HÜSRAN ŞİİRİ ya da MEHMED AKİF’İN IZTIRABI

Oleh: Haydar Murad Hepsev
28 Ocak 2012

 

HÜSRAN ŞİİRİ ya da MEHMED AKİF’İN IZTIRABI

 

HÜSRAN

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! Kime, lâkin? Hani sahipleri yurdun?
Ellerdi yatanlar, sağa baktım sola baktım;
Feryâdımı artık boğarak, na’şını tuttum,
Bin parça edip şi’irime gömdüm de bıraktım.
Seller gibi vadiyi enînim saracakken,
Hiç çağlamadan gizli inen yaş gibi aktım.
Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;
İnler “ Safahat”ımdaki hüsrân bile sessiz!
(1919)

Bu şiirde, davası için kaygı duyan bir İslam aydının murakabe ve muhasebesini görüyoruz. Ayrıca bu hassasiyetini önceki yaptıklarından daha aşkın bir işe, esere ya da harekete dönüştürememesinin derin azabını hissediyoruz. Akif, en zor şartlarda bile dergi çıkarmış, tercümeler yapıp yazılar yazmış, camilerde vaazlar vermiş, mebusluk, öğretmenlik yapmış mütefekkir bir sanatkârdır. Hâlbuki derin bir hüznü anlatan bu şiir Safahat’ın 7. kitabındadır ve Akif bu sıralar 46 yaşındadır.

Mahir İZ, Yılların İzi adlı hatıralarını topladığı kitabında Mehmed Akif’in mebusluk günlerinden bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır: “Yine bir sabah, ders başlamadan önce kahvesini içerken, bir gün evvel Meclis’te geçen çok hararetli bir toplantıdan bahsettim. O müzakerelerde söz söylemek daha çok “Hoca Efendileri”mize düşüyordu, mevzuun icabı böyle idi. Ben müzakere sırasında zabıtta bulunurken bu sükûta tahammül edemeyip, o geceki toplantımızda arkadaşlara karşı heyecanla içimi dökmüş ve hararetle tenkidde bulunmuştum. Müftîler, dersiâmlar, meşâyih hep susmuştu. İnandığını her zaman olduğu gibi söylemekten çekinmeyen Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey ve emsâli birkaç kişiden başka cesaretle konuşacak kimse çıkmamıştı. Ben ulemamızın bu mutadî sessizliğine tahammül edemediğim için, Üstadın huzurunda da aynı heyecanla konuştum. Başını öne eğip, sol elinin yumruğunu sağ elinin avucuna aldıktan sonra: “İşte adam onlar, Avni Beyler, Selahaddin Beyler… Bize Şeytan-ı ahres derler” dedi. Bu cümle üzerine, başımdan bir tas sıcak su dökülür gibi oldu. Ben sözlerimde kendisini hiç hatırımdan geçirmemiştim. Çünkü o, gerektiğinde sözünü sakınmazdı. Her ne kadar “alenî” celselerde konuştuğu görülmedi ise de “hafî” celselerde icâb edince çok konuşmuştu. Bahusus koskoca yedi cilt “Sefahât”ıyla bütün memlekete karşı haykırdığını herkes bildiği halde, ben onu nasıl kasdedebilirm? “Hâşâ, sizi kasdetmiyorum” da diyemedim, bir müddet sâkit kaldık.

Akif Bey’in sözü bir hadis-i şerife işaretti. Medine’de hocamın karşısında “Cami’üs-Sagîr” adlı hadis kitabını okurken rastlamış olduğum hadis-i şerifi hatırladım: (essâkitü ani’l-hakki şeytânü ahres) “Haksızlık karşısında sükût eden ‘Hakkı söylemeyen’ dilsiz şeytandır.” (Yılların İzi, İstanbul, 1975, s.126)”

Her insan haksızlık karşısında rahatça konuşabilecek, haksızlığa mevzu olan olay veya sözü ve kişileri anında susturabilecek şahsiyet yapısına malik değildir. Susmamak kutlu bir cesarettir, ama herkesin harcı mıdır? Ayrıca bir insan karşılaştığı her aynı türden vaka karşısında aynı tavrı her zaman alabilecek midir; veya böyle bir özelliği olmayan kişi ne yapacaktır? Bir defa böyle bir yönü olmadığını, her zaman ve her yerde rahatça konuşamayacağını fark eden insan bu özelliği taşıyanlara hayran olacak, gıpta edecek, kendisi yapamayacak ama başka türden hayırlı işlerle bu yetersizliğini kapayacaktır. Ama mutlaka bilinen doğruya kendini uydurmak için çaba sarf edecek, kendi sınırlarını da zorlayacaktır.

Diğer taraftan; insan yaşadığı zaman ve çevrede doğru olanı, haklıyı, en güzel tarz ve hareketi nasıl bulacak, ne tür davranışlar zinciri kendisini hayr’a, Allah rızası ve yoluna götürecektir. “Düşünmek ne kadar zor, hareket etmek ne kadar kolay” diyor, Goethe. Bunca belirsizlik, yapılacak işlerin çokluğu ve çeşitliliği, karşısında bunca acizlik içinden sağlıklı bir şekilde çıkmak; insanın kendi yaptıkları ve yapacaklarında haklılık bulması ve bütün bunlara, her şeye rağmen selâmetle yoluna devam edebilmesi ne kadar zor… İşte azap!

Her kişinin bir sahası vardır, yaşadığı zaman ve çevre içinde bulunan sınırlarını zorlayarak yaşar. Bir İslâm aydını ise kendi sahasını çılgınca, inatla bir nevi delice zorlar, birçok işler başarsa da yine de kendinden memnun olmaz. Hassasiyetini bütün bir hayatın içine yayar, aşkını kendi sahasının dışına taşırır. Ve kavgasını hayat boyu devam ettirir.

İşte Akif bunu yapmış adamdır.

 

*Haydar Murad Hepsev’in bu yazısı, Söz (Nisan 1991, s.51–54) kitabında yayınlanmıştır.

 

Etiketler: , , , ,

Kategori: Üstadlarımız | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.