SAKALINDAN BESLENEN YAZAR: HARîRî

Oleh: Haydar Murad Hepsev
23 Ocak 2012

 

SAKALINDAN BESLENEN YAZAR: HARîRî

 

Adına Osman, künyesine Ebu Muhammed, lakabına Harîrî demişler. Harîrî de ipek ticaretiyle uğraşanlara denmekte. Kim bilir, ipek kadar yumuşak bir nesir üslubu yakaladığı için bu isim ona bir kat daha yakışmıştır.

Yahu sakalından nasıl beslenirmiş bu adam derseniz şu rivayeti sizlere aktarmak isteriz: Hariri, Makâmât’ı önce kırk makâme’den oluşan bölümler halinde Basra’da yazar ve bunları Bağdat’a getirir. Bağdatlı üstadlar eseri okuyunca, kıskançlıklarından olacak Harîrî’nin bunları yazmış olacağına inanmazlar ve “Bu senin eserin değildir, belki Endülüs’ten bir edîbin eseridir. O vefat edince sen bu eseri sahiplenmişsindir.” derler. Zavallı yazarımız, her ne kadar “Eser benim eserimdir” derse de Abbasi halifelerinden Müsterşid’in veziri Nuşirevân b. Halid tarafından duruma el konulur. Sonunda vezirin huzurunda, çağın tanınmış bilgin ve edebiyatçılarından oluşan bir divan kurulur. Harirî’ye, önce edebiyatın hangi koluna mensup olduğu sorulur. Cevap bir şimşek gibi patlar: “Sihirli sözler yazan bir nesir üstadıyım ben.” Ve karar: ” Öyleyse sana bir konu verelim, daha önce yazdığın makâmelere muadil birisini daha yaz da görelim.”

Harîrî, elinde kağıdıyla kalemi bir köşeye çekilir. Başlar sakalını yola yola düşünmeye. Bu hareket, şairimizin yazarken muhakkak yapması gereken bir işlemdir. Lakin o da ne? Verilen konu hakkında tek satır yazmaya muvaffak olamaz mı orada, bakın işin aksiliğine. Mizacen pek mahcup biri olduğundan, divandakilerin heybetinden büsbütün sıkılır, terler ve sonunda kalkıp gider evine.

Harirî’yi kıskananlar dururlar mı? İçlerinden bir şair şunları söyler:

“bir üstadımız var ki kabilesi rebî’atü’l-feres

sakalını yolup durur yazmaya edince heves

onu meşân’da söyletti de bülbül gibi allah

divânın ortasında bıraktı dilsiz, kıldı ahres”

Sakalını yolma huyundan bütün ısrarlara rağmen vazgeçmeyince, sonunda Basra valisinin hışmına uğrar. Çünkü yolunmuş sakalıyla pek çirkin gözüküyor, sohbet meclislerine yakışmıyordu. Vali,” Bir daha sakalını yolunmuş görürsem, başını benim belam yolar” tehdidinde bulununca, şairimiz bu huyunu terk etmek zorunda kalmış. Fakat huylu huyundan soylu soyundan vazgeçmez derler. Sakalının hürriyeti uğruna valiye beliğ bir kaside takdim eder. Vali, “caize” (şairlere övdükleri büyükler tarafından verilen ödül) olarak bir hâkimlik vermek isteyince: ” Bana sakalımın hâkimliğini verin yeter” der.

Makâme, makâme deyip duruyorsun, iyi de nedir şu makâme diyorsunuzdur şimdi. Makâme; bir kitapta toplanmış her birinin konusu ayrı küçük hikâyelerin ismi. Harîrî’yi de dünya edebiyatındaki meşhur yerine bu küçük hikâyelerden oluşan Makâmât’ı getirir. Edebiyat’ta makâme türünün ilk uygulayıcısı Bediüzzaman Hemedânî‘yi bu yarışta geçmiş ve daha sonra Harîrî’yi geçen de olmamıştır.

Makâme, (Binbir Gece Masalları gibi) roman türünün ilk örneklerinden sayılabilir. Çünkü eser boyunca kahramanların üçü aynı şahıslardır ve olaylar onların etrafında akıp gider. Diğer şahıslar da romanlardaki ikinci üçüncü dereceden kahramanları sayabiliriz. Bu üç kahramanın biri Surûclu Ebu Zeyd, diğeri ise onun oğlu. Bütün akıl almaz serüvenleri bunlar yaşar. Harîs Bin Hemmâm anlatır durur da ta bize kadar gelir bu hikayeler. Bazı tarihçiler Surûclu Ebu Zeyd’in hayali değil hakiki bir şahıs olduğunu, hatta nahiv ve lügat bilgini olduğunu; Harirî ile görüşerek ondan edebiyata dair çok şey öğrendiğini iddia ederler. Harîs Bin Hemmâm’ın da bizzat Harirî’nin kendisi olduğunu da söyleyenler olmuştur fakat bunlar diğer hikâye kahramanları hakkında da oluşan efsanelere benziyor.

Birçok hüner ve sanatta, ilk buluşları biz yaptığımız halde geliştirmek Batı’ya nasip oluyor ne yazık ki. Batı’nın ilk romanlarının, Doğu ve bilhassa İslam hikâyelerinin bir kopyası ya da kötü taklitleri oldukları, dikkatlilerce malumdur artık.

Makâmât; süslü, ağdalı ve şiire yaklaşan bir nesirle kaleme alınmış elli hikâyeden oluşur. Zaten bunların büyük bir kısmını da şiirler oluşturur. Harîrî, aynı zamanda büyük bir şair ise de nesirdeki üstün başarısı şair tarafını gölgelemiştir diyebiliriz.

*     *     *

Medeniyetimizin şiiri, – Divan şiirimizde olduğu gibi- bir takım mazmunlarla doludur. (Mazmun: mana, mefhum, kavram demek olup, bir temayı dolaylı anlatmaya yarayan edebî bir sanattır.) Okuyucu bu mazmunların nelere işaret ettiğini aile çevresi, yaygın kültür ya da okullarda öğrenirdi. Böylece okuduğu şiirden çeşitli manalar çıkarabilir ve mana zenginliğine kendileri de bir katkıda bulunarak zenginliği arttırır, mazmunları anlar ve yorumlardı. Şiirde ve nesirde işaret edilen ayet ve hadisleri, peygamber kıssalarını, darb-ı meselleri (ata sözleri ve deyimleri) anlar ve tabii ki eserden daha fazla zevk ve hisse alırdı. Bütün İslam toplumları, neredeyse tek dilli olan bir millet haline gelmiş gibiydi. Ayrıca diller birbirlerinden kelime aldıklarından, özellikle elsine-i selâse (üç dil: Türkçe, Arapça, Farsça) ile yazılan şiirlerin, her bir dili konuşan insanımız tarafından anlaşılması kolay olurdu. Elbette bu üç dile Urduca ve Kürtçe’yi de ekleyebiliriz.

Burada, Surûc ya da Sarûc’un Haçlı seferleri sırasında Frenkler tarafından zapt edildiğini Makâmât’dan öğrendiğimizi söylemeden geçemeyeceğim. Makâmât, daha yazarımızın hayatında meşhur olduğuna göre Batı’ya çok erken devirlerde ulaşmış olabilir. Kaynaklarda, eserin önce doğu Hıristiyan dillerine, İbranice ve Süryanice’ye çevrildikten sonra, Türk dillerine çevrildiği kaydediliyor. Batı’daki ilk çevirinin, bir kaç makâmeden ibaret olarak XVII. asırda önce Latinceye yapıldığı söylenmektedir. Daha sonra Avrupa’nın kültür şehirlerinde birçok çevirisi yapılmış ve basılmıştır.

Türkiye Türkçesi’nde bilinen mütercimleri ise şunlardır: Şehrî Mehmed Tahir Selâm (ö. 1884), Ahmed Danişî (ö. 1898), Ahmed Şirvanî (ö. 1889). Bu tercümelerin, Veysiyâne yani ağdalı ve anlaşılması güç şerhler olduğu bilinmektedir. Yapılan en son çeviri ise Milli Eğitim Bakanlığı Şark İslam Klasikleri arasında ikinci baskısı 1991 yılında yapılan ve Sabri SEVSEVİL tarafından çevrilmiş MAKAMAT adlı eserdir.

*     *     *

Müellifimizin, hayatında tek memnun olmadığı nokta, her halde pek kısa boylu ve çirkin oluşudur sanırım. Basra’ya onu görmek ve Makâmât okumak isteyen bir adam gelir, yazarımızın nerede olduğunu öğrenerek yanına gider. Lakin tarif edilen yerde oturanı Harîrî’ye pek benzetemez, geri dönmeyi düşünür. Geldiği yer bir mescittir ve orada çirkin mi çirkin acayip bedenli bir insan bulur. Her ne kadar yakıştıramasa da sormadan edemez. Tanışır, konuşurlar. Harîrî, küçümsendiğini anlamıştır tabii. Kendisi için bir şey söylemesini rica etmeyi de ihmal etmez adam; Harîrî, yaz der ve şunları söyler:

sen değilsin ilki, kararırken parlaklığına aldanan ayın

yeşilliğine aldanan otlak arayıcısı, çöplüğün

haydi, benden başkasını seç kendine özgürce

çünkü ben muaydi*den de çirkinim çirkin.

 

* Muaydi; çirkinliği dillere destan olan ve Cahiliye devrinde yaşamış bir şair.

 

* Hayreddin Meral’in bu yazısı, Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Ocak 1996, 6. sayı, s.11)  yayınlanmıştır.

NOT: Bu yazı, ilk olarak 07 Şubat 2008 ’de yucedevlet.com’a  eklenmiş, (Aralık 2011′de sitemiz yeniden yapılandırılmadan önce) 766 kere okunmuş; sitemize eklendikten sonra Makamat ve Hariri hakkında birçok yazı dergi ve sitelerde yayınlanmıştır.

Etiketler: , , , ,

Kategori: Büyüklerimiz | RSS 2.0 Both comments and pings are currently closed.

Yorum Yok

Comments are closed.