginer; İstanbul 1979.

/// H. Murad Hepsev’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’inde (14. Sayı, Mayıs 2015) yayınlanmıştır. Aşağıdaki tarih, derginin basımından sonra düşürülmüş, ilk defa 16 Mayıs 2015 günü Kökler Derneği’nde düzenlenen anma toplantısında açıklanmıştır.

 

Seyyid Mehmed Serhan Tayşi hazretlerinin vefatına

âcizane düşürdüğüm tarihtir:

tayşi tarih

çıkdı ‘bir’ merd-i garîb dedi: hocamın

geldi târîh ve diz çökdü önüne

1436

(Fâ’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün)

Merhum Hocam Seyyid Mehmed Serhan Tayşi için düşürülen tarih beytinin şöyle bir hikâyesi var:

Hocamın hazin vefatından iki hafta sonra, onun değerli hatırasına hizmet etmek için bir şiir yazmak-tarih düşürmek istedim. Bilenler bilir ebced ile tarih düşürmek kolay değildir. Daha önce bir deneme yapmış, muvaffak olamamıştım.

Akşam ezanının okunmak üzere olduğu bir vakitte yürürken “Tarih düşürsem o mübarek hocama, ama nasıl” diye düşünüyordum ki aklıma “tarih mi düşürülürmüş hocama, tarih onun ayağına düşsün” manası geldi. “Bunu şiirleştireyim, inşallah tarih de düşer” dedim.

Ertesi sabah, namazı kıldıktan sonra, epeyce uğraştım ve elhamdulillah bu beyt çıktı.

Aruzla yazmaya uğraşmadım ama bir baktım ki “Fâ’ilâtün fe’ilâtün fe’ilâtün” olmamış mı, dedim ki himmet gelmiş; bir kere daha hamd ettim.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Büyüklerimiz, Taziye, Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.