BERBERDE BİR HİKAYET ya da IŞILDAKLI ADAM

Oleh: Haydar Murad Hepsev
13 Mayıs 2012

 

BERBERDE BİR HİKAYET ya da IŞILDAKLI ADAM

 

DEKOR

Daracık fakat itina ile döşenmiş bir berber dükkânı. Tezgâh mermer, karşısı boydan boya ayna. Genişliği sol taraftaki giriş kapısından itibaren iki metreden başlayarak dört metre kadar genişliyor. Boyu beş metre kadar. Üç berber koltuğu var dükkânda. Giriş kapısının yanındaki duvarın dibinde sıra bekleyen müşteriler için iki koltuk var. Koltukların arasında üstünde gazeteler bulunan bir sehpa. Bu koltukların bulunduğu duvarla aynalı duvarın kesiştiği köşede uzunca bir sehpanın üstünde telefon. Bu sehpayla son berber koltuğu arasına sıkıştırılmış bir bütan gazı sobası. Aynaların üstünde doğraması oldukça güzel yapılmış dolaplar. Ön tarafta yere ve sehpaların üstüne konulmuş çeşit çeşit saksılarda türlü türlü çiçekler. Öyle ki giren ve çıkanlar berberlere dokunmadan geçemiyor. Her yer tıkış tıkış…

 

ŞAHISLAR

Işıldaklı Adam: Dükkâna girişiyle oyunu başlatan şahıs. Oyunun yapımcısı, yönetmeni, baş oyuncusu, seyircisi…. Yine de kendinden başkası değil. Ateş yakıp da yanmayan pervâne. Ölmeden olunmayacağını bilen lakin bir türlü ölemeyen… Oyun bu şahsın bakışlarıyla oynanır. O nereye bakarsa baktığı yeri bir ışıldak ışıtır. Kalan yerler, şöyle böyle seçilen bir loşluk içre, donuk bir halde kalakalır.

Yazar: Yüksek tahsilli, entelektüel kaygıları olan, yaygın kültüre sahip olup derinliği olmayan biri. Uygarlığın, ayrıntılarla ilgilenmekten ibaret olduğunu sanıyor. Yapıp ettikleriyle her an kendinden bahsettirme çabasında ve bunu başardığına inanıyor. Çok rahat davranıyor. Konuşkan… İlk bakışta samimi görünmekle beraber yaptığı kabalıklarla bu intibayı silip süpüren biri. Sathi meseleleri derinliğine irdeleyip kendisine çokbilmiş süsü veriyor. Otuz beş yaşlarında. Batılı normlarla yola çıktığı halde, fikirlerinin doğuya ait olduğunu sanıyor… Hepimiz ya da hiç birimiz.

İş Adamı: Usta berberin icra-i zenaat eylediği üçüncü koltukta tıraş olmakta. Kırk yaşlarında bir türedi zengin… Boynunda altın zincir, bileğinde gösterişli bir künye, serçe parmağında pırlantaya benzer bir yüzük… Şu vitrinlerin önünde turist avlamaya çalışan bildiğimiz züppe giyimli esnafa benziyor işte.

İşçi: Ortadaki koltukta tıraş oluyor. Yirmi beş yaşlarında. Giyim fevkalade. Kıyafetinden işçi olduğu anlaşılmıyor. Yalnız Orta Anadolu halkına mahsus yanık benzi kendisini ele veriyor. Yani giyimi yüzünü değiştirmemiş, Futboldan başka konuşacak mevzuu olmayan saf bir Anadolulu. İş Adamanın varlığından rahatsız görünüyor.

Hırsız: Kapı girişindeki koltukta tıraş oluyor. Kıyafeti ve suratıyla tam bir hırsız… (Işıldaklı Adam, toplumda sadece gerçek hırsızların hakiki yüzleriyle gözükmesine hayret edecektir.) Kaşları çatık ve tedirgin. Kalkıp kaçacakmış gibi bir hali vardır. Hırsızlığın birinden diğerine kaçmak…

Hikâyet bu ya… İşte böyle dostlarım…

 

BİRİNCİ SAHNE

Karanlık… Berber dükkânı şöyle böyle seçiliyor. Işıldaklı Adam kapıdan girer ve her yer aydınlanır. Berberler mutad üzere müşterilerini tıraş etmektedirler. İş Adamı saç, İşçi ile Hırsız sakal tıraşı olmakta. Işıldaklı Adam yürür, bekleyecek müşterilere ait koltuklardan cephedekine oturur. Gözlerini Hırsız’a diker. Oyun başlamıştır. Sadece Işıldaklı Adam, Hırsız ve Birinci Kalfa hareketli diğerleri donmuş durumdadırlar.

Kalfa, Hırsız’ın çene altını usturayla almakta. Ustura yukardan aşağıya her seferinde boğazından geçtikçe Hırsız, boğazlanacağı korkusunu ta ciğerinde duyuyor. Bu anda hikayet gerçekten gerçek üstüne sıçrar.

Birinci Kalfa: Tanıdım seni. Geçtiğimiz gün komşunun evini soyan sensin. Ne de uyanıkmışsın be! Bana Sivaslı Ayhan Bey’in evi burası mı diye sormuştun. Ben, yok öyle birisi bu apartmanda, hem bu evin zilini boşuna çalma içerde kimse yok demiştim. Özür dileyerek, yanlış apartmana girdiğinden dem vurup gidiyormuş gibi göstermiştin kendini. Ne de olsa öğrenmek istediğini öğrenmiştin. Sonra geri dönüp bir şekilde kapıyı açarak soymuşsun evi… Şimdi çek bakalım cezanı, boğazın mı kesilsin istersin, yanağın mı? Merak etme kan taşımız bulunur…

Hırsız: Bir evi soydum diye reva gördüğün cezaya bak. Şu sizin ustanın tıraş ettiği adam, bekli yüz ocak söndürmüştür. Gücün yetiyorsa onun hakkından gel. Benim gırtlağım beş para etmez, bağışla bana.

Birinci Kalfa: Suçu sabit olana ceza verilir. Senin suçlu olduğun şu anda tarafımdan tespit edilmiştir. Sen de o adamın suçlu olduğunu ispat edersen bir şeyler düşünürüz.

Hırsız: Ben savcı mıyım kardeşim suçu tespit edecek, polis miyim? Bu iş bana düşmez.

Birinci Kalfa: Yani ‘beni cezalandırmak sana düşmez’ mi demek istiyorsun?

Hırsız: Evet aynen öyle.

Birinci Kalfa: Peki anlaşılmayan hırsızlıklar cezasız mı kalacak?

Hırsız: Biz hırsızlar, kendi cezamızı kendimiz biçmişizdir aslında. Her yerde hor görülüp dışlanmamız ceza olarak yetmez mi? (İş Adamı’nı gösterir) Şunun gibi hırsızlığı anlı şanlı yapanlar ödüllendirilirken, beni bu koltukta sigaya çekmen hiç yakışık almıyor.

Birinci Kalfa: Bir gün onu da sigaya çekerler. Yerin üstünde kurtulsa da altı var.

Hırsız: Ben de beklemiyor değilim.

Birinci Kalfa: Sen asıl tıraşın bitmesini dört gözle bekliyorsun. Hadi sıhhatler olsun, buraya bir daha uğrayayım deme.

Hırsız alelacele ücretini ödeyerek telaşla çıkıp gider. Kalfa ise karakola bildirmek maksadıyla onu takip eder. Kapıya en yakın olan koltuk boşalmıştır. Ustası kalfanın gidişine bir mana veremez. Gelince hesaba çekerim diye düşünür. Aydınlanma Işıldaklı Adam’ın bakışları doğrultusunda olmaktadır. Sehpadan bir gazete alır. Sahne kararır. Gazetenin baş makalesi dikkatini çeker. Ülkenin içinde bulunduğu ağır meselelerinin çözülebilmesi için ciddi ve idealist sayılan bir gazetenin baş düşünür-yazarı, şöyle yazmaktadır: ‘Biz İnsanlar sorunlarımızı önemli, daha önemli ve en önemli sorunlar diye sıralıyoruz. Ne var ki biz aydınlar hep önemli sorunlarla uğraştığımızdan daha önemli ve en önemlileri önemsiz gibi görmeye başlıyoruz. Halk ise önemsiz, daha önemsiz ve en önemsiz sorunlarla uğraştığından, daha önemli ve en önemli sorunları kavramayı bırakın, önemliyle bile uğraşmayı önemsiz olarak görmeye başlıyor. Bunun doğal sonucu olarak da önemli sorunları anlamak şöyle dursun, anlamından da saptırıyor. Burada irdelenmesi gereken şey, aydınımızla halkımızın bu çıkmazlarını kamuoyunda tartışmaya açıp sağlıklı bir çözümün halkoyuna sunularak sağlanmasıdır.

Işıldaklı Adam, gazeteyi bırakıp Usta’nın elinde şekillenen İş Adamı’nın kafasına bakar. Işıldak onları aydınlatır. Buyurun ikinci sahneyi seyredelim.

 

İKİNCİ SAHNE

Berber büyük bir gayretle ve takınabildiği en yapmacık tavırlarla İş Adamı’nın ensesini almakta. Bulabildiği en mürai cümlelerle aşırı bir nezaketle konuşmakta. İş Adamı da mesleğine has, becerebildiği en argo cümlelerle cevap vermekte…

İş Adamı: Telefonla arayan olmadı ha… Adam çeki ödememiş telefonla bile haber vermeye tenezzül etmiyor Usta. Şimdi arayıp durumunu arz etmezse, gerekeni yapın diyecem bankaya. Şahsen itibarım beş para olacak piyasada Usta… Üç gün önce almamış mıydın ensemi? Gıcık kapıyorum enseme makas değince biliyorsun. Her seferinde söyletme beni.

Usta: Ama Beyefendi hafiften çıkmış ensen, görünmesin toparlayayım. İşte bitti. Saçlarınızı dünkü gibi mi taramak istersiniz? (Başka bir tarak alır ve kolonyaya uzanır.)

İş Adamı: Hop hop, öğrenemedin gitti. Bizim aftırşevi bitirdin mi yoksa?

Usta, gitti bizim pahalı parfümden biraz daha, vereceği bahşiş de bari işe yarasa diye, içinden düşünür. Dolaba uzanarak yabancı marka bir parfüm çıkarır. Yüzüne püskürtür.

İş Adamı: Oh be… Mis, mis. Arkadaşlar şu kokunun markasını öğrenmek için o kadar ısrar ettiler yine de söylemedim. Arayıp duruyorlar garibanlar. Usta, aman ha açıkta bırakmayasın. Kazara arkadaşlarla beraber aynı anda tıraş olursak çıkarmayasın. O zaman senin kolonyanla idare ederiz. Çaktırma sakın Usta…

Telefon çalar. Berber koltuğu telefona doğru döndürür. Mürailiği de telefonla birlikte İş Adamı’na devreder.

İş Adamı: Alooo… Benim Beyefendi ben. Zat-ı âlinizin arayacağını bildiğim için sekretere berberin telefonunu bırakmıştım… Hı hı öyle, sabah berbere uğramazsam bütün gün berbat hissediyorum kendimi… Hak verirsin Beyefendi, görüntü önemli günümüzde… (Bir süre dinler.) Sorun değil, hallederiz, on beş güne kadar olursa, sorun değil…. Aman efendim, vaktinde ödeseniz bile yine sekretere not bırakın da unutulmasın…. Bilmukabele Beyefendi…. (Ahizeyi Berber’e uzatır.) Adam amma pişkinmiş be, pes doğrusu. (Koltuktan kalkmak için yeltenir.)

Usta: Öbür tarafı taramamıştım Beyefendi, müsaade buyurun.

İş Adamı: (Aynaya bakar) İdare eder Usta, idare eder, eline sağlık. Ben kaçayım. İş konuşmaya geleceklerdi. (Gösterişli saatine bakar) Gelmişlerdir bile. (Berber aceleyle örtüyü üzerinden alıp fırçaya sarılır. Diğer eliyle cekete uzanır. İş Adam’ı cebinden bir deste para çıkarır, eliyle parayı gizleyerek birini çeker berbere uzatır.) Üstü kalsın. (Kalfaya çarparak paldır küldür çıkıp gider.)

Işıldaklı Adam tekrar eline gazeteyi alır. Müstehcen bir resim görmesiyle gözlerini kapatması bir olur, sahne kararır.


ÜÇÜNCÜ SAHNE

Işıldak şimdi Yazarla onu tıraş edecek olan Usta’yı aydınlatmaktadır. Diğerleri yine donmuş durumdadır. Yazar, Usta’nın gösterdiği koltuğa oturur. Göbeğine şöyle bir çeki düzen verir.

Usta: Sakal mı efendim.

Yazar: Sakal, sakal… O pamuk ellerinle şöyle bir suratımı yumuşat bakalım Ustacığım.

Berber fırçayı iyice köpürtür, Yazar’ın yüzünü sabunlar. Fırçayı bırakıp koltuğun arkasına geçer ve iki eliyle sakalı yumuşatmak için yüzünü ovalar. Yazar öyle rahatlar ki adeta kendinden geçer. Bu rahatlık göbeğimi biraz daha büyütecek diye düşünür. (İşte Yazar şimdi bir düşünürdür.) Şu bahsettiğimiz idealist gazetenin başyazarını okumuş, bu makalenin şöyle yazılması gerektiğini düşünmektedir: ‘Biz aydınlar ülkenin sorunlarıyla önemli, daha önemli, hele hele en önemli ayırımı yapmadan ilgileniyoruz. Bunun sonucunda doğal olarak çağdaş bir yaşam sürmemiz gerekirken kiralarda sürünüyoruz. Önemsiz, daha önemsiz, hele hele en önemsizlerle ilgilenen halk ise yapay ekonomik bir ivmeyle burjuvalaşıyor. Gözümüz yok sayın okuyucular ama sonuçta, aydının ekonomik olarak bu denli dışlanması çağdaş ülkelerin hiç birinde görülmemektedir. Gallup’un gözüme çarpan istatistik bir değerlendirmesinde, bu gerçek saptanmıştı. İngilizcesinden Fransızca olarak okudum. Almancayı da konuşamam ama anlarım.‘ Son cümlelerin uygun olmayacağını düşünerek

Yazar: Konuyu saptırmayalım (diye söylenir.)

Usta: Bir şey mi buyurdunuz Beyefendi? (Köpükler ağzına kaçmasın diye dudaklarını hafif aralayarak)

Yazar: Devam et, bir şey demedim.

Usta: Çay söyleyeyim mi size?

Yazar: İçerim. (Çay deyince, dün her gün uğrayıp lafladığı kahvede, fakülteyi beraber bitirdiği fakat o çevrede pek gözükmeyen arkadaşıyla konuştukları geldi aklına. Serbest çalışarak epey dünyalık sahibi olan, bununla birlikte yazar-çizer arkadaşlarıyla ilgisini devam ettiren bu arkadaşından borç para alarak bir daire almayı planlar. Bu durum görünmez seyircilerin ilgisini çekmiş olacak ki, hep beraber geriye -yazarla arkadaşının buluştuğu kahveye- dönerler. İşte hepimizin bildiği türden bir kahvedeyiz şimdi.)

Yazar: Eee, paraları ne yapıyorsun bakalım Hasan Bey?

Hasan: Ne yapayım, ihtiyaçlarımı karşıladıktan sonra kalanını maddî ve manevî sahalarda değerlendirmeye çalışıyorum. (Bu cevap Yazar’ı sarsmakla beraber hücumdan vazgeçmez.)

Yazar: Elbette öyle yapıyorsundur. Bildiğim kadarıyla sen iyi kazanıyorsun ama görünürde bir yatırımın yok da onun için sordum. Seni gibiler han hamam sahibi oldu şimdi.

Hasan: Yatırım, han hamam sahibi olmak mıdır sence?

Yazar: Değil elbette, yatırımın bir sürü şekli var. Şey, diyecektim ki, şu anda böyle bir niyetin yok, birikmişin de varsa bana bir miktar borç verebilir misin, önümüzdeki yıl içinde öderim.

Hasan: Hayrola önemli bir ihtiyacın mı var?

Yazar: Bir daire almayı düşünüyorum da param yeterli değil.

Hasan: Bildiğim kadarıyla kooperatif yoluyla bir dairen olmuştu. İkincisini ne yapacaksın?

Yazar: Bir ev kâfi gelir mi azizim, bak çocuklar büyüyor. Onları şöyle iyi okullarda okutmak lazım. O zamana kadar daire elimizin altında bir sermaye olur diye düşünüyorum. Başkalarının çocukları kolejlerde falan okurken, tutup mahalle liselerinde okutmamız bizim için utanç verici olmaz mı? (Arkadaşı, kendisi gibi düşünmesi gerekirken aykırı düşünen birine durumu izah etmenin güçlüğü içinde kıvranarak nasıl cevap vereceğini kestiremez. ‘Nerede kaldı gençlik ideallerimiz’ diye düşünür.)

Hasan: Azizim, babalarımız bizi servetle mi okuttular? Elbette okuturken sıkıntı çektiler, ama biz şimdi rahata erdik. Görebildiğim kadarıyla arkadaşlarımızın çoğu, ailelerinin bu fedakârlığını unutmuşa benziyorlar. Herhalde birçoğumuzun yakınları ihtiyaç içindeler. Böyleyken bizler, kafamızı kuma gömüp servet yığma yarışına girdik. Şeyh Sadi, Gülistan’da der ki şaşarım mal biriktirip yemeyene ki şu anda düşüp ölse varisleri üstünde bulunan elbiseleri bile paylaşırlar. Bir kat elbiseyi bile ona çok görürler, diyor.

Yazar: Yahu bütün bunlar, borç istedik diye mi?

Hasan: Hayır, yanlış anladın, istediğin parayı sana vereyim ama daire almamak şartıyla. (Güler, şaka yaptığını ima eder) Çünkü bakarsın daireden sonra yalı almaya kalkışırsın. Dalarsın iyice dünya malına.

Yazar: Bu gün ölecekmiş gibi ahiret, hiç ölmeyecek gibi dünya hayatı için çalışılacak değil miydi?

Hasan: (Kızar) Herhalde dünyaya dalmakla çalışıp muhannete muhtaç olmamak ayrı şeylerdir. İmam Gazzalî, dünya hayatını bir gemide yolculuk eden insanlar misali ile açıklar. Kaptan bir adaya yanaşarak, tabii ihtiyaçların karşılanması için yarım saat kadar mühlet verir yolculara. Yolcular adaya çıkarlar. Akıllı yolcular kaptanın sözünü tutup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra hemen gemiye dönerek en iyi yerlere otururlar. Bir kısım insanlar ise bu vahşi adanın çiçeklerine, hayvanlarına, renkli çakıl taşlarına hayran kalıp onlardan yanlarına almak maksadıyla tabii ihtiyaçlarını bile gideremeden, toplayabildikleriyle gemiye döndüklerinde, oturulacak yerler önce gelen yolcular tarafından paylaşıldıkları için yüklerini sırtlarında taşımak zorunda kalırlar. Bir müddet sonra, kopardıkları çiçekler solar, pis koklar yaymaya başlar. Onları atmaktan başka bir yol kalmamıştır. Hayvanları besleyemezler ölür. Renkli çakıllar simsiyah olur. Bir kısım insanlar ise adanın güzelliklerine hayran hayran bakarken süreyi geçirirler. Sahile gittiklerinde gemi çoktan gitmiştir. Bu adanın vahşi hayvanlarına yem olurlar, soğuktan, açlıktan telef olur giderler. İşte burada gemiye vaktinde dönenler halis müminler, gemiye eşyalarla gelenler dünyaya dalan müslümanlar, adada kalıp helak olanlar da kâfirlerdir diyor İmam Gazzali.

Bu sırada Yazar’ın tıraşı bitmek üzeredir.

Yazar: Oh be, Ustacığım eline sağlık. Şu omuzlarıma da bir güzel masaj yapar mısın? (Berber masaja başlar) Haah, şöyleee….

Berber alamayacağı bahşişi düşünerek içinden, amma şirret adam be, vereceği bir tıraş parası, neredeyse ayaklarını sildirecek der. Masaj devam etmektedir. Yazar göbeği ile beraber koltuğa yayılmıştır.

Işıldaklı Adam gazeteyi tekrar alır. Spor sayfalarına gelmiştir sıra. Aman Allahım, şu dört sayfayı şu bomboş şeylerle doldurmak için ne kadar da laf etmişler diye düşünür. Kaba bir hesap yapar: Diyelim ki on gazete her gün iki sayfasını spora ayırıyor. Her gün için yirmi sayfa yapar. Toplam tirajı iki milyon olarak düşünürsek, her gün kırk milyon gazete sayfası boşa harcanıyor demektir. Hadi çok önemli spor faaliyetlerini her gazete yarım sayfa versin diyelim, kalanın emek ve parasıyla he ay bir okul yaptırsalar, muhtaç öğrencilere burs verseler, ya da bu paralarla fabrikalar kursalar… Yapsalar, etseler, eyleseler fiilleriyle bir sürü cümleler kurar. Bunlar mı yapacak der sonra. Bunlar ki kelimelerle değil sözcüklerle düşünüyorlar… Evine gitmek için bindiği bir dolmuşta, kelimeler unutturulup sözcüklerle düşünmeye mecbur edilen halkın göstergesi olan şu cümleyi okumuştu: AŞKIN UĞRUNA HATIRLA BENİ. Yolcular biraz azalınca not defterini çıkarıp şunları yazmıştı: ‘İşte aydınlarımızın dolmuş edebiyatı, arabesk düşüncenin ürünü diye yaftaladıkları cinsten bir cümle bu. Bu cümleyi buraya yazdırtan halk şuurunu, mefhumların ters yüz edilişinin sonucu olarak her şeyi tersinden görüşü, duyuşu, düşünüşü bu dört kelimeden oluşan cümle kadar başka bir şey izah edemezdi. AŞKIN HATIRINA UĞURLA BENİ denseydi görüş ve düşünüş gerçekçi olurdu. Yola giden uğurlanacak elbette. Şoförün kendisin uğurlamasını istediği her kimse, aşkın hatırına onu uğurlamış olacaktı. Aşkın uğuruna hatırlamak… ‘ Ama yine de şiire yaklaşan bir güzelliği var bu cümlenin, buraya yazılış gayesi farklı olsa da…

Kelimeyi yani sözü, ‘sözcük’ yaparak nasıl küçültür ve ona acındırırsınız beyler. ‘Gül’ güzel, büyük, büyülü…. ‘Gülcük’ küçülmüş, büyüsü bozulmuş, acınmış… Bir gün sözcükleri atıp kelimeleri kullananlar gelecek elbette. Aklına birdenbire bir beyit gelir, epeyden beri hatırlamadığı bir şiirdir bu: “Seza-yı kat’ olur haddin tecâvüz eden mûlar / Anınçün tîğden âzâdedir, müjgân ile ebrûlar” İşte kelimeler, yan yana gelmiş muhteşem kelimeler.

 

DÖRDÜNCÜ SAHNE

Işıldaklı Adam gazeteyi bırakıp İşçi ile onu tıraş eden İkinci Kalfa’nın konuşmalarını dinler. Işıldak bu ikisini aydınlatır, diğerleri hareketsizdir.

İkinci Kalfa: Sen bizde sakal tıraşı olmazdın, nereden esti böyle?

İşçi: Bu gün öğlene kadar izinliydim. Bir güzel uyudum saat on bire kadar. Evde tıraş olmaya usandım. Bir de biz berberde tıraş olalım dedik, hep patronlar mı sizde tıraş olacak yani?

İkinci Kalfa: Niye izin almıştın ki?

İşçi: Dün arkadaşlarla bir maç yapalım dedik. Dedik ama halı sahada ta gecenin ikisine sıra alabildik.

İkinci Kalfa: Bari yenebildiniz mi?

İşçi: Ne sandın ya… Biz kaybedeceğimiz maçı oynamayız abi.

İkinci Kalfa: Yahu o saha için vereceğiniz paraya acımıyorsanız canınıza acıyın be. O saatte top oynanır mı hiç?

Işıldaklı Adam’ın bütün bunlara artık dayanacak hali kalmamıştır. Sakal tıraşı gibi saç tıraşını da herkes kendi olabilseydi, berbere gitmekten kurtulurdu insan diye düşünür. Her berber koltuğuna oturuşunda kendisini kasabın elindeki koyuna ya da annesinin yıkadığı çocuğa benzetirdi. Nasıl kurtulmalı şu saç tıraşından? Bir deli fıkrası gelir aklına. Her hafta saç tıraşı olmaktan bıkan iki deli, kafa kafaya verip bir çare düşünürler. Birisi buldum der, senin kafana iki çivi çakalım, tıraş makinesi takılıp kırılır, biz de tıraştan kurtuluruz. Diğeri kabul eder bunu. Çekiç, çivi bulurlar bir yerlerden. Tam çakmak üzereyken diğeri kafasını çeker. Ne o der diğeri, çiviler kafanı acıtır diye mi korkuyorsun? Hayır der öteki, çivilerden değil korkum. Sen sakarın tekisindir bilirim, şimdi çekiç elinden kayar kafama vurursun, korkum çividen değil çekiçten.

Yazar’ın tıraşı bitmiş kalkmak üzeredir. Işıldaklı Adam’ın bakışıyla hareketlenen Yazar, göbeğini toplayarak kalkar. Hesabı öder, dalgın dalgın dükkândan çıkar.

Usta: Buyrun efendim sıra sizde.

Işıldaklı Adam: Sıra bendeyse cellât nerede?

Usta: Cellât mı, ne cellatı?

Işıldaklı Adam: Saçlarımı kestirmekten vazgeçtim, kafamı kestirmeyi yeğlerim.

Usta: Şakanın sırası değil beyim.

Işıldaklı Adam: Şaka eden de kim, en iyisi bir cellât bulmaya kendim gideyim.

Yerinden kalkar, sakin sakin yürümeye başlar. Bakışları doğrultusunda önü aydınlanmakta, arkası kararmaktadır. Adım attıkça bıraktıkları donar. Usta şaşkınlıktan elleri açık, ağzı çarpık olarak kalakalmıştır. İkinci Kalfa elindeki usturasıyla Işıldaklı Adam’a saldıracakmış gibi, yönü kapıya dönük olarak taş kesilmiştir. Yarınki maçta atacağı golleri eliyle Kalfa’ya göstermekte olan İşçi, sağ eliyle sol elinin parmaklarını sayar haldeyken donakalmıştır.

Işıldaklı Adam kapıdan çıkar. Bir müddet sonra sahne yavaş yavaş aydınlanır. Hiç bir şey olmamış gibi, berberlerle müşteriler arasındaki ilişkiler devam etmektedir, edecektir.

 

*Hayreddin Meral’in bu hikâyesi, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ekim 1995, sayı 2, s.10–11 ) yayınlanmış; 23 Ocak 2008 tarihinde yucedevlet.com‘a eklenen bu yazı, sitemiz Aralık 2011’de yeniden yapılandırılana kadar 532 kez tıklanmıştı.

 

Etiketler: , ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.