AYRILIK OLMASAYDI…

Oleh: Haydar Murad Hepsev
17 Nisan 2012

 

AYRILIK OLMASAYDI…

 

Seferberlik, ah Seferberlik… Gün gibi hatırlıyordu, Rusların geldiği haberi ortalıkta geziyor, seferberlikten söz ediliyordu. Osmanlı ordusu direndiği için belki Rusları durdururlar ümidiyle kimse aldırış etmiyordu. Sonunda resmî olarak köylere duyurdular göçüp Anadolu’nun içine doğru gitmelerini. Erzurum’dan muhacirler akıp geliyorlardı. Ana yol güzergâhına gidenler onlara rastlıyor. Şu türküyü duyuyorlardı muhacirlerden:

Göç göç oldu göçler yola düzüldü
Uyku geldi ela gözler süzüldü
O zaman ki elim yardan üzüldü
Ağam nerden aşar yolu yaylanın
Oy, oy yolu yaylanın, oy yaylanın

Bir gün artık Rusların iyice yaklaştığı haberi alınınca, köy büyükleri durumu haber almak için kasabaya adam göndermeyi karar verdiler. İki delikanlıyla birlikte Kerem’in gitmesine karar verildi. Yola çıktılar. Kasabaya yarım saat yol kalmıştı, kalmamıştı ki Kelkit çayının kenarında dinlenmeye müsait söğütlerin altında yağmalanmış eşyalar gördüler. Elbiseler, kap-kacak, yiyecekler şuraya buraya saçılmıştı. Etrafı incelerken bir bebek ağlayışı duydular. Sesin geldiği yerde, işlemeli bir bohçaya sarılmış bir yavruyla karşılaştılar. Bohçayı açınca altı-yedi aylık bir erkek bebek çıktı içinden. Kucaklarına aldılar. Kasabaya doğru yürümeğe başladıklarında, karşıdan gelen atlılar gördüler. Bunlar askerdi. Başlarında bir yüzbaşı vardı. Yaklaşınca:
—Hayrola gençler nereye böyle?
—Rusların gelip gelmediğini öğrenmek için kasabaya yolladılar bizi.
—Ruslar geliyor gençler, durduramadık onları ne yazık ki. Ne yapacaksınız Rusların gelip gelmediğini?
—Muhacir olalım mı, olmayalım mı diye büyükler karar verecek.
—Dönün geri öyleyse, Yüzbaşı Salahaddin dedi ki deyin, hiç durmasınlar, hemen yola çıksınlar.

Bu sırada bebek yine ağladı. Yüzbaşı bohçayı görmüştü ama bir şey dememişti. Herhalde azık bohçası olmalı diye düşünmüştü.
—Ne o, bir de bebek mi var yanınızda?
—Sana söyleyecektik, dedi Kerem, şimdi onu yolda bulduk.

Olayı ona anlattılar. Yüzbaşı onlarla beraber çay kenarına gitti. Etrafı inceledikten sonra:
—Bunlar Erzurumlu muhacirler olacak, ya Ruslar ya da Ermeniler talan etmişler zavallıları. Bebeklerini bile alamadan kaçıp gitmişler. Verin o bebeği bana, siz gidin gençler. Köyünüzde olanları anlatın ki muhacir olmakta gecikmesinler.

Kerem, ailesiyle beraber, nişanlısı da yanlarında diğer muhacirlerle yoldaydı şimdi. Kelkit çayını uygun bir yerden geçmiş, Kelkit Çayı Vadisi’nde Erbaa topraklarında ilerliyorlardı. Nişanlısının ailesi çok yaşlı olduğu için yol sıkıntılarına katlanamayacaklarından köyde kalmayı yeğlemişlerdi. Muhacir olmaya karar verince babası, dünürüne:
—Madem siz gelemeyeceksiniz, gelinimizi bizimle gönderin, düğünü müsait bir zaman yaparız, deyince kızın babası düşünüp taşındıktan sonra razı olmuştu.

Kuzu güderken gönlünü kaptırmıştı, nişanlısı Meyrem’e. Meyrem köyün en güzel kızlarındandı. Hiç kardeşi olmadığı için kuzuları on-on iki yaşlarına kadar o yaymıştı. Gözlerini bir süzüşü vardı, kirpiklerini sık sık kırpışı, ceylan gibi kuzuların peşinden sekişi vardı ki sormayın gitsin. Kerem’in çok hoşuna gidiyordu. Onunla ilgileniyor, diğer çocukların onu incitmesine izin vermiyordu. Kuzuları dağılınca topluyor, akşam dönerken diğer kuzuları kendi kuzularından ayırmasına yardım ediyordu. Meyrem de bu ilgiyi karşılıksız bırakmadı. Bir gün ona:
—Büyüyünce ben sana gelecem, dedi.

Kerem sevincinden uçmuştu o gün. O günden sonra sevda başlamıştı. Şimdi içinde bir kıpırtı, bir heyecan, nişanlısı yanında düşmandan kaçıyorlardı. Memleketini terk etmişti ama ne gam, ailesi ve sevdiği yanındaydı.

Ormanda kalabalık bir kafile halinde ilerliyorlardı. Yanlarında Erzurumlular ve Kelkit’in diğer köylerinden muhacirler vardı. At kişnemeleri duydular. Sonra nal sesleri geldi. Gelenler kendilerine daha iyi yollar tarif ederler diye sevindi içinden. Çünkü rastladıklarına yol soruyorlar, onların tarifine göre ilerledikten sonra, yeni yerlere gelince bocalıyorlardı.

Atlılar yaklaştı, o da ne! Bunlar Müslümanlara benzemiyordu. Rum ya da Ermeni kıyafetleri vardı üstlerinde. Etraflarını çevirdiler. İçlerinden biri bozuk bir Türkçe ile:
—Canını seven yanında altın, para, kıymetli ne varsa çıkarsın. Canınızı bağışlayacağız, diye bağırdı.

Allah’tan babası, yola çıktıktan sonra kimde para, altın, kıymetli ne varsa toplamış, bir keseye koyarak, hayvanlarının içinde en zayıf, çelimsiz bir eşeğin üzerindeki çulun arasına dikmişti. Ama bu da işe yaramayabilirdi. Eşeği de alıp götürebilirlerdi. Yollarda görüştükleri hiç kimse eşkıya olduğundan bahsetmemişti. Nereden çıkmıştı şimdi bunlar? Çıkardılar bütün paralarını, altınlarını, ziynetlerini. Başka çaresi yoktu. Daha sonra, muhacirlerin üstündeki beğendikleri elbiseleri de çıkarttırmaya başladılar. Eşkıyalar bunu eğlence haline getirdiler. Sonunda kadınların elbiselerini de istemeye başladılar. Güzel bir gelinin elbisesini istedi eşkıyadan birisi. Gelin direnince kendisi çıkarmak istedi. Gelin inat etti vermemek için. Eşkıya kızıp köpürdü, onu bir ağacın altına doğru sürüklemeye başladı. Kocası peşinden koştu, elindeki değneği kafasına vuracaktı ki arkadan yetişen diğer eşkıya tüfeğin dipçiğiyle kafasına sertçe vurdu. Adam kanlar içinde yere yığıldı. Çektiler gelini ağacın altına.

Kerem, nişanlısı için korkuyordu. Ne yaparım ben diye düşünürken birden Meyrem ormanın içlerine doğru koşmaya başladı. Arkasında iki eşkıya seğirtti, Kerem de onların peşinden. Eşkıyalar yakalayamadılar Meyrem’i. Çok da aramadılar, geri döndüler. Kerem de nasıl olsa eşkıya gidince Meyrem döner diye geri döndü geldi kafilenin yanına.

Eşkıya reisi hayvanları da ayırmalarını söyledi. Muhacirler yalvar yakar yiyeceklerini kurtarabildiler. Kerem’in babası zayıf eşeği nasıl kurtaracağını düşünüyordu. Erzurumlu çok ihtiyar bir adam da vardı içlerinde. Ona yaklaşıp;
—Şimdi seni eşkıyaya babam olduğunu söyleyecem, sakın ses etme, dedi. İhtiyar sesini çıkarmadı. Eşkıya reisine, bu ihtiyar benim babam hiç değilse onu bindirmek için şu zayıf eşeği bize bırakın diyecekti. Buna gerek kalmadı. Eşkıya reisi hayvanları inceledi. Onların eşeği de içlerinde olmak üzere zayıf ve çelimsiz hayvanları ayırmalarını söyledi, semizlerini yanlarına alıp uzaklaştılar.

Kafile şoku atlattıktan sonra biraz dinlenip yola çıkmaya karar verdi. Meyrem dönmemişti. Kerem’e babası:
—Git seslen de Meyrem gelsin gidelim, dedi.

Kerem etrafı kolaçan etti, seslendi, bağırdı, kızdı ses gelmeyince haykırdı, haykırdı, delirdi. Gelen giden yoktu. Kafileden diğerleri de aramaya katıldılar. Sağa sola dağıldılar. Hiç kimse hiç bir haber almadan konak yerine dönünce, bir sessizlik çöktü. Vakit ikindiyi geçmişti. Namazlarını kıldılar, biraz daha beklediler. Sonra büyükler Kerem’in babasına,
—Artık yola çıkmalıyız, nerdeyse akşam olacak. Ne yapmayı düşünüyorsun? diye sordular. Çaresiz, siz gidin, dedi, Kerem’in babası. Biz biraz daha arayalım Meyrem’i.

Sabah oldu yok, öğlen oldu yok, ikindi oldu yok Meyrem. Kerem, gidiyor bir saat kadar arıyor, konak yerine dönüyor, bazen soruyor geldi mi diye, bazen bakıyor ortalıkta Meyrem yok, tekrar dalıyor ormana. Akşama doğru babası:
—Oğul, dedi, boynu bükük, artık yola çıkalım, suyumuz da bitti.

Diyecek bir şey yoktu. Kerem cevap vermedi. O günden sonra ne Meyrem bulundu ne de Kerem konuştu. Ta ki bir köye yerleşip onu çoban yapıncaya kadar. Kaval çalmayı öğrendi o sıra. Sonra da Maraş’ta yakılıp dilden dile ona kadar ulaşan bir türkü duydu:
Meyrik kekliğim nedir çektiğim

Bundan sonra kırlarda önce Meyrem’in hayaliyle sonra diğer insanlarla konuşmaya başladı. Evlenmeyi kabul etmedi. Belki kaybettiğim sevdiğimi bulurum diye dolaştı durdu dağlarda. Meczûbâne bir mizaca büründüğü için, herkes onunla dalga geçiyor, sözüne itibar etmiyordu.

Erbaa’nın bir köyünde üç sene kadar kaldılar. Rusların çekildiği söyleniyordu. Bu köy kendi köylerinden daha iyiydi ama muhacirler vatan hasretine dayanamayıp dönmeyi düşünüyorlardı. Birkaç aile hariç diğerleri dönmeye karar verdiler.

Seferberlikten on beş-yirmi yıl sonra nüfusun artmasıyla köy merasının ziraata elverişli yerlerini tarla yapmaya başlamışlardı. Hatta ormanın açık alanlarını, çevresindeki ağaçları da kesip genişleterek tarla yapıyorlardı. Artık Kerem köyün değişmez çobanıydı.

İki tepe arasında kalan ucu bucağı görülmeyen yemyeşil çayırlar biçilmeden davarlarını düzlüklere indiremezdi Kerem. Yumuşak çayırları davarlarına çiğnetmek, sünger gibi yumuşacık çayırlara kendi ayaklarını basmak, bu yıl onda müthiş bir arzu olmuştu. Önceki yıllar bu kadar şiddetli bir özlem duyduğunu hatırlamıyordu. Artık yaşlanıyor muydu ne? Onu kel tepelerde davarlarıyla sünepe sünepe gezinip durduğunu görenlerin hepsinden ayrı bir tehdit geliyordu:
—Ulan Deli, Subatan’a doğru davarları sürsene! Ne direnip durursun kel tepede öylece!
—Ulan Deli, eğer çayırımı çiğnersen bacaklarını kırarım, bir daha çobanlık da yapamazsın ha!

Sesler kararlıydı. Biraz daha sallanırsa buna benzer nice laflar duyacağı, çok azarlar işiteceği belliydi. Allah’ın dağındaki çayırları bölüp bölüp sahiplenmişler. Birde laf ederler. Ah bu insanlar, sahiplenecek bir nesne görmesinler yeryüzünde. Savaşırlar, zulmederler, gasbederler ve nihayet sahiplenirler. Sahipsiz hiç bir değer bırakmazlar yeryüzünde. Tapulu araziler sahiplerinin malı, kalanı köy merası, yok efendim diğerleri de hazine arazisi imiş.
Çocukluğundan bu yana davarlarını otlatacağı alan daraldıkça daralmıştı. Sonra da gelsin tehditler, gelsin tembihler:
—Deli Çoban, tarlamı yayma, çayırıma davarları salma, bostana sokup sebzeleri çiğnetme, aman harmana yaklaştırma sonra ekinleri yerler.

Yerler yemesine de nerede yayacağız bu davarları? Nerede otlayıp karınlarını doyuracak bu meretler? Sonra; niye sütleri az bunların, ya niye yünleri dökülüyor, niye etlenmediler, niye topallıyor bunlar, dabak• mı oldular yoksa? Sorularınızla insanı canından bezdirirsiniz. Karınlarını doyurmak için dağ, bayır, taş, kaya demeden dolaştırırsan davarları işte böyle topallarlar, be adamlar. Sütleri azalır, yünleri de çalılara takılıp gider.

İyi ki bir Subatan’ınınz var. Nazlı nazlı akan Kara Dere geliyor, Ağ Tepe’nin altına girip kayboluyor. Batıp gidiyor işte onca su. Aslında batıyor denmez ama öyle demişler bir kere. Ağ Tepe, Kara Dere’nin üstüne doğru kararlılıkla geldiği için, içini açmış ona, insanın misafirine evini açması gibi, geç kardeşim demiş, buyur hele. Kapasa ne olacak içini dereye? Su birikir, birikir burada bir göl olurdu. Tepeden nâm u nişân kalmazdı o zaman. Kimse Ağ Tepe’yi bilmezdi de bilmem ne gölünü söylerdi herkes. Dere batıp gidiyor tepenin altında ama yine dere, dere olarak kalıyor, tepe de tepe olarak sürdürüyor varlığını, ne güzel.

Subatan’a sürüp götürdü davarını, gitti suyun battığı yeri seyretmeye koyuldu. Suyun üstünde yüzüp gelen bir ot sapı direndi biraz, hemen batıp gitmemek için. Bir ot parçası daha geliyor işte. O da biraz direniyor ama sonunda gitmeye razı oluyor. Peki, bu ot sapları, bu çer çöp, bu ıvır zıvır birike birike burasının pislikten görünmez olması lazım gelmez miydi? Hepsi tepenin altında öylece yitip gidiyor, bunda ne hikmet ola? Pekiyi Ağ Tepe’nin altına dolan bunca su nereden çıkıyor acaba?

Şimdi bırak bunları. Davarın su içme zamanı geldi. Kavalını çıkarıp davar suvarma havası çalmaya başladı. Koyunlar sıra sıra sularını içip geviş getire getire öğlen uykusuna yattılar. Uzandı yüz üstü suyun batışını seyretmeye başladı. Bir kurbağa yanından atladı suya. Suyla birlikte batıp gitti, tepenin altında kayboldu. Bir kurbağa daha atladı, bir tane daha onun peşinden, yüzerek tepenin altına girdiler. İşte bir tanesi geri döndü ama bilinmez ki bu dönen gidenlerden biri mi yoksa değil mi? Bu kurbağalar birbirine o kadar benzer ki ayıramazsın birini ötekinden. Pekiyi bu derenin altına giren su sızar gibi değil, akarak gidiyor gibi. Bunun da kolayı var, şimdi anlarız dedi, kendi kendine. Kavalını uzattı Deli Kerem, tepenin altına doğru. Kolu omzuna kadar gitti tepenin altına. Kolunu bir de kavalın uzunluğunu düşündü, boşluk en az bu uzunluk kadar vardı. Demek ki su sızıp gitmiyor, akıp gidiyordu tepenin altında.

Deli Kerem, batıp giden suyun encamını öyle merak etti, öyle merak etti ki Subatan’ı mesken tuttu. Günlerce inceledi orayı. Kaval çaldı, davarları suladı, kurbağaları seyretti. Giren kurbağaları çıkan kurbağaları saydı, çoğu zaman girenler çıkanlardan fazlaydı. Çerçöp akıp gidiyor, hiçbir yığılma olmuyordu. Su süzülüp gitseydi bu çerçöp yığılır kalırdı suyun üstünde. Derenin yatağına uzandı boylu boyunca, yine kavalını soktu tepenin altına. Her yanı ıslanıyor, sırılsıklam oluyordu ama araştırmasını bırakmıyordu. Elindeki kavalı yukarı kaldırıyor, sağa sola döndürüyor, hiç bir şeye değmiyordu kaval, boşlukta salınıp duruyordu. Uğraşa uğraşa Subatan’ın ağzını biraz oydu. Şöyle kafasını sokacağı bir yer oluşturdu zamanla. Etrafının genişletti. Bir gün biraz daha kafasını tepenin altına sokup, bedenini içeri çekince kendini tepenin altında buldu. Kara Tepe onu da içine almıştı. Suları içine almakta tereddüt etmediği gibi, Deli Kerem’in de tereddütleri bitip teslimiyetle tepenin altına girmeğe karar verdiği an iş bitmişti. O da artık tepenin içindeydi. Tertemiz kaynak suları gibi yürüyordu tepenin altında. Yürüdükçe yürüdü. Ağ Tepenin sınırlarını geçmiş olmalıydı. Başka bir tepenin altında yürüyor olmalıydı şimdi. Yürüdüğü bu dehlizin tavanı süslü, tabanı kaygan ve tehlikeliydi. Sarkıt ve dikitlerle doluydu, sanki gergef gibi işlenmişti her yer. Dikkatle ilerliyordu. Bastığı bir taş ayağını kaydırınca kavalına dayandı düşmemek için. Ayağının altındaki taşlar hareket edince dengesini kaybetti, böğrünün üstüne düştü. Kaval elinden çıktı, serin sulara karıştı. Bir küçük şelaleden yuvarlandı suyun dibini boyladı, sonra tekrar suyun yüzüne çıktı ve yüzerek uzaklaştı.

Alamazdı artık kavalını, inemezdi onun gittiği yere. Yürümeğe daha uygun yerlerden yoluna devam etti. Bu rüya anının hem sürmesini istiyor, hem de bir karabasandan kurtulmak isteyenin uyanmak istemesi gibi çıkıp gitmek istiyordu bu tehlikeli mağaradan. Aralıklarla suyun yeryüzüne çıktığı yerler olduğunu görüyordu. Dere suyunu dağıta dağıta akıp gidiyordu. Birkaç deneme yaptı, suyun çıktığı yerlerden çıkmak için ama kendisinin çıkacağı kadar büyüklükte delikler yoktu. Dünyanın sonuna kadar bu şekilde ilerleyip gidebileceğini geçirdi aklından ve ürperdi. Bir ses geldi kulağına sanki. Ses derinden geliyordu:

Meyrik kekliğim nedir çektiğim

Sarsılmıştı. Hemen yanındaki bir kayanın üstüne oturdu. Kavalını yokladı çıkarıp çalmak için. Yerinde bulamayınca düşürdüğünü hatırladı. Ne de olsa sesi yerindeydi, kaybetmemişti sesini, başladı türkü söylemeye:

Mecnûnum Leylamı gördüm
Bir kerece baktı geçti
Ne sordum ne de söyledi
Kaşlarını yıktı geçti.

Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü yüzü
Sandım ki zöhre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti.

Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti.

Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yaralar bizi
Gamzen oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti.

İzzetî der ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kemend etmiş
Yar boynuma taktı geçti.

Hemen önünde bir çukurda birikip gölcük haline gelmiş suyu seyretmeğe başladı. Gölcük berraklaştı, berraklaştı… Bir hayal perdesine dönüştü. Meyrem’in yüzü belirdi. Hiç şaşırmadı Kerem:
—Niye, dedi, niye beni bırakıp gittin.
—Bana bir masal anlatmıştı ninem, diye söze başladı Meyrik.” Sultan Hanımlardan biri altıntopla oynarken elinden kaçırmış. Top, billûr sarayın penceresinden uçmuş. Karşıda bir çeşme varmış. Bir koca karı yumurta kabuğundan testisine su doldururmuş. Top gitmiş testiyi kırmış. Koca karı başını kaldırmış, demiş ki: ‘Sana ne diyeyim, ananın, babanın bir tanesisin, ne beddua edeyim? Dilerim Hak’tan Yedi Peçeli’nin hışmına uğra… Padişahın kızı nasıl meraka düşmüş. Öyle ki kuruntusunu def etmek için sevdiğine itaatsizlikte bulunmuş, yasağını dinlememiş; şehzade uyurken onun yedi peçesini bir bir kaldırmış… Yedinciyi de sıyırınca şehzadeden bir alevdir fışkırmış, başlamış allı, yeşilli yanmaya… Sultan Hanım başına el çalmış demiş ki: Şeytana uydum sevdiğimi yaktım, bundan geri dünya bana haram olsun.” Sonrası … Kızın günah ödemek, derde deva aramak için türlü kılıklara girip çıkarak yeryüzünü dolanması, ne kadar mihnet olabilirse hepsini deneyip yenmesi…••

İşte ben de eşkıya gelince hem namusumu kirletmemek için hem de senin Yedi Peçeni kaldırmamak için kaçtım oradan.
—Yedi Peçe de ne, Meyrem? Eşkıyadan kaçtığın için iyi ettin ama daha sonra niye dönmedin, ormandan nereye kayboldun, ne kadar aradıysak bulamadık seni. İnsan sevdiğine böyle eder mi be Meyrik?

Meyrem yutkundu; Meyrem bir şeyler söylemek istiyordu; Meyrem gözlerinin içine kadar, yüreğinin ta orta yerine kadar baktı; evli bir kadının kocasına baktığı gibi cesur cesur baktı. Ve Meyrem cevaba başlayacaktı ki, mağaranın tavanından damlayan üç-beş damla su, gölcüğü dalgalandırdı ve Meyrem’in yüzü kayboldu. Kerem de boynunu büktü, gözlerinden yaşlar damladı, yüreği kabardı, geçmişe gitti, tekrar geri geldi, oturduğu kayadan kalktı yola revan oldu.

Bir yerden çok miktarda suyun çıktığını gördü. Güçlükle yürüyerek oraya ulaştı. Suyun çıktığı yeri biraz genişletebilirse kendisinin de yeryüzüne çıkabileceği bir yer ayarlayabilirdi. Zorla taşları söktü etrafından ve yuvarladı mağaranın derinliklerine doğru. Yanından yöresinden epey taş çıkardı, etrafını genişletti. Suyla birlikte süründü bir süre, oyduğu yerden yeryüzüne doğru. Kafasını uzatıp gözlerini açtığında güneşi gördü. Yeryüzüne çıkmıştı nihayet. Burası tanıdığı bir yerdi. Kendi köyünden üç köy aşağıda bulunan köyün başındaki pınardı burası. Sugözü diyorlardı bu pınara. Geri döndü, yürüyerek saatler sonra davarlarını bıraktığı Subatan’a ulaştı. Dağılan davarları toplayarak köyüne döndü.

Aşağı köyde işten kaytaran haylaz gençler, yanlarına bir karpuz alıp Sugözü’nün buz gibi suyunda soğutup yemek için oraya gelirler. Karpuzu soğuması için suyun gözüne bırakırlar. Karpuzu almaya davrandıklarında bir kaval çıkıverir sudan. Alıp kavalı köye getirirler. Köyün büyükleri, birkaç yıl önce köylerinde de çobanlık yapan Deli Kerem’in kavalını tanırlar. İçlerinden birisi:
—Verin kavalı bana, ben yarın yukarı köye çıkacağım, onu sahibine veririm, der. Köye gidince Deli Kerem’i bulur.
—Kavalın nerede, çal da biraz dinleyelim.
—Subatan’a düşürdüm kavalımı. Almaya davrandım ama yetişemedim peşinden, suyla birlikte akıp gitti.

—İşte kavalın. Sugözü’nden çıktı. Bizim Sugözü’nün suyu niye böyle soğuk ve içimi tatlı olur anlamış olduk. Subatan’dan batan su, toprağın altında süzüle süzüle iki köy geçtikten sonra bizim Sugözü’nden çıkıyormuş meğerse. Suyun tatlılığı bundan kaynaklanıyor demek ki.

Deli Kerem kavalını aldı. Misafirinin istediği havalardan çalmaya başladı. Aklına Meyrem’in ona görünüşü, konuşuyormuş gibi oluşu geldi. Macerasını anlatmaya tenezzül etmedi. Anlatsaydı anlarlar mıydı acaba? Adı deliye çıkmıştı bir kere, kimse inanmazdı ona nasılsa. Ağ Tepe’yle aralarındaki samimiyeti de kimseye anlatamazdı, anlatsa da anlamazlardı.

 

Dabak: Çift tırnaklı hayvanlarda görülen, çok bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan hayvanlar yürüme güçlüğü çekerler.

•• Masal ve Yedi Peçe için bkz. Safiye Erol’un Ciğer Delen isimli romanı.

 

/// Hayreddin Meral’in bu hikâyesinin ilk hâli; Okumuş Adam Dergisi‘nde (Mayıs 2002, 11. sayı) yayınlanmış; 04 Mart 2008’de yucedevlet.com’a eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 829 kere okunmuştur.

 

Etiketler: , , ,

Kategori: Hikâyeler | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.