BAŞKENTİ KURTARAN SATRANÇ

Oleh: Haydar Murad Hepsev
09 Ocak 2012

 

BAŞKENTİ KURTARAN SATRANÇ

 

Satrançsever Hikâyecinin Mukaddimesi

Bir kaleyi 64 kare üzerinde müdafaa etmek… Bir şehri satranç tahtasında savunmak… Kim bilir belki milyonlarca oyun oynandı, milyonlarca insan bu oyunla oyalandı. Neredeyse insanlık tarihi kadar eski olan satranç tarihi, yalnız bir defa böyle bir karşılaşmaya tanık oldu. Hint bilgesinin dünyanın bir maketi, küçük bir modeli olarak icad ettiği satranç, oynayanların mücadele hissine hitab etti; zafer duygularını tatmin etti; onlara yenilgiyi de tattırdı. Satranççılar da karmakarışık dünya olaylarının tahtadaki küçük ama girift benzerleriyle uğraştı. İnsanlarda tutku da yaptı, bu oyun; kimileri çoğu vakitlerini satranca ayırdılar hatta bazıları hayatlarını bu oyuna adadı. Satrancı iyi oynayanlara hayran oldu kimi insanlar. Satranç oyuncuları zafer kazandıkça kendilerine güvenleri arttı, gururlanıp böbürlenmeye başladılar. Hatta dünya şampiyonluğunu kaybettikten sonra aklını da kaçıran Wilhelm Steinitz, hâşâ “Tanrıyla bile maç yapsa mutlaka kazanacağı” gibi garip ve delice bir iddia ileri sürebildi.

Kimileri de bu oyuna bir zihin sporu, zekâyı geliştiren bir aydın oyunu olarak baktılar. Satranç onlar için zihinsel bir tatmin, beyni doyuran bir gıdaydı. Hatta bazıları da savaş ve taktik sporu olarak kabul ettiler. Anlatırlar ki 1917 Ekim Devrimi’ni, yani Rus Komünist İhtilali’ni profesyonel bir satranç oyuncusu planlamış. Devrim, taktik beyin Ofseyenkov tarafından satranç hamleleri gibi hesaplı ve ince bir biçimde tasarlanmış, adım adım yürütülerek hükümet kuvvetleri mat edilivermiş. Tabii ki satranç bir devrimi karşılayacak kadar açılımlı değildir. Lakin satrancın ataklar hesaplanırken, bu arada, rakibin muhtemel tuzaklarına karşı hazırlıklı bulunulması özelliği bakımından devrimciye katkısı olmuştur. Fakat dünya tarihinde tek örnek olmasından ötürü İbni Ammar ve Alfonso arasında oynanan satranç maçının Ofseyenkov’un devrim hamlelerinden daha enteresan olduğu muhakkaktır.

 

Biraz da Tarihçi Anlatsın

Endülüs güneşi batıya doğru eğilmiş ve İspanya’daki İslam’ın mutlu günleri sona ermeye başlamıştı. Emevi Emirliği bitmiş, son hükümdar Hişam tacını tahtını bırakıp gitmiş, Beylikler dönemi başlamıştı. Başlamakla kalsa belki iyiydi ama beylikler birbirini yemeye çalışıyorlar, daha da kötüsü birbirlerine karşı Hıristiyanlarla ittifak yapıyorlardı. Hıristiyanlar ise yavaş yavaş ama kararlı bir şekilde ilerliyorlar, Müslümanların elindeki şehirleri teker teker alıyorlardı. İtler gibi birbirine düşmüş bu ahmak beylikler kendi kardeşlerini yiyedursunlar Hıristiyanlar reconquista yani yeniden fetih olarak adlandırdıkları gayelerini yavaş yavaş gerçekleştiriyorlardı.

Bu beyliklerden birisi de Arap asıllı Abbadiler hanedanıdır ki bugünkü ismi Seville olan, Müslümanlar tarafından da İşbiliye adı verilmiş olan şehir ve etrafında hüküm sürüyordu. Bu sülalenin üçüncü ve sonuncu emiri olan el-Mu’temid ile veziri İbni Ammar da tarihin enteresan tipleridir. Hükümdar da vezir de şairdirler; şiirleri ve birbiriyle olan atışmaları Arap edebiyatına geçmiştir. Ha, şunu da unutmayalım: Hükümdar, Rumaykıye adlı cariyesinin İtimad lakabına benzemek içim el-Mu’temid ismini almıştır ki akıllara sezadır. Veziri ile veliahtlığında Şilb (Silves) valisiyken tanışmış, can ciğer kuzu sarması olmuşlardı. Şairliklerine ve ahbaplıklarına rağmen İbni Ammar’ın ölümü bizzat el-Mu’temid eliyle olmuştur. Bir ara bozuşmuşlar, vezir düşman beyliklere katılmış lakin yakalanmış ve hükümdarının ellerinde ölümü bulmuştur.

 

Artık Hikâyeye Başlasak mı…

Abbadiler aslında tam bağımsız da değillerdi. Kastilya krallığına haraç veriyorlar yani onların hâkimiyeti altında yaşıyorlardı. Cariyeler ve şiir atışmalarıyla günlerini gün edip gayet mutlu bir şekilde yaşarlarken kralları VI. Alfonso, bir gün şehrin kapısına dayanıvermişti. Haraç almak yerine artık bizzat sahip olmak istiyordu galiba.

Bey ve veziri, İşbiliye süvarileri ve ordusuna maalesef güvenemiyorlardı. Kastilya ordusu karşısında bir şey yapamayacaklarını iyi biliyorlardı, diğer Müslümanlara karşı aslan kesilmelerine rağmen. İş, zekâya ve diplomasiye kalmıştı dolayısıyla vezire düşüyordu. İbni Ammar, Alfonso’yu yakından tanıyordu; sarayını birçok kere ziyaret etmişti. Alfonso, hırslı ve tutkulu biriydi, onun zevk ve zaaflarını bilip bir de kaprislerine boyun eğmesini bilen bir kimse kralı rahatlıkla idare edebilirdi. İbni Ammar bir külah oyunu tasarladı. Oyun Alfonso’nun zayıf tarafına dayanıyordu, Aşil’in topuğundaki yıkanmamış yere. Başvezir işini kurdu, silahlı bir mukavemeti organize etmek yerine; hiçbir kralın eşine ve benzerine sahip olmadığı, son derece zarif ve el işinden abanoz ve sandal ağacı üzerine altın kakmalı bir satranç tahtası yapılmasını emretmişti.

Satranç, İspanya’da büyük bir rağbete sahipti. Arapların İspanyollara ve Batılılara öğrettiği sayısız şeyden birisi de buydu. Bu eşsiz sanat şaheseriyle bir bahane bularak Alfonso’nun kampını ziyarete bir yol buldu. İbni Ammar, kralın itibar ve hürmet ettiği az sayıdaki Araplardan birisiydi. Çünkü İbn-i Ammar o zamanın en siyasi ve diplomat adamıydı. Devletler ve beylikler arasındaki dengeyi en ince bir biçimde gözetiyordu çünkü.

İbni Ammar, satranç tahtasını bir gün Alfonso’nun son derece değer verdiği bir Kastil asilzadesine gösteriverdi. Ve ilk kılçığı atmış oldu. Soylu ise yemedi içmedi, koştu ve tahtayı krala ballandıra ballandıra anlattı. Kral, İbni Ammar’ı huzuruna kabul ettiği bir vakitte, ona iyi bir satranç oyuncusu olup olmadığını sanki ilgisizmişçesine sordu. Vezir;
— Dostlarım iyi oyun oynadığımı söylüyorlar diye bir adım önde olmanın rahatlığı ve güveniyle cevap verdi. Alfonso:
— Bana anlatıldı ki mükemmel bir satranç tahtasına malikmişsin, dedi.
— Doğrudur, kral hazretleri.
— Görmemiz size bir yük olur mu? İbni Ammar memnuniyetini gizlemeyerek;
— Tabii ki olmaz kral hazretleri fakat bir şartla ki bir el oynayacağız, kazanırsanız tahta sizin olur, lakin eğer mağlup olursanız istediğimi talep etme hakkı da benim olur, dedi.
— Öyle olsun, bakalım.

Tahta getirildi ve Alfonso usta işi olan bu eşsiz eserin zarifliğine ve çekiciliğine hayran kaldı. Baştan çıkmış gibiydi, ama kendini de tutmaya çalışıyordu. Karşısına geçti ve:
— Olağanüstü, böyle üstün bir sanat eseri olan bir satranç tahtasının yapabileceğini asla hayal edemezdim. Endülüslü ustalar doğrusu işlerini iyi becermişler, İbnii Ammar’ı mahcup etmemişlerdi. Kral tahtaya uzun uzun baktıktan sonra ekledi:
— Söyle bakalım, sakladığın niyetin nedir? Deyince, İbn-i Ammar biraz önce söylediklerini aynen tekrarladı.
— Asla, dedi kral, kesinlikle bilinmeyen bir bedel için oynamam, kabul edemeyeceğim bir dilekte bulunabilirsin.
— Kral hazretleri nasıl isterse; dedi İbnii Ammar dondurucu bir soğukkanlılıkla…
Hizmetkârlarına tahtayı çadırına göndermelerini emretti. Görüşme sona ermişti görünüşte, fakat İbni Ammar cesareti öyle kolay kırılabilecek birisi değildi. Titiz ve dikkatli bir mahremiyet içinde, bazı Kastil asilzadelerine oyunu kazanması halinde, Alfonso’dan talebini ne olabileceğini bildirdi ve onlara kendisine yardım etmeleri durumunda çok altınlar verebileceğini vaat etti. Paraya tamah eden asilzadeler, kendilerine düşeni mükemmelce icra ettiler. Krallığına layık harikulade bir eşyaya sahip olma arzusuyla yanıp tutuşan Alfonso kendilerine bu konu üzerinde fikir sorduğunda, şöyle dediler:
—Eğer kazanırsanız, kralımız, bütün hükümdarların kıskançlıktan çatlayacağı bir hazinenin sahibi olacaksınız. Siz gerçekten çok iyi bir oyuncusunuz sizin kaybedeceğinizi düşünmüyoruz ama diyelim ki kaybettiniz, bu Arap sizden ne gibi bir hak talep edebilecek ki? Aşırı bir istekte bulunursa biz sizinle beraber değil miyiz, insaf yoluna getiririz onu, yeter ki siz endişelenmeyin.

 

Ve Maç Başlıyor…

Tutkusuna yenilen Alfonso asilzadelerin dediklerini kabul ederek İbni Ammar’dan satranç tahtasıyla beraber gelmesini rica etti ve:
— Şartlarını kabul ediyorum, haydi oyuna başlayalım, dedi. Alfonso’nun elleri terlemeye başlamıştı bile.
—Memnuniyetle, diye cevapladı Başvezir, fakat kurallarına titizce riayet edelim, şahitleri lütfen benim tayin etmeme izin verin. Kral muvafakat etti ve İbni Ammar’ın belirlediği Kastil asilzadeleri geldiğinde, satranç tarihinin benzersiz oyunu başladı.

İki piyon aldı, kral, iki eline, arkasına sakladı; vezirden tercih yapmasını istedi:
—Sağ dedi, İbni Ammar. Kralın sağ elinde beyaz piyon vardı yani oyuna vezir başlayacaktı. Değişik bir açılış yaptı, kralı şaşırtmak istiyordu. Kral gülümsedi ve çok da düşünmeden hamlesini yaptı, kendisine güveniyordu. Sevindi, İbni Ammar, zaten bir psikolojik bir üstünlükle başlamıştı oyuna; kral da daha oyunun başında böyle toyluk yapınca kendine güveni artmıştı. İki güvenli insan, derin bir çarpışmaya girmişlerdi; dünyayı unutmuşlardı, etraflarına bile bakmıyorlardı. İlk hatayı vezir yaptı, gereksiz bir piyon hamlesiydi bu lakin kral onu görmedi çünkü aklında daha büyük bir strateji vardı hâlbuki o hatayı görse ve sakince üstüne gitse rahatlıkla kazanırdı. Onun seçtiği yol riskliydi ve estetik bir zaferi hedefliyordu. Bir fil verecek iki piyon kazanacak ve elverişli bir pozisyon oluşturacaktı. Havalı bir el hareketiyle fil fedasını yaptı ve vezirin yüzüne anlamlı bir gülümsemeyle baktı. Vezir istifini hiç bozmadı, rakibini iyi tanıyordu çünkü. Biraz düşündükten sonra fil fedasını kabul etmedi ve soğukkanlılıkla kendi kalesini bir piyona feda etti. Fedaya karşı feda, hamleye karşı hamle kralı doğrusu şaşırtmıştı; ne beklerken ne bulmuştu. O da fedayı kabul etmedi, ne de olsa en büyük şövalye kendisiydi, gitti çok farklı bir hamle yaptı. İbni Ammar, zaferin geldiğini hissetti, iyice düşündü; beş hamlede gerçekleşen bir mat yolu gördü, yeniden düşündü, yanlış görmemişti. Sakince hamlesini yaptı. Kral da düşündü, kendi oyununda yanlış giden bir şeyler vardı, karşı taraf da tuzaklar hazırlıyordu, bir kez daha düşündü. Öyle olursa böyle, o taşı şuraya getirse şöyle derken bir baktı ki beş hamlede mat var ve kurtuluş ümidi de yok. Yeniden düşündü, evet, beş hamlede mat vardı. Şahını yere düşürdü yani yenilgiyi kabul etti. Büyük oyuncular yenileceklerini anlayınca son mat hamlesi yapılmadan terk ederler oyunu; kral da öyle yapmıştı.

Soğukkanlılık, heyecana daima galip gelmiştir. Demir iradelerin oyunu olan satranç ise heyecanı ve aceleciliği hiç affetmez. Tutkuyu yenen bir mantık bulunur mutlaka. Tutarlı bir akıllılık yener mutlaka, nefsine mağlup olmuşları. İbni Ammar sakince:
— Kazandım ve şimdi isteme hakkı benimdir, dedi, başarıya ulaşanlara özgü bir sesle.
— Söyle bakalım, oyun senin talep senin. İbni Ammar müthiş teklifini yine buz gibi bir soğukkanlılıkla ifade etti.
— Ordunuzun ülkenize geri dönmesini istiyorum sizden.

Bu dehşetli teklif üzerine Alfonso’nun rengi sarardı. Satranç maçının heyecanıyla zaten bitap düşmüştü. Lakin teklifin ısırıcılığı karşısında canlandı ve asabi bir halde bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Oturdu ve tekrar yay gibi fırlayarak:
—Tuzağa düşürüldüm, dedi ve asilzadelerine hiddetle bağırarak:
—Buna siz sebep oldunuz! Bu adamın isteyeceği şeyden çekinmiştim fakat siz beni temin ettiniz. Fikrimi değiştirmeme neden oldunuz. Şimdi iğrenç tavsiyenizin meyvesini devşirin de görelim bakalım… Birkaç dakika süren bir sessizlikten sonra ilave etti:
—Buna rağmen, bu şarta neden bağlı kalmak zorunda olayım? Rüzgâra fırlatıyorum onu ben! Kuşatmayı kaldırmıyorum. Ortalık buz gibi olmuş, meclisi derin bir sessizlik kaplamıştı. Birkaç dakika sonra şoku atlatan asilzadeler:
—Efendimiz dediler, bu şan ve şerefinizi lekelemek demek olur. Hıristiyan âleminde en kudretli kral sizsiniz, sözünüzü yerine getirmemekte asla hür olamazsınız.
Alfonso, başını ellerinin arasına aldı, düşündü, ayağa kalktı, birkaç adım attı ve tekrar yerine oturdu, sakin ama kararlı bir sesle İbni Ammar’a dönerek:
—Pekâlâ dedi, sözümü tutacağım fakat tazminat şartıyla; İşbiliye’nin haracını iki misli arttırıyorum. Senelik haracınızın tam iki katını istiyorum, tamam mı? Hediyelerinizi de çoğaltacaksınız.
—Fazlasını alacaksınız diye cevap verdi İbni Ammar.

İşbiliye, İslam’ın İspanya’daki o güzelim şehri, başvezirinin direnişi, diplomatlığı ve hinoğlu hinliğiyle şimdilik kurtulmuştu, lakin bağımsızlığı bir kat daha azalarak… Bir süre için, evet, kurtulmuştu. Satranç tahtası İşbiliye’yi kurtarmıştı ama onurunu kurtaramamıştı.

Gece, birkaç yolcu, şehre doğru, atlarının üstünde ilerliyordu. En öndeki atlı, bu olayı el-Mu’temid’e nasıl anlatacağını düşünüyordu. Aklına gelen şiir ve mantık oyunları onu dudak altından gülümsetiyordu. Seviniyordu İbni Ammar; hediyeler ve altınlara nail olacaktı, şan ve şöhreti kat be kat artacaktı. Bu büyük ve onurlu hizmeti, efendisi el-Mu’temid’in yanındaki itibarını arttıracaktı. İçindeki büyük hazla gözlerinin içi gülerek dağlara taşlara bakıyor, ağır ağır yol alıyordu.

Lakin kaderine doğru ayrıca bir yol alıyordu, Başvezir İbni Ammar…

 

*Haydar Murad HEPSEV’in bu hikâyesi, Sohbet (Mart 1994, s.94–99) kitabında yayınlanmıştır. Hikâyenin yazımında, Reinhart Dozy’nin Spanish Islam adlı kitabından yararlanılmıştır.
ilk olarak 19 Ocak 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 1088 kere okunmuştur.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.